Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Avrupa Birliği

bursaarena.com.tr - Avrupa Birliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Avrupa Birliği haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Antalya'da CLIMAAX Projesi kapsamında çalıştay düzenlendi Haber

Antalya'da CLIMAAX Projesi kapsamında çalıştay düzenlendi

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde Avrupa Birliği’nin desteklediği CLIMAAX-MUHIR Projesi kapsamında düzenlenen “Bilimden Eyleme II: Antalya Kentsel Isı Adası Ve Aşırı Sıcaklara Karşı Eylem Planı Katkı Çalıştayı” düzenledi. ANTALYA (İGFA) - Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen çalıştay, Avrupa Birliği destekli CLIMAAX-MUHIR Projesi kapsamında gerçekleştirildi. Çalıştayda, iklim değişikliğinin etkileri ve Antalya'nın aşırı sıcaklardan etkilenme potansiyeli ele alındı. Etkinlikte, kamu kurumları, STK'lar ve uzmanlar bir araya gelerek sunumlar, yuvarlak masa çalışmaları ve değerlendirmeler yapıldı. GELECEK NESİLLER İÇİN ÇALIŞIYORUZ Çalıştayın açılışında konuşan Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Çiğdem Hacıoğlu, iklim değişikliğini ilk defa 2021 yılında Manavgat’ta yaşanılan orman yangını felaketinde hissettiklerini belirtti. Hacıoğlu, “Yangın sonrasında Kumluca’da sel felaketi yaşadık, evler seralar zarar gördü. Kepez’de yoğun bir yağış sonrası afet yaşadık. Tüm bunları yaşayınca Antalya Büyükşehir Belediyesi olarak iklim değişikliğiyle ilgili bir şeyler yapılması gerektiğini derinden hissettik. 2022 yılında Türkiye’nin ilk İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Daire Başkanlığını kurduk. Gelecek nesillere güzel bir yarın bırakmak için projeler ve çalışmalarımız hızla devam ediyor” dedi. 19 İLÇEDE RİSK ANALİZLERİ YAPILDI Antalya Büyükşehir Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Dairesi Başkanlığı’nda görevli Uzman Araştırmacı Dr. Fulya Kandemir “CLIMAAX Bulguları Işığında Antalya’da Aşırı Sıcaklar ve Kentsel Isı Adası” başlıklı bir sunum yaptı. Dr. Kandemir, “Proje kapsamında 19 ilçede sıcak hava dalgaları ve kentsel ısı adasına bağlı risk analizlerini gerçekleştirdik. Antalya’nın hem günümüz hem de 2085 yılında kadar projeksiyonlarını tamamladık. Antalya Kentsel Isı Adası ve Aşırı Sıcaklara Karşı Eylem Planı'nın Türkiye’de gerçekleşecek ilk eylem planı olacak. Antalya, Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın yürüttüğü "50°C'de 50 Şehir" girişimine seçilmiş, burada da en üst düzey taahhüt yani eylem planı taahhüttü vererek de 15 şehrin içine girdi. Ayrıca, 'Sıcaklarla Mücadele' ortaklığına katılmaya hak kazandı" diye konuştu.

Polonya Cumhurbaşkanı Türkiye'de... İki ülke hedefi 15 milyar dolarlık ticaret Haber

Polonya Cumhurbaşkanı Türkiye'de... İki ülke hedefi 15 milyar dolarlık ticaret

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’ye resmî ziyarette bulunan Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’yi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen törenle ağırladı. İki lider, görüşmelerin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında ticaret, savunma sanayii, enerji, ulaştırma ve güvenlik alanlarında iş birliği mesajı verdi. ANKARA (İGFA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ile gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından yaptığı açıklamada, Türkiye ile Polonya arasındaki ilişkilerin 6 asrı aşan ortak tarihten güç aldığını belirtti. İki ülkenin müttefik ve stratejik ortak olarak her alanda iş birliğini geliştirme iradesini teyit ettiğini ifade eden Erdoğan, görüşmelerde ticaretten yatırımlara, savunma sanayiinden enerjiye ve beşeri ilişkilere kadar birçok başlığın ele alındığını söyledi. “10 MİLYAR DOLARLIK HEDEFİMİZE ULAŞTIK, YENİ HEDEFİMİZ 15 MİLYAR DOLAR” Türkiye ile Polonya arasındaki ekonomik ilişkilere dikkat çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki ülke arasındaki ticaret hacminde yeni hedefin 15 milyar dolar olduğunu açıkladı. 10 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine erişmeleri sonrasında 15 milyar dolarlık yeni hedef belirlediklerini ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu doğrultuda çalışmaları sürdürdüklerini kaydetti. Türk müteahhitlik firmalarının Polonya’da yaklaşık 9 milyar dolar değerinde projeye imza attığını belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu alandaki iş birliklerinin daha da artırılmasını temenni ettiklerini dile getirdi. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ile Ortak Basın Toplantısı’nda konuştu: "Polonya'yla 6 asrı aşan köklü tarihimizden aldığımız güçle iki müttefik ve stratejik ortak olarak her alanda iş birliğini geliştiriyoruz. Bugünkü… pic.twitter.com/3uqGsG55vT — T.C. İletişim Başkanlığı (@iletisim) June 23, 2026 SAVUNMA SANAYİİ VE NATO VURGUSU Savunma sanayiinin görüşmelerde öne çıkan başlıklardan biri olduğunu belirten Erdoğan, Türkiye ve Polonya’nın NATO müttefiki olarak Avrupa’nın güvenlik ve savunma mimarisinde önemli bir konuma sahip olduğunu söyledi. Geçmiş dönemde insansız hava araçları başta olmak üzere çeşitli savunma projelerinde önemli ortaklıklara imza atıldığını hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki ülkenin bu alandaki iş birliğini güçlendirmeye devam edeceğini ifade etti. Ulaştırma alanında da önemli potansiyel bulunduğunu kaydeden Erdoğan, Polonya’nın desteğiyle stratejik ortak olunan Üç Deniz Girişiminin bu alanda önemli bir platform sunduğunu belirtti. Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye ile Polonya arasındaki ilişkilerin yalnızca ekonomik ve savunma alanlarıyla sınırlı olmadığını vurgulayarak, eğitim, kültür, bilim ve turizm alanlarındaki bağların güçlendirilmesinin iki ülke dostluğunun geleceğine yönelik önemli bir yatırım olduğunu kaydetti. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan: "Görüşmelerimizde Türkiye - Avrupa Birliği ilişkileriyle güncel bölgesel ve küresel meseleleri de ele aldık. Her vesileyle vurguladığımız üzere Avrupa Birliği ile iş birliğimizi karşılıklı fayda ve saygı temelinde ilerletme… pic.twitter.com/cJ8pxc3OSb — T.C. İletişim Başkanlığı (@iletisim) June 23, 2026 Türkiye - Avrupa Birliği ilişkileriyle güncel bölgesel ve küresel meseleleri de ele aldıklarını kaydeden Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Her vesileyle vurguladığımız üzere Avrupa Birliği ile iş birliğimizi karşılıklı fayda ve saygı temelinde ilerletme iradesine sahibiz. Bu vesileyle Polonya'nın Avrupa Birliği üyelik sürecimize verdiği destek için teşekkür ediyor, bu desteğin artarak sürmesini diliyorum. NATO bağlamındaki gelişmeleri de Sayın Cumhurbaşkanı ile birlikte değerlendirdik. 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da düzenleyeceğimiz NATO Zirvesi kapsamında ittifakın Avrupa sütununun güçlendirilmesi ve caydırıcılığının tahkim edilmesi ortak önceliğimizi oluşturuyor. Bu noktada Avrupalı müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi gibi transatlantik bağın pekiştirilmesini önemli görüyoruz" diye konuştu. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ile gerçekleştirilen görüşmelerin ardından iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın farklı alanlarda daha da geliştirilmesi yönündeki kararlılık vurgulandı.

Plastik atık: Türkiye Avrupa'nın çöp deposu mu? Haber

Plastik atık: Türkiye Avrupa'nın çöp deposu mu?

Türkiye, Çin'in piyasadan çekilmesinin ardından önemli bir atık ithalatçısı hâline geldi. Peki Avrupa'nın çöpüne Türkiye'de ne oluyor? İthal çöpler kurallara uygun dönüştürülüyor mu? 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde plastik kirliliği küresel ölçekte tartışılmaya devam ederken, Türkiye'nin Avrupa'dan ithal ettiği plastik atıklar da yeniden gündemde. Çin'in 2017 yılında plastik atık ithalatını büyük ölçüde yasaklamasının ardından küresel atık ticaretinin rotası değişti. Uzun yıllar Avrupa ve Kuzey Amerika'nın plastik atıklarının önemli bölümünü alan Çin'in piyasadan çekilmesiyle yeni varış ülkeleri ortaya çıktı. Türkiye de bu süreçte önde gelen ülkelerden biri oldu. Bugün Türkiye, Avrupa'nın başlıca plastik atık varış noktalarından biri konumunda. Ancak İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) tarafından yayımlanan ve çevre bilimci Prof. Dr. Sedat Gündoğdu tarafından hazırlanan yeni politika notu, tartışmanın artık yalnızca ne kadar plastik atık ithal edildiğiyle ilgili olmadığını savunuyor. Çalışmaya göre asıl soru, Türkiye'ye gelen bu atıkların ne kadarının gerçekten geri dönüştürüldüğü, ne kadarının çevreye karıştığı ve mevcut sistemin bunları ne ölçüde izleyebildiği. Rapor, plastik atık ticaretini yalnızca ekonomik bir faaliyet olarak değil; "kirlilik transferi", "çevresel adaletsizlik" ve "ekolojik güvenlik" sorunu olarak ele alıyor. Çalışmanın ortaya koyduğu tablo, Türkiye'nin küresel plastik ticaretindeki rolüne ilişkin yerleşik varsayımları da sorguluyor. Atık ticareti mi "atık sömürgeciliği" mi? Politika notu, plastik atık ticaretini yalnızca bir geri dönüşüm faaliyeti olarak değil, ülkeler arasındaki çevresel ve ekonomik eşitsizlikle bağlantılı bir mesele olarak ele alıyor. Rapora göre, gelişmiş ülkeler kendi sınırları içinde yönetmek istemedikleri atıkları daha düşük maliyetlerle "küresel güney" ülkelerine gönderiyor. Bu nedenle atık ticareti uzun yıllardır "atık sömürgeciliği", "ekolojik emperyalizm" ve "çevresel adaletsizlik" kavramları üzerinden tartışılıyor. Çalışmada, 1980'lerde ABD'den çıkan tehlikeli atıkların Haiti'ye ve okyanuslara boşaltılmasıyla sonuçlanan Khian Sea vakası ile Nijerya'daki Koko skandalı hatırlatılıyor. Bu olayların daha sonra Basel Sözleşmesi'nin ortaya çıkmasına zemin hazırladığı belirtiliyor. Rapora göre, bugün plastik atık ticareti de benzer bir tartışmanın merkezinde bulunuyor. Türkiye'nin son yıllarda Avrupa'dan gelen plastik atıkların önemli bir bölümünü kabul etmesi yalnızca bir geri dönüşüm politikası olarak değil, küresel atık akışlarının parçası olarak değerlendiriliyor. Çin sonrası yükseliş Rapora göre Türkiye'nin plastik atık ithalatındaki yükselişi, Çin'in 2017 sonunda aldığı ithalat yasağının ardından hızlandı. Çin öncesi dönemde Avrupa Birliği'nden sınırlı miktarda plastik atık alan Türkiye, yasağın ardından birkaç yıl içinde Avrupa'nın başlıca varış ülkelerinden biri haline geldi. Politika notunda yer alan bilgiye göre, Türkiye'nin plastik atık ithalatı 2018'de 437 bin ton iken, Ticaret Bakanlığı'nın AB teknik çalıştayında paylaştığı verilere göre 2024 yılında yaklaşık 1,29 milyon tona ulaştı. Bu büyüme genellikle Türkiye'nin güçlü geri dönüşüm sektörü ve plastik sanayisinin hammadde ihtiyacıyla açıklanıyor. Ancak rapora göre ithalattaki artış tek başına geri dönüşüm kapasitesindeki gelişime işaret etmiyor. Türkiye'nin aldığı plastik atık miktarı, ülkenin kendi atık yönetim performansıyla birlikte değerlendirildiğinde farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Türkiye kendi atığını ne kadar yönetebiliyor? Türkiye yılda yaklaşık 32-33 milyon ton belediye atığı üretiyor. Bu atıkların yaklaşık 3,3 milyon tonunu plastikler oluşturuyor. Buna rağmen rapora göre belediye atıklarının yüzde 80 ila 90'ı hâlâ düzenli depolama sahalarına gönderiliyor veya düzensiz biçimde bertaraf ediliyor. Bu durum, Türkiye'nin kendi atıklarını yönetmekte yaşadığı yapısal sorunların devam ettiğine işaret ediyor. Rapor ayrıca geri dönüşüm oranları konusunda da dikkat çekici bir farklılığa işaret ediyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı verilerine göre, belediye atıklarında geri kazanım oranı 2017'de yüzde 13 iken 2022'de yüzde 30'a yükseldi, 2024 için ise yüzde 36 hedefi açıklandı. Ancak Dünya Bankası'nın 2022 yılı için hesapladığı geri dönüşüm oranı yüzde 11,9 olarak kaydedildi. Çalışmada bu farkın yalnızca teknik bir istatistik meselesi olmadığı, aynı zamanda sistemin şeffaflığı ve performansının nasıl ölçüldüğüne ilişkin soru işaretleri yarattığı belirtiliyor. Raporun dikkat çektiği temel çelişki ise şu: Kendi belediye atıklarının çok büyük bölümünü hâlâ depolama sahalarına gönderen bir ülke, dışarıdan gelen milyonlarca tonluk plastik atık akışını çevresel açıdan güvenli biçimde yönetebiliyor mu? Ne kadar atık geldiği bile net değil Plastik atık ticaretine ilişkin verilerde de tutarsızlıklar söz konusu. Birleşmiş Milletler'in Comtrade veri tabanı, Eurostat, Basel Action Network, PAGEV ve Türkiye Ticaret Bakanlığı'nın açıkladığı rakamlar birbirinden farklı sonuçlar ortaya koyuyor. Örneğin 2024 yılı için Basel Action Network, Avrupa Birliği'nden Türkiye'ye gönderilen plastik atık miktarını 426 bin ton olarak hesaplıyor. PAGEV aynı yıl HS 3915 kodlu plastik atık ithalatını yaklaşık 678 bin ton olarak açıklarken, Türkiye Ticaret Bakanlığı 2024 yılı toplam plastik atık ithalatını yaklaşık 1,29 milyon ton olarak bildiriyor. Çalışmaya göre bu farklılıkların nedenleri arasında gümrük kodlarındaki sınıflandırma sorunları, raporlama tarihleri arasındaki farklılıklar, yeniden ihracat işlemleri ve yanlış beyanlar yer alıyor. Bu farklılıklar, plastik atık ticaretinin gerçek boyutunun ve izlenebilirliğinin değerlendirilmesini güçleştiriyor. Türkiye'ye ne kadar plastik atık girdiği konusunda net bir tablo ortaya koyulamaması, sistemin izlenebilirliğine ilişkin daha büyük soru işaretleri yaratıyor. Çünkü miktarın kendisi konusunda belirsizlik bulunurken, bu atıkların ne kadarının geri dönüştürüldüğünü veya çevreye karıştığını doğrulamak daha da güç hâle geliyor. Bu nedenle çalışma, plastik atık ticaretindeki veri şeffaflığını başlı başına bir yönetişim sorunu olarak değerlendiriyor. Atıklar tesis kapısından girdikten sonra ne oluyor? Politika notunun en güçlü eleştirilerinden biri mevcut denetim sistemine yönelik. Türkiye'de atıkların hareketi Mobil Tehlikeli Atık Takip Sistemi (MoTAT) üzerinden izleniyor. Sistem, atıkların gümrüklerden veya üretim tesislerinden lisanslı geri dönüşüm tesislerine kadar olan yolculuğunu takip etmeyi amaçlıyor. Antalya'da bir atık merkeziFotoğraf: Mustafa Ciftci/AA/picture alliance Ancak rapora göre sistemin önemli bir kör noktası bulunuyor. MoTAT, atığın tesise ulaştığını gösterebiliyor ancak tesis içine girdikten sonra ne olduğuna dair ayrıntılı bir izleme mekanizması sunmuyor. Başka bir ifadeyle sistem, atığın kapıya kadar olan hareketini izliyor, ancak içeride gerçekten geri dönüştürülüp dönüştürülmediğini, ne kadarının ürün haline geldiğini, ne kadarının atık olarak kaldığını veya yasa dışı biçimde bertaraf edilip edilmediğini ortaya koyamıyor. Rapora göre bu durum, ithal edilen plastiklerin yakılması, yasa dışı dökülmesi ya da kayıt dışı biçimde sistem dışına çıkarılması gibi risklerin tespit edilmesini güçleştiriyor. Bu nedenle çalışma, tesislere giren her kilogram atığın çıkan ürün ve bakiye atıklarla eşleştirildiği gerçek zamanlı bir "kütle dengesi" sisteminin kurulmasını öneriyor. Sertifikalar yeterli mi? Raporun dikkat çektiği bir diğer konu da denetim ve sertifikasyon mekanizmalarının etkinliği. Çalışmada örnek olarak Düzce'deki 2B Plast vakasına yer veriliyor. Rapora göre tesis, Alman makamları tarafından geri dönüşüm yapabilecek kapasitede olduğu gerekçesiyle onaylanmıştı. Ancak daha sonra tesis faaliyet göstermediği hâlde Almanya'dan plastik atık sevkiyatlarının sürdüğü ortaya çıktı. Politika notu bu örneği, mevcut sertifikasyon sistemlerinin sahadaki gerçek durumu her zaman yansıtamayabileceğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Çalışmaya göre sorun yalnızca yeni kurallar koymak değil, bu kuralların sahada uygulanıp uygulanmadığını sürekli ve bağımsız biçimde doğrulayabilmek. Adana'dan gelen uyarı Raporun teorik tartışmayı somut verilerle desteklediği yerlerden biri Adana. Türkiye'de ithal plastik atıkların önemli bir bölümünün işlendiği kentte yapılan araştırmalar, geri dönüşüm süreçlerinden kaynaklanan mikroplastik kirliliğine işaret ediyor. Çalışmada aktarılan saha verilerine göre, geri dönüşüm tesislerinin aşağı akışında yer alan sulama kanallarındaki mikroplastik yoğunluğu, yukarı akıştaki noktalara göre 132 kata kadar çıkabiliyor. Araştırmada saatte 5,3 milyardan fazla mikroplastik parçacığının su sistemlerine karıştığı belirtiliyor. Bu bulguların önemi yalnızca sucul ekosistemlerle sınırlı değil. Rapora göre söz konusu suların tarımsal sulamada kullanılması, mikroplastiklerin tarım topraklarına ve gıda zincirine taşınmasına yol açabiliyor. Bu nedenle çalışma, bazı geri dönüşüm süreçlerinin aslında yeni çevresel riskler yaratabildiğine dikkat çekiyor. Yangınlar ve yasa dışı döküm iddiaları Öte yandan rapor, son yıllarda plastik geri dönüşüm tesislerinde meydana gelen yangınlarda belirgin bir artış yaşandığına dikkat çekiyor. Rapora göre plastik geri dönüşüm tesislerinde çıkan yangınların sayısı 2017'de yıllık 6 vakadan 2022'de 125 vakaya yükseldi. Çalışmada, bazı yangınların geri dönüşüme uygun olmayan atıkların bertaraf maliyetlerinden kaçınmak amacıyla kasıtlı olarak çıkarıldığı yönündeki iddialara da yer veriliyor. Bu tür yangınların yalnızca ekonomik kayıplara yol açmadığı, aynı zamanda son derece zararlı gazların atmosfere yayılmasına neden olabileceği vurgulanıyor. Rapor ayrıca Adana başta olmak üzere bazı bölgelerde tespit edilen yasa dışı döküm ve açıkta yakma uygulamalarının toprakta kalıcı organik kirletici birikimine yol açtığını belirtiyor. AB'nin yeni kuralları çözüm olacak mı? Avrupa Birliği'nin yeni Atık Sevkiyat Tüzüğü, plastik atık ticaretine ilişkin kuralları önemli ölçüde sıkılaştırıyor. Yeni sistem kapsamında Türkiye gibi OECD ülkelerine yapılacak sevkiyatlar daha sıkı bildirim ve onay süreçlerine tabi olacak. AB ayrıca çevreye uygun yönetim standartlarını karşılamayan ülkelere yönelik ihracatı durdurma yetkisini de elinde bulunduracak. Ancak politika notu bu düzenlemelerin tek başına yeterli olmayabileceğini savunuyor. Çalışmaya göre, sorun yalnızca mevzuat eksikliği değil. Asıl mesele, denetimin nasıl yapılacağı ve kuralların sahada ne ölçüde uygulanacağı. Türkiye'nin plastik atık ithalatı tartışması artık yalnızca ne kadar atık alındığı sorusuna değil, bu atıkların gerçekten neye dönüştüğü, ne kadarının çevreye karıştığı ve mevcut denetim sisteminin bunu ne ölçüde izleyebildiği sorularına odaklanıyor. Bu nedenle çalışma, Türkiye'nin küresel plastik ticaretindeki rolüne ilişkin temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Türkiye, Avrupa'nın plastik atıklarını geri dönüştüren bir merkez mi, yoksa giderek küresel plastik kirliliğinin yükünü taşıyan bir ülke hâline mi geliyor? Pelin Ülker / DW

Brexit Sonrası İngiltere ve AB Arasında Ticaret Gerilimi Haber

Brexit Sonrası İngiltere ve AB Arasında Ticaret Gerilimi

Birleşik Krallık, Brexit sonrası Avrupa Birliği ile mallar için ortak bir pazar oluşturmayı önerdi ancak AB bu teklifi reddetti. Taraflar, ticari ilişkilerin geleceği konusunda farklı seçenekleri değerlendirirken, Londra ortak pazara veya gümrük birliğine geri dönmeyi kabul etmiyor. Londra (SANA) – Birleşik Krallık hükümeti, Avrupa Birliği ile mallar için ortak bir pazar oluşturulmasını öngören yeni bir öneri sundu. Londra yönetimi bu adımla Avrupa kıtasındaki ticari entegrasyonunu yeniden güçlendirmeyi hedeflerken, öneri AB tarafından reddedildi. Bu durum, 2020 yılında yürürlüğe giren Brexit sürecinden bu yana taraflar arasındaki ilişkilerin halen karmaşık bir yapıda olduğunu ortaya koydu. İngiliz gazetesi The Guardian’ın haberine göre, Britanya Kabine Ofisi’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu yetkilisi Michael Ellam, ekonomik bağların güçlendirilmesi amacıyla Brüksel’e yaptığı son ziyaretlerde söz konusu öneriyi gündeme getirdi. Avrupalı kaynaklara göre, AB yetkilileri bu öneriyi reddederek bunun yerine tam kapsamlı bir gümrük birliği veya Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) üzerinden ekonomik uyum gibi seçenekleri tercih etti. Londra’nın reddettiği alternatifler Söz konusu alternatifler, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın belirlediği temel siyasi çizgilerle çelişiyor. Starmer, 2024 yılında yaptığı açıklamada İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne, ortak pazara veya gümrük birliğine geri dönmeyeceğini vurgulamıştı. Ayrıca hükümet, kişilerin serbest dolaşımını gerektirdiği gerekçesiyle Avrupa Ekonomik Alanı’na katılmaya da karşı çıkıyor. Avrupalı yetkililer ise Britanya’ya özel ayrıcalıklar tanınmasının, AB üyesi ülkelerdeki popülist hareketleri benzer taleplerde bulunmaya teşvik edebileceğini ve bunun da ortak pazarın bütünlüğünü riske atabileceğini düşünüyor. The Guardian’a konuşan ve ismi açıklanmayan bir Avrupalı diplomat, “Birliğin temel ilkesi, üye olmayan bir ülkenin üye devletlerden daha avantajlı bir konuma sahip olamayacağıdır” ifadelerini kullandı. Ekonomik yakınlaşmaya destek Britanya Maliye Bakanı Rachel Reeves ise Avrupa Birliği ile ekonomik entegrasyonun derinleştirilmesinin stratejik bir gereklilik olduğunu belirtti. Britanya kaynaklar, Brüksel yönetiminin gıda, tarım ve enerji sektörlerinde ortak pazara sınırlı erişim sağlanması konusunu görüşmeye açık olduğunu aktardı. Britanya hükümeti ayrıca çelik ve elektrikli otomobil sektörlerini kapsayan özel anlaşmalar imzalamayı hedefliyor. Birleşik Krallık, 31 Ocak 2020 tarihinde resmen Avrupa Birliği’nden ayrılmış, aynı yılın 31 Aralık tarihinde sona eren geçiş sürecinin ardından Brexit Anlaşması yürürlüğe girerek taraflar arasındaki yeni ticari ve ekonomik ilişkilerin çerçevesi belirlenmişti. SANA Haber Ajansı / Y.K - R.Y

Bakanlık 32 gıda ürününu yasakladı! Haber

Bakanlık 32 gıda ürününu yasakladı!

Tarım ve Orman Bakanlığı, piyasaya sunulacak yeni gıdalara ilişkin usul ve esasları belirledi. Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren düzenlemelerle, yeni geliştirilen gıdaların piyasaya arz koşulları ve tüketici güvenliğine yönelik kriterler netleştirildi. Düzenleme kapsamında hem inovatif üretim süreçlerinin desteklenmesi hem de insan sağlığının korunması hedefleniyor. YENİ GIDALAR İÇİN GÜVENLİK ŞARTI Bakanlığın “Türk Gıda Kodeksi Yeni Gıdalar Yönetmeliği” ile “Türk Gıda Kodeksi Yeni Gıdalara İlişkin Uygulama Tebliği” yürürlüğe girdi. Gelişen teknoloji ve alternatif gıda kaynaklarına yönelik çalışmaların artmasıyla birlikte, yeni bileşenlerin gıda olarak kullanımına ilişkin talepler doğrultusunda hazırlanan düzenlemeyle piyasaya sunulacak ürünlerin güvenlik kriterleri belirlendi. 32 ÜRÜN KAPSAM DIŞI Yönetmelik ekinde, Avrupa Birliği’nde kullanımına izin verilen ve Türkiye’de uygun görülen yeni gıdalar listelendi. AB listesindeki 189 yeni gıda bileşeni mevzuata dahil edilirken, GDO’lu mikroorganizma kullanılarak üretilmesi, domuz kaynaklı olması veya böcek içermesi gibi nedenlerle 32 ürün kapsam dışında bırakıldı. BAKANLIK ONAYI ZORUNLU OLACAK Yeni geliştirilen bir gıdanın piyasaya sunulabilmesi için, yönetmelikte belirlenen prosedür doğrultusunda risk değerlendirmesinden geçmesi gerekecek. İnsan sağlığı açısından güvenilir bulunmayan ürünlerin kullanımına izin verilmeyecek. Yönetmelik ekinde yer almayan yeni gıdalar için ise işletmecilerin Bakanlığa başvuruda bulunması ve yapılacak güvenilirlik değerlendirmesinin ardından ürünün mevzuata eklenmesi şartı aranacak. Konuya ilişkin yayımlanan tebliğde ayrıca yeni gıda statüsünün belirlenmesi ve başvuru dosyalarının içeriğine ilişkin detaylara da yer verildi. AMAÇ HEM GÜVENLİK HEM İNOVASYON Düzenlemeyle, daha önce gıda olarak tüketilmemiş bileşenlerin detaylı şekilde tanımlanması ve risk analizlerinin yapılmasıyla tüketici sağlığının korunması amaçlanıyor. Aynı zamanda yenilikçi gıdalar, yeni teknolojiler ve üretim süreçlerinin desteklenmesiyle sektörde inovasyonun önünün açılması hedefleniyor.

Soykırımcı İsrail yalnızlaşıyor Haber

Soykırımcı İsrail yalnızlaşıyor

Gazze’deki soykırım ve İran’la süren savaş, İsrail’e yönelik Batı desteğini ilk kez bu ölçekte sorgulatıyor. Kamuoyu araştırmaları, diplomatik gerilimler ve uluslararası hukuk süreçleri birlikte değerlendirildiğinde, işgalci İsrail’in siyasi ve toplumsal düzlemde giderek yalnızlaştığı görülüyor. Gazze'de dünyanın gözleri önünde vahşi İsrail'in yaptığı soykırım ve İran'la yaşanan savaş hem cephe hattında hem de diplomasi sahasında yeni gerçeklikler doğurdu. Sürecin sonunda dikkat çeken en kritik başlıklardan biri ise İsrail’in konumu. Tel Aviv yönetimi, desteğini aldığı ABD ile birlikte askeri baskıyı sürdürse de İran’ın nükleer kapasitesini sınırlayamadı, bölgesel dengeleri kendi lehine kalıcı biçimde çeviremedi ve beklediği uluslararası desteği de eksiksiz biçimde arkasına alamadı. ABD’nin süreci kontrollü tutma eğilimi, Avrupa’da derinleşen görüş ayrılıkları ve uluslararası hukuk zemininde büyüyen dosyalar, İsrail’in hareket alanını daraltan başlıca unsurlar haline geldi. Bu nedenle bugün ortaya çıkan tablo, İsrail’in sahada aktif olmasına rağmen diplomasi ve strateji düzleminde giderek daha yalnız bir pozisyona sürüklendiğine işaret ediyor. Bu yalnızlaşma yalnızca devletler arası ilişkilerde görünmüyor. Gazze’de yaşanan soykırımın ardından Batı kamuoyunda İsrail’e bakış dikkat çekici biçimde sertleşti. ABD’de İsrail hakkında olumsuz görüş bildirenlerin oranı yüzde 60’a yükseldi. Pew Research Center Netanyahu’ya dünya işlerinde güven duymadığını söyleyenlerin oranı da yüzde 59 oldu. Amerikan araştırma şirketi Gallup’un Şubat 2026 verileri ise daha çarpıcı bir eşiğe işaret ediyor: Amerikalılar ilk kez İsraillilerden çok Filistinlilere sempati duyuyor. 18-34 yaş grubunda Filistinlilere sempati yüzde 53’e çıkarken İsraillilere sempati yüzde 23’te kaldı. Amerikan analiz ve danışmanlık şirketi Gallup Bu tablo, yıllardır İsrail lehine çalışan siyasal ve kültürel anlatının Batı toplumlarında eskisi kadar karşılık bulmadığını gösteriyor. Uluslararası hukuk cephesindeki baskı da artık geçici bir tartışma olmaktan çıktı. Uluslararası Adalet Divanı’nın Güney Afrika’nın başvurusuyla açılan davada verdiği ihtiyati tedbir kararları dosyayı canlı tutarken, Uluslararası Ceza Mahkemesi de 2024 sonunda Başbakan Benyamin Netanyahu ve Savunamö Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama emri çıkardı. [UCM, Gazze'de işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan Netanyahu ve Gallant hakkında tutuklama emri çıkardı.] İnsan hakları örgütlerinin dili de giderek sertleşti. İnsan Hakları İzleme Örgütü 2026 Dünya Raporu’nda İsrail’in sivilleri aç bırakmayı savaş yöntemi olarak kullanmasının ve temel hizmetleri mahrum bırakmasının savaş suçu niteliği taşıdığını vurguladı. Uluslararası Af Örgütü ise Aralık 2024’te yayımladığı kapsamlı raporda İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna vardığını açıkladı. Bu başlıkların hiçbiri artık marjinal çevrelerin iddiası olarak kenara itilemiyor, tam tersine İsrail’in meşruiyet zeminini aşındıran kalıcı kayıtlar haline geliyor. Dış Politika Enstitüsü Akademik Danışmanı Dr. Ceyhun Çiçekçi de yaptığı değerlendirmede tam bu noktaya dikkat çekiyor. İsrail’in Avrupa nezdinde zaten uzun süredir tam bir rahatlık içinde olmadığını, fakat mevcut süreçte bu mesafenin daha görünür hale geldiğini söylüyor. Çiçekçi’ye göre özellikle Avrupa Birliği’nin normatif siyaset iddiası ile İsrail’in etnodemokrasi karakteri arasındaki gerilim yeni değil. Ancak Gazze ve ardından İran gerilimi bu çelişkiyi daha sert biçimde açığa çıkardı. Aynı değerlendirmede Çiçekçi, hukuki ve diplomatik baskının arttığını ama Amerikan desteği sürdüğü müddetçe bunun tek başına İsrail’i caydırmaya yetmeyeceğini de vurguluyor. Kamuoyu ve siyaset aynı çizgide değil İsrail’in yalnızlaşmasını anlamak için yalnızca hükümetlerin resmi tutumlarına bakmak yetmiyor. Asıl büyük kırılma Batı toplumlarında yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca Holokost sonrası oluşan moral üstünlük, güvenlik söylemi ve güçlü lobi ağları sayesinde İsrail, ABD ve Avrupa’da kendisine geniş bir siyasi koruma alanı açmıştı. Fakat Gazze’den gelen yıkım görüntüleri, açlık ve kitlesel sivil kayıplar bu koruma kalkanını zayıflatmaya başladı. Bugün ortaya çıkan değişim, yalnızca “İsrail eleştirisi arttı” cümlesiyle açıklanamayacak kadar derin. ABD’de genç seçmenlerin, bağımsızların ve Demokrat tabanın önemli bölümünün Filistin’e daha yakın pozisyon alması, Avrupa’da ise İsrail’e net olumlu bakanların birçok ülkede yüzde 20’nin altına düşmesi, meselenin artık gündelik bir dış politika tartışması olmaktan çıktığını gösteriyor. Kamuoyu araştırma şirketi YouGov’un 2025’te altı Batı Avrupa ülkesinde yaptığı ölçümlere göre, İsrail’e net olumsuz bakış Almanya, Fransa, Danimarka, İtalya, İspanya ve Britanya’da son dönemlerin en düşük seviyelerine indi. İspanya’da net beğeni puanı eksi 55’e kadar geriledi. [Gazze soykırımı Avrupa'da halk nezdinde büyük tepkilere neden oldu. Fotoğraf: AA] Bu kırılmanın siyasi düzlemde de karşılığı var. Avrupa Birliği içinde İsrail’e karşı tam bir ortak hat henüz kurulmuş değil. Özellikle Almanya daha frenleyici bir çizgide duruyor. Ama öte yandan İspanya, İrlanda, Belçika, İsveç ve kısmen Fransa gibi aktörler artık daha sert tedbirlerin açık biçimde tartışılmasını istiyor. Örneğin Lüksemburg’daki AB dışişleri bakanları toplantısında İspanya ve İrlanda, AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın askıya alınmasını savundu. Avrupa Komisyonu’nun daha önce ticari yönleri daraltma önerisi masaya gelmişti. Karar çıkmadı ama meselenin bu düzeyde tartışılması bile önemli. Çünkü bu, Avrupa’nın İsrail’le ilişkilerinde eski “otomatik koruma” refleksinin çatladığını gösteriyor. Aynı günlerde Avrupa Konseyi de Gazze’deki “felaket boyutundaki insani durum” nedeniyle İsrail’e yardım girişine engelsiz izin verme çağrısını yineledi. İspanya örneği bu değişimin en görünür yüzlerinden biri oldu. Madrid yönetimi yalnızca Gazze konusunda değil, İran savaşı ve Lübnan saldırıları bağlamında da İsrail’e karşı en sert Avrupa başkentlerinden biri haline geldi. "İki devletten biri soykırım mağduru iken iki devletli bir çözüm mümkün değildir" İspanya Başbakanı Pedro Sanchez Ayrıca İsrail’deki büyükelçisini kalıcı olarak çekti ve iki ülke arasındaki diplomatik kriz derinleşti. Bu durum tek başına “Avrupa İsrail’den koptu” demeye yetmez, fakat İsrail’in Avrupa içinde giderek daha fazla savunmada kaldığını açık biçimde gösterir. Dış Politika Enstitüsü Akademik Danışmanı Dr. Ceyhun Çiçekçi’ye göre bu durum aslında yeni değil ancak artık daha görünür: “İsrail Avrupa nezdinde zaten güçlü bir zemine sahip değildi. Ancak mevcut süreçte bu mesafe daha belirgin hale geldi. Avrupa’nın normatif değerler çerçevesi ile İsrail’in politikaları arasındaki gerilim uzun süredir vardı.” Hukuki baskı ve İran gerilimi İsrail’in karşı karşıya olduğu bir diğer baskı hattı ise uluslararası hukuk alanında şekilleniyor. Uluslararası mahkemelerde açılan davalar, insan hakları kuruluşlarının sertleşen raporları ve Gazze’de yaşananların hukuki niteliğine dair tartışmalar, İsrail’in meşruiyet zeminini doğrudan etkiliyor. Bu baskı, İran’la yaşanan gerilimle birlikte daha da görünür hale geldi. İsrail’in bölgesel çapta genişleyen askeri hamleleri ve ABD ile kurduğu yakın koordinasyon, özellikle Amerikan kamuoyunda yeni bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Washington’da giderek daha fazla dile getirilen bir görüş, İsrail’in politikalarının ABD’yi daha geniş ve maliyetli bir çatışmanın içine çektiği yönünde. Bu tartışma, Gazze’deki insani krize yönelik tepkilerle birleştiğinde İsrail’e verilen desteğin sorgulanmasına neden oluyor. "Trump'ı bu savaşa Netanyahu sürükledi ve savaş, Epstein dosyalarını örtbas etmek için başlatıldı" Eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris Ancak tüm bu baskıya rağmen İsrail’in sahadaki hareket alanı büyük ölçüde korunuyor. Dr. Ceyhun Çiçekçi bu noktaya dikkat çekiyor: “İsrail’in daha izole bir konuma sürüklenmesi mümkün. Ancak Amerikan desteği sürdüğü sürece bu izolasyonun sahada belirleyici bir etkisi sınırlı kalıyor. Diplomatik baskılar tek başına yeterli değil." Anlatı üstünlüğü kırılıyor: Propaganda gücü zayıflıyor İsrail’in yalnızlaşmasını hızlandıran en kritik başlıklardan biri de yıllardır kurduğu anlatı ve etki alanının zayıflaması. Uzun süre boyunca medya, akademi ve siyasi lobiler üzerinden güçlü bir destek zemini oluşturan İsrail, bu sayede Batı kamuoyunda önemli bir avantaj elde etmişti. Ancak Gazze’den gelen görüntüler ve sahadaki gerçeklik, bu anlatının sürdürülebilirliğini ciddi biçimde zorlamaya başladı. Sosyal medyanın etkisiyle bilgi akışının kontrol edilememesi, özellikle genç kuşaklarda İsrail’e yönelik algının hızla değişmesine neden oldu. Üniversitelerde yükselen protestolar ve akademik boykot çağrıları, bu kırılmanın en somut göstergeleri arasında yer alıyor. Öte yandan Filistin’e yönelik diplomatik destek artarken, İsrail iç siyasetinde de ciddi bir ayrışma yaşanıyor. Savaşın yönetimi ve sonuçları üzerine artan tartışmalar, yalnızlaşmanın yalnızca dış politikayla sınırlı olmadığını gösteriyor. Ortaya çıkan tablo net ancak çok katmanlı. Öncelikle İsrail askeri kapasitesini koruyor, ancak uluslararası sistemdeki meşruiyet zeminini günden güne kaybediyor. Gazze’deki soykırım ve İran’la devam eden savaş, İsrail’in yalnızca diplomatik değil toplumsal ve hukuki düzlemde de baskı altında olduğunu ortaya koyuyor. Bu yalnızlaşma henüz sahada belirleyici bir dengeye dönüşmüş değil. Ancak Batı kamuoyunda değişen algı, uluslararası hukuk mekanizmalarının devreye girmesi ve diplomatik ilişkilerde yaşanan kırılmalar birlikte değerlendirildiğinde, İsrail’in yıllardır sahip olduğu destek yapısının ciddi biçimde aşındığı görülüyor. Bu sürecin kalıcı bir dönüşüme yol açıp açmayacağı ise Batı’nın bu yeni gerçeklikle nasıl yüzleşeceğine bağlı olacak. (TRT)

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.