Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Prof. Dr. HİLMİ ÖZDEN yazdı: "Saklı Hazine 'Yada Taşı ve Hayat Ağacı'  -I-"

Haber Giriş Tarihi: 02.08.2026 13:57
Haber Güncellenme Tarihi: 02.08.2026 13:58
Kaynak: BURSA ARENA
Prof. Dr. HİLMİ ÖZDEN yazdı: "Saklı Hazine 'Yada Taşı ve Hayat Ağacı'  -I-"


“SAKLI HAZİNE

YADA TAŞI ve HAYAT AĞACI”

Hilmi Özden[1]

Giriş

Saklı Hazine “Yada Taşı” Yasemin Ak’ın nehir romanlarının birinci “Hayat Ağacı” ikinci eseridir. Romanlar birer sözlükle başlar. Sözlük eser içinde geçen mitolojik unsurları tanımlamaktadır. Yada Taşı’nın ilk sayfasında Bilge Kağan yazıtından alınmış şu cümleler bulunmaktadır: “Tengri (Yaratan) tektir. Her kim ki Tengri’den Kut almak dilerse; başkasına yakarmasın. Kimse töreden üstün değildir; dirlik ve birlik için Töre budur”.

Bilge Kağan’(M.S. 683-734) dan asırlar sonra Kutadgu Bilig’de de Kut ve Töre kavramlarının Yusuf Has Hacip (M.S. 1077) tarafından işlendiği görülmektedir. Romanın girişinde kut ve törenin açıklanması Türk Mitolojisinin nasıl bir Türk Felsefesini inşa edebileceğini anlamak açısından önemlidir. Her millet kendine özgü mitoloji birikiminden felsefî bir düşünce geleneği oluşturabilecektir. Yunan mitolojisi batı, Hint mitolojisi doğu felsefî okullarına hamilelik ve ebelik yaparken Türk mitolojisinin Türk fikir hayatı veya felsefesine güçlü bir köprü olması ihmal edilmiştir.

Sait Başer’e göre “Kutadgu Bilig, Töre çerçevesinde kut kazanma bilgisi vermektedir. Yani “Töre”yi anlatmaktadır”. “Gönlü pişmiş ve ök kazanmış bilge; Töre koymak noktasına gelen bir kişidir. Çünkü kendi öz cevheriyle yani kâinatın her yerinde mütecellî küllî şuur[2]la münasebete geçmiş, bizzat kut olmuştur”. “Kut, kaynak îtibâriyle Tanrı’dandır; hayatın her anında ve dünyanın her yerindedir, hizmettedir; hikmet, irfan kut menbaıdır; insan bilge ve âdil bir bey niteliğine büründüğü takdirde bizzat kuttur. Zaman da kutlu olabilir. Bütün dünya Töre hükmüne girerse kut kuşağı bağlayabilir. Töre; beşeriyete kut kazandıran, insanları kendi hakîkatlerine ulaştıran ilkeler yekunudur; kutta mutlak bir kudret, her türlü zenginlik ve nimet, mutlak güzellik, sürekli tâzelenme, sonsuz hayat ve kusurlardan arınmışlık açıkça görülür. Kuta ulaşmak zannedile geldiği gibi sadece idareciler değil, bütün insanlık için konmuş bir idealdir”. “Kuta kavuşmak, insanın kendi asli cevherinin gaflet, bilgisizlik… gibi arızalardan; ihtiras, kin, yalancılık… vb. zaaflardan ayıklanmasıdır. Kut, insanın aynı zamanda kâinatın da ruhu ve merkezî kudreti olan Tanrı ile kendi varlığında buluşması, temasa geçmesi demektir[3]”.

“Ancak kutun dereceleri vardır. Mesela cömertlik, dost çokluğu, hizmet, güzel söz, yiğitlik, idare hüneri, nefse hâkimiyet… gibi hünerler tek tek kut kazandırabilir; ama bunların ikisi, üçü… bir araya geldikçe kut yükselir ve mesela nihayet kanaat(tapı), güzellik… onu tamamlardı. Fakat bilhassa idare sanatında insana bin türlü erdem gerekirdi. Yani yöneticinin en üst seviyede kutlanması gerekliydi. İdeal bakımdan kut kazandıran sebeplerin hiçbirisine karşı kayıtsız, tokgözlü kalınamazdı. Kazanılan kut geri gidebilir, nefsine uyanı terk edebilirdi. Kut’u korumak; hikmette, fazilette istikrara bağlıydı. Kut’u tamam kişi artık bütün cihanın hâkimi, Tanrı adına Töre’nin uygulayıcısı olurdu.

Kutun bu seviyesindeki kişi, aynı zamanda yukarıda işlenen bilge kişidir. Artık Töre’nin gerçek sahibi Tanrı adına kâinat düzeni paralelinde hikmetten beslenen ilkeler koymak, mevcutlar içinde bozulmuş prensiplerin güncellenmesi bu kişinin işidir. O, gönlündeki hikmeti aklı yoluyla ve en güzel ifade kalıpları içinde söylemeye başlar”. “Töre (törü) “Törütgen Tengri”nin (Hâlık) koyduğu nizâmdır. Gerçek Töre koyucu Tanrı’dır. Töre olmazsa kâinat yerinde duramaz. Yani Töre, kâinat nizamının da adıdır. Töre hükümleri içindeki tavsiye, yasak ve emirler saf doğrulardır. Töre, bütün insanlığı kucaklamaktadır”. “Tanrı kaynaklı bir kavram olmak yönü, baskın karakterini meydana getirdiğine göre, kutun kendisine bağlı olarak belirdiği bütün unsurların Tanrı kavramı ile özdeşleşmesi gibi bir manzara ile karşı karşıyayız. Tanrı ve varlıklar âleminin birlikte, bir olarak kavranıldığını bu merhalede rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani kut, sanki “Tanrılaşma” veya “kendindeki Tanrı ile birleşme” gibi bir mahiyet arz etmektedir; ki bu nokta, aynı zamanda “Töre’lenmek”tir. Törük-Türük veya Türk olunan noktadır. Dikkat çekici olan husus, Töre vaz edenlerin hep bu aşamadan, yani kutlandıktan sonra Töre koyma yetkisi kazanmalarıdır[4]”.

Sadreddin Konevî’de ki şu satırlar ise bu makamın diğer bir ifade tarzıdır: “Hak; zatı, bütün sıfatları, isimleri, hükümleri ve itibarları cihetinden kendisinde kendisini ve içerdiği isimlerini ve sıfatlarını, hüküm ve itibarlarını ve yarattığı şeylerin hakikatlerinden ibaret olan bilinenlerin hakikatlerini bildiği tarzda insan-ı kâmil ile zuhur eder. Bu zuhurda eksik kabulün veya insanın ayna oluşunda kendisine yansıyan şeyin, gerçekte bulunduğu halden farklı yansımasına yol açan bozukluktan kaynaklanan bir değişiklik söz konusu değildir. Çünkü bu özellikteki kimse Hakk’ın iradesi karşısında bağımsız bir irade sahibi değildir. Bilakis o, Rabbinin iradesinin ve diğer sıfatlarının aynasıdır[5]”.

Saklı Hazine romanlarını okumaya başlamadan önce yahut romanlarla birlikte Türk Halk inançlarının da bilinmesi gerekmektedir. “Türk halk tasavvurunda ruhu ve sahibi olmayan hiçbir yaratılmış yoktur. Yaratılmışların ruhları arasındaki bağlantıyı ismi değişse de daima mutlak olan sağlıyordu[6]”. Bu açıdan baktığımızda evrende ruhu olan sadece insan değil dağ, taş gibi cansız zannedilen varlıklardan bitki, hayvan ve bilinen bilinmeyen her yaratılmışın ruhu ve aklı mevcuttur. Çünkü sadece insana ruh ve akıl ayrıcalığı tanınacak olursa tüm evrene büyük bir haksızlık yapılmış olacaktır. Bu açmazın çözümünde Türk mitolojisinden başlamak üzere Türk halk inançları okuyucuların yardımcısı olacaktır. “Bu noktada, halk inançlarının mitolojik boyutu önem kazanır. Örneğin halk inançlarının tasavvuf bağlantısı gibi halk inançlarının mitoloji bağlantısı da vardır, Halk inançları, tasavvuf-mitoloji ilişkilendirmesinde, kültürel hayatın sürekliliği noktasında köprü konumundadır. Yazılı kaynakların ve arşiv belgelerinin yanı sıra, yaşayan halk kültürü-halk inançları kültürü de kültürel ve fikri miras konusunda başlı başına bir kültür kaynağıdır. Türk Dünyası mitoloji dökümü giderek zenginlik kazanırken, mevcut çalışmaların nitelik ve nicelik tespiti henüz yapılamamıştır. Bu konuda ortak metot ve teori de geliştirilememiş iken, bu alanda çalışma yapan kurum ve araştırıcı potansiyeli de yeterince bilinememektedir. Halk inanç kültürü potansiyeli Türk kültür dünyası itibariyle incelenip yeni bir mayalanma vasat ve vasıtası oluşturulabilir. Halk inançları ve mitoloji çalışmalarında gelinen noktanın tespiti ve bu iki disiplinin tasavvufi düşünce bağlantısı belirlendikten sonra, asrın Yesevi donu ile kuşandırılmış sosyal bilimci kadroları metot ve teori noktasında zorlanmayacaklardır. Halk inançları tamamen ve mutlaka Ahmet Yesevi Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli tasavvufi inanç anlayışlarının izdüşümü konumunda değildirler. Ancak onların atmosferinden de tamamen bağımsız değildirler[7]. Bu vasat incelenip işlendiği nispette, küresel güçlerin kültürel stratejileri karşısında, kültürel ve fikri mirasa sahip çıkılmasında alternatif sunabilecek bir vasat oluşturabilir. Kültürel ve millî mirasın sahiplenilip ihya edilmesi sürecinde halk hikmeti kavramını merkeze alıp, halk inanmaları çalışmalarındaki bazı tıkanıklardan hareketle çözüm aranabilir mi? halk hikmeti ve halk inançları kavramlarının içeriği karşılaştırılabilir mi? Halk hikmetinin vasatı ve vasıtaları, bu arada doğuş ve gelişme şekliyle ilgili açıklamaları halkbiliminin halk inançları alt dalı ile yakından ilgilidir[8]”.

Yasemin Ak’ın romanlarındaki baskın özellik tam bu noktada başlamaktadır. Eserler mitolojik dönemlerde mevcut olan “Töre” ve “Kut” başta olmak üzere halk inançlarını Altay ve Anadolu mitleri çerçevesinde edebî/roman ve entelektüel hatta irfanî bir seviyeye taşımaktadır. Yazarın özellikle popüler “şaman” kavramı yerine Türk Coğrafyasının kadim isimlendirmesi “kam”ı kullanması da Türkçe tercihini göstermesi açısından takdir edilmesi gerekmektedir. Yada Taşına bir küçük “kam”ın “Hayat Ağacı”na tırmanmaya başlaması ile giriş olsa da ikinci roman “Hayat ağacı”nda insanın/insanların nefslerinin yolcuğu (nefsin olgunlaşması) daha iyi anlaşılacaktır. Yada taşı insanın “küçük savaşı” iken Hayat Ağacı insanın kendi nefsiyle savaşı olması açısından “büyük savaş” olacaktır. Bu çalışmanın amacı Türk Mitolojisinin Türk Edebiyatı, Folkloru ve Türk Felsefesine büyük bir kapı açtığını hatırlatmaktır. Şüphesiz bu konuda çeşitli özgün eserler verilmiştir. Yasemin Ak ta bu nehir romanları ile takdiri fazlasıyla hak etmektedir.

I

YADA TAŞI

“Hayat ağacının dallarına tırmanmaya kendini kaptıran küçük kız Sema'nın en üst katmanlarına vardığının farkında değildi. Tek yapması gerekenin tırmanmak olduğunu bilerek küçük vücudunu daha yukarıya en yukarıya taşımaya çalışıyordu. Yorulmuştu, acıkmıştı, Terden sırılsıklam olmuştu ama en çok da annesini özlemişti. Geniş dallardan birini seçip dinlenmek için oturdu. Bunu başarmalıydı. Annesi ona en yükseğe tırmanması gerektiğini söylemişti. Büyük anayı ancak o zaman görebilirdi. Çok merak ediyordu Büyük anayı. Eğer başarılı olursa büyük ana onu ödüllendirecekti.” (s.19)

Küçük kız tırmanırken iriler irisi bir kartal gördü ve çocukla konuşmaya başladı. Çocuk kartalın konuşmasını görünce hayret etti. Kartal ona adın ne diye sorduğunda “Arıg” diye cevap verdi. Kartal kendi isminin de “Ayhal” olduğunu söyledi. “Arıg annen ve baban senin soyundan geliyor”. “O zaman senle ben aynı kanı taşıyoruz”. Arıg kartal'a sordu: Sen büyük anayı gördün mü? Gördüm Sen de görmek ister misin? Çok isterim, hayat ağacına bu yüzden tırmanıyorum. O zaman sırtıma çık bakalım yolun çoğunu tırmanmışsın çok az bir yolun kalmış. Hazırsan gidelim o halde. Kartalla birlikte yukarılara doğru Arıg uçmaya başladı bir bulutun üstünde durduğunda büyük anayı selamladı. Kartal Yüce Kibele beklediğin Kamı getirdim çok narin bir çocuk. Kibele böyle çocuğu eliyle yanına çağırdı. Hoş geldin demek narinsin. O zaman sana artık Mayda diyelim küçük Kam yeni adın kutlu olsun (s.20-21).

“Kibele, Antik dönemde de popüler olan, Anadolu'nun, Kırım ve Kaf-kasların, Türkistan'ın dişiliği hayatın sürmesini, bolluk ve bereketi temsil eden büyük bir Tanrıçadır. Binlerce yıldır insanlar tarafından farklı adlar verilerek, yortu ve festivallerde yaşatılmıştır. Kibele, kadınların erkeklere egemen olduğu anaerkil sistemi temsil eden bir Tanrı'dır. Dinler kurumlaşınca bütün eski dünya dinleri kadın bedeni üzerinden olumsuz değerler üretti. Eski çağ toplumlarında ana Tanrıça kavramının nasıl oluştuğunu bilimsel olarak kestirmek güç; arkeolojik veriler üzerinden mitlerin yorumlanması ile bazı kanaatlere ulaşılabilir. İlk Tanrısal tasvirler içinde en ünlüsü MÖ 30.000'lere tarihlenen Millendorf Venüsü'dür. Bu çıplak kadın heykelciği Paleolitik çağ insanının düşüncesinde tasarlanan ilk Tanrıça tasviridir. Aynı zamanda Paleolitik insanın doğa ile kadın arasında kurduğu ilişkinin de göstergesidir. Doğurgan, ilk Tanrı doğaydı, doğa da kadın[9].”

Neolitik çağ insanın gördüğü ve algıladığı temel düşünsel bilgi toprağın doğurganlığı idi. Düşünce şöyle gelişti: Toprak gibi ana da doğurgandı, o halde âlemleri yaratanda dişil bir unsur olmalıydı. İlk ana mitosu böyle doğmuş olabilir. İlk ana kozmosu yarattı. Bu algı dünyaya yayıldı. Kadının ve doğanın yaratma kabiliyetinin verimliliği bir gereklilik olarak algılandı. Çünkü ölümün karşında durabilen nesli devam ettirebilen tek şey doğurganlıktı. Kadın bereketti üretendi. İlkel insanda bereket kültü en kutsal unsurdu. Bu algı MÖ 40.000'lerden MÖ 1000'in ortalarına kadar tüm kıtalarda devam etti[10].

Sümerlerde Bereket Tanrısı İnnan , Babil'de İştar, Urallar ve Anadolu'da Kibele, Yunanistan'da Demeter, Roma'da Venüs olarak bu ana Tanrıça figürü insanlarca kutsanmıştır. Paleolitik Çağ'dan itibaren yeryüzü Tanrıçaları insanların gönlündeki kutsiyeti terk etmiş veya insanlar bu Tanrıları dışlayarak, yeni Tanrılar edinmişlerdir. Bu Tanrılar göksel Tanrılardır. Göğün ögelerinden oluşurlar. Yıldırım, kasırga ve şimşektirler ve hep erkektirler. Bu çağdan günümüze kadar kadınlar susturulmuştur. Atlantik'ten Ural Dağları'na kadar Ana Tanrıça figürü kutsanmıştır. Kibele, Hititler, Frigler Romalıların hâkim Tanrıçası haline gelmiştir. Tüm Tanrıların anası kabul edilmiştir. Yunan anakarasında Rhea, Mısır kültüründe İsis, İyonya da Artemis olarak adlandırılmıştır. Rhe Kronus'un (Satürn) eşi Zeus'un annesidir. Zeus'la Kibele kardeştir. Anadolu'da yapılan kazılarda MÖ 7000 yıllarına ait Kibele figürleri bulunmuştur. Ordu'da bulunan Kibele heykeli 2 bin 100 yıllıktır. Zannedilir ki, Kibele, Arabistan ve Mısır dâhil dünyada kabul gören büyük bir Tanrı idi. Kibele figürlerinin çoğunda, doğum yaparken veya otururken, yanında Leopar ve Arslan figürleri de bulunur. Hayvan figürleri onun hayvanların ve tabiatında Tanrısı olduğunu simgeler. Kibele, Amazon kadınların temsilcisi olarak ta anılmıştır. Amazon kadını Saka kadınıdır. Çuvaşistan Millî Müzesinin girişinde de bir Amazon İskit kadın heykeli vardır. Görüldüğü gibi insanların hâkim ve büyük Tanrı olarak kabul ettikleri Kibele Türkistanı’da etkileyen bir Tanrı’dır[11]”.

Amazonlar hakkında büyük oranda antik kaynaklar bahseder: “Binicilikleri ve okçulukları, korku yaratmadığı zamanlar, hayranlık uyandırırdı. Onlar uygarlığın kıyısında buzları ve kızgın kumları birbirine katarak dörtnala ilerlediler. Yerleşim merkezlerini talan ettiler ve uzun, vahşi tarihlerinin çeşitli dönemlerinde, ilkeleri uğruna uluslarının ön saflarında dö­vüştüler”[12]. Heredotos, “Anazonların bir zamanlar var olduğu kesindir” demektedir. Amazonlar Kimmer ve İskitlerin bir boyu olmaları söz konusudur[13].

Yada = Yad (Yağmur Taşı): Gök rengi, sarı, ak ve yeşil renklerdedir. Elementleri kontrol edebilen kutsal bir taştır (s.10). Türk dini tarihi içinde yağmur taşı (yada, yat) doğulu ve batılı aydınların dikkatini üzerine çekmiş bulunmaktadır. Prof. Ahmet Caferoğlu :" .. yada taşı hâlâ meçhulümüz kalan bir maddedir” diyordu[14]. Kaşgarlı Mahmut'un Divan-ü Lügat-it Türk eseri, yat hakkındaki araştırmalarda önemli bir yere sahiptir. Bu hususta önce onun tarafından verilen bilgiler üzerinde duracağız : “yat: Bir türlü kamlıktır (kahinliktir). Belli başlı taşlarla (Yada taşı ile) yapılır; rüzgar estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Yada Taşı ile ilgili olarak Kaşgarlı Mahmut XI. yüz yılda şu bilgileri vermektedir: “Ben bunu Yağma ülkesinde gördüm. Orada bir yangın olmuştu. Mevsim yazdı. O sıcakta kar yağdırıldı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü”[15]. “gene aynı eserde:” Yat: “Taşlarla yağmur ve rüzgâr getirmek için yapılan kamlık” deniliyor. Aynı eserin (Dizin) inde bu bilgi şöyle özetleniyor: "Yat = taşlarla yağmur ve rüzgâr için yapılan kamlık; yada taş ile yapılan bir türlü kamlık, kahinlik”[16]denilmektedir. Ziya Gökalp, Eski Türklerde Din, konusunu incelerken, Kaşgarlı Mahmut'un, Türkçede kerametin bir nev'ine (yat) namı verildiğini, ve eski Türklerde (Kaş) namı verilen bir taş olduğunu bu taşla yağmur yağdırıldığını, bundan dolayı bu taşa (yağmur taşı) da denildiğini, bu taşla rüzgâr da estirildiğini, yangın da söndürüldüğünü, yaz ortasında kar bile yağdırıldığını, bu sihirli taşa birçok yerde (Yat taşı) da denildiğini, sonradan (Yeda taşı), (Ceda taşı), (Yada taşı) adları verildiğini, ve bu kelimenin Fransızcaya (Jade) şeklinde geçtiğini, acemlerin bu taşa (Yeşim) namını verdiklerini, bu kelimenin aslının da Türkçe olduğunun farz edilebileceğini, çünkü, eski Türkçe'de (Yeşim) kelimesinin şimşek anlamına geldiğini, Kaşgarlı Mahmut'un “Kimin yanında kaş bulunursa şimşek onu yakmaz” dediğini kaydediyor ve Yat, Uygurların Yade, Yakutlardaki Sata'nın aynı anlama geldiğini söylüyor[17]. Görüldüğü gibi Türk Kültürlü Halklarda Yada Taşı muhtelif fonksiyonlar kazandırmak suretiyle inanç yumağına kattığı kutsal bir unsurdur. Yada Taşı Türklerin hayatında uzun asırlar olağanüstü nitelikler ile yaşamıştır. Eski Türkler, bu taş ile birçok iş yaparlardı. Yağmur, kar yağdırmak, havayı değiştirmek gibi çeşitli işler için bu taş kullanılmaktaydı[18].

Mitolojik süreçten tarihsel döneme geçişe doğru kayıtlarda karşımıza şunlar çıkmaktadır: Türk süvarileri Çin Ordusunu her seferinde darmadağın etmektedir. Çin Hükümdarı Türklerle savaşmak istememektedir. Özel yetiştirdikleri süvariler bile Türk süvarileri karşısında tutunamamıştır. Çin Hükümdarı meclisini toplar, bilgeleri çağırır. Topladığı meclise “Türklerle barış anlaşması yapacağını, barış için öne sürülen şartların çok ağır olduğunu ama başka çareleri olmadığını” söyler. “Bu defalık kurtulacağız, sonrası için kalıcı bir çözüm lazım. Bunun için ne yapacağız” diye sorar. Mecliste saatlerce süren bu konuyu tartışırlar. Sonunda sadece barış için verebileceklere tavizlere karar verirler. Türklerin hücumlarını önleyecek bir çözüm bulamazlar ve meclis dağılır. Mecliste bulunan fakat tartışmalara katılmayan yaşlı bir bilge Çin Hükümdarının dikkatini çekmiştir. Bilge salondan ayrılmaz, Hükümdarın yanına gelir, baş başa görüşmek ister. Ona, “Türklerden kurtulmanın tek bir yolu olduğunu” söyler. Çin heyeti Türklerle barış anlaşması yapmak için eşi benzeri olmayan hediyelerle gelir. Heyet, Türklerin istediği şartların hemen hemen hepsini kabul eder. Türkler bu duruma çok şaşırırlar. Türk Hakanı konuklar şerefine büyük bir şölen tertipler. Törende Türk hakanı artık kardeş olduk dediği Çin Hükümdarına bir hediye göndermek istediğini söyler. Heyet başkanına, “istediğiniz bir şey var mı?” diye sorar. Heyet Başkanı “Başkentiniz yakınlarındaki Yeşim taşı (Yade- Jade) kayasını istiyoruz” der. Türk Hakanı şaşırır, elçiye kızar.” Ben kardeşime hediye diye bir taş parçası gönderemem” deyince elçi, “Hükümdarımız bu taşın güzelliğini duymuş, sarayının bahçesine koymak istiyor. Baktıkça sizi hatırlayacakmış” diyerek Hakanı ikna eder. Hakan kayayı nasıl götüreceklerini sorar. Elçi “Kayayı parçalayacaklarını, parçaları arabalarla taşıyıp sonra sarayın bahçesinde birleştireceklerini” söyler. Türk Hakanı gerekli izni verir. Şölen neşeyle biter. Heyetin hediyeleri herkesi memnun etmiştir. Üstelik hediyelere karşılık olarak sadece kaya parçası vereceklerdir. Olayı öğrenen birkaç “Aksakal” Hakanın huzuruna çıkarlar ve “Yeşim (Yade- Jade) kayası Çinlilere verilirse Türk Yurduna felaket çökecek, Çinlilerin ipeklileri sizi kandırmasın” derler. Hakan ve çevresindekiler yaşlıların uyarılarına kulak asmazlar. Çinliler küskülerle, kızgın sirke dökerek yeşim taşı kayasını parçalarlar. Parçalar bekleyen arabalara yüklenir, Çin’e gönderilir. Aksakallar gözyaşlarıyla Çin’e giden arabaları izlerler. Yeşim (Yade- Jade) taşı yüklü son araba Türk Yurdunu terk edince ülkede kuşlar böcekler susar, yağmur yağmaz olur. Dereler, nehirler kurur, salgın hastalıklar hayvanları kırar, geçirir. Önce merkezden uzaktakiler ülkeyi terk ederler, sonra geride kalanlar. Türk Yurdu kısa zamanda ıssızlaşır[19].

Erken çağlardan itibaren Yeşim (Yade- Jade) taşının Türkler için dinsel/kutsal bir önemi vardır. Ölen insanların yanına yeşim taşından yapılmış mücevherler, nesneler konurdu. Bu adet Türklerden Çinlilere geçmiştir. İlginçtir, aynı adet Orta Amerika ve Meksika’da büyük uygarlıklar kurmuş Mayalar ve İnkalar’da da vardır[20]. Avrupalı bazı bilginler Avrupa’da ya de/yada taşı aramışlar sadece Kuzey İtalya’da rastladıkları Yeşim (Yade- Jade) taşına benzer bir metreküplük taş dışında bulamamışlardır. Dünyanın en sert taşı olan elmasın sertlik derecesi 10, Yeşim (Yade- Jade) Taşının ise 7’dir. Bu taş ancak kendinden daha sert olan elmas, safir, zircon, yakut gibi taşlarla işlenebilmektedir. Bu taşı işleyen Turanlı ustalar mineraloji konusunda büyük bir bilgiye sahiptiler. Dağlarda buldukları damarlardan dev ateşler yakarak yumuşattıkları tonlarca ağırlıkta ya de bloklarını dövüp kuma dönüştürdükleri elmas, safir, zircon ve yakut tozlarını ıslak derilere yedirip kurutarak elde ettikleri zımparalarla binlerce yıldır kullandıkları kendi yaratıları olan özel tornalarda tıraşlayarak biçimlendirmişlerdir. Avrupa’da bulunan Yeşim Taşları Türkistan’ın Hotan, Yarkent, Lolan, Miran dolaylarında çıkarılıyordu. Avrupa’da bulunan ya de/yada baltaların ağızları keskin değildir, çünkü bu baltalar dinsel törenlerde kullanılıyordu[21].

Yada Taşı romanının birinci bölümünde Kejik Yurdu tanımlanır. Kejik Yurdu huzurlu bir yerdir. Kamların yönetiminde Kibele’ye bağlı bir kasabadır. Din adamı teçinler (rahipler) ve onların büyüğü başteçin Aka bulunmaktadır. Bu kasabaya Amazonlar hamile kadınlarını gönderiyorlar ve doğum yaptırıyorlardır. Erkek çocuklar bu kasabada bırakılır. Belirli zamanlarda kasabaya eğitici olarak bir Amazon gönderilir. Erkek bebek eğitilmek üzere teçinlere teslim edilir. Doğum yapan Amazon kırk birinci gün kasabadan ayrılacaktır. Bebeğin ilk kırk günü annesinden aldığı bedenin Kibele’nin ruhu ile birleşerek yoğrulması için bekleme süresidir. Günlerden bir gün Amazonlar kraliçesinin doğumu vardır ve Amazonlar kraliçesi ikiz çocuk dünyaya getirir. Biri kız biri oğlan bebektir. Baş teçin Aka doğumu duyurmak istemez. Çünkü Erlik Han bu çocukların peşindedir. Diğer taraftan Amazon kraliçesi doğum sırasında hayatını kaybeder. Daha doğrusu Erlik Han tarafından kandırılan bir teçin (rahip) tarafından öldürülmüştür. Kız çocuğu Aka’nın yanında kalmasına rağmen erkek çocuğu ise başka bir teçin alarak kaçar.

İkinci bölümde kaçırılan bebeğin hikâyesi anlatılır.

Burada kaçırılan bebek Tuğrul kuşuna götürülür. Bilindiği üzere Tuğrul kuşu kimi dillerde Simurg kimi dillerde Zümrüd-ü Anka olarak bilinen küllerinden doğan kuştur. Ayızıt, Tuğrul kuşuna Umay Ana ve kendisinin daima yanında yardımcı olacağını söyler. Tuğrul kuşu yanarken bebek de birlikte olacak ve külleri küllerine karışacaktır. Umay ana alevler sırasında bebeğin ruhuna dokunmuş ve alevleri hissetmesini engellemiştir (s.39).

“M.Ö. 4.yy’a tarihlenen Pazırık Kurganlarında bile Tuğrul kuşu simgesine rastlanmıştır ve bir kartal totemi olarak Peçeneklerin de sembolüdür. Türk mitolojisinde kızıl renkli, olağanüstü niteliklere sahip devasa bir kuş olarak ölümsüzlüğü ve yeniden dirilişi simgeleyen, Hun ve Türk mitolojisinde Tuğrul olarak geçen bu efsanevi güneş kuşu kulaklı kartal olarak da tanımlanır. Türk ve Macar mitolojilerinde çok önemli bir yer tutmakla ve en önemli öğelerden biri olmakla birlikte eski Mısır başta olmak üzere başka kültürlerde, mitolojilerde ve geniş inanç alanlarında da değişik adlarla yer aldığı düşünülür ki bunlardan en bilineni Zümrüdüanka’dır. Bu kocaman kuş altın renginde uzun tüylü, güzel sesli ve erkek olarak geçer ve dünyada tek olarak bulunduğu düşünülür. En bilinen özelliği öleceği zaman yuvasını ve kendisini yakmasıdır, o yanarken yeni bir Anka kuşu meydana gelir ve kimin başına konarsa ona büyük zenginlik ve mevki getirdiğine inanılır. Anka, Zümrüdüanka, Semender, Devlet kuşu, Phoenix, Tuğrul, Hüma, Simurg ve Sireng gibi değişik adlarla anılır. Yüzü insana benzer ve Kaf dağında yaşar ve çoğu inanışta öldükten sonra tekrar dirilmenin simgesi sayılır”[22].

Bu sırada Erlik Han yeryüzündeki çocukları ve bebekleri sürekli kaçırmaktadır. Zaman geçtikçe ateşe ve kuşlara da hükmedecektir. Umay Ana avuçlarında Tuğrul kuşunun ve bebeğin kalbini göstererek sadakatını ifade eder. Ve bu durumu Yüce Kibele’ye haber vermeye gider. Ayızıt’a merak etmemesini her şeyin Kibele’nin kontrolü altında olduğunu söyler. Tuğrul kuşunun külleri bebeğin küllerine özleri özlerine kavuşmuştur. Bu küllerin beklenen öze dönmesi Hayat ağacına bağlıdır. Yaprak kesenin içinde çocuğun küllerini Hayat ağacına getirir. Tuğrul kuşunun Arıg Mas (Kutsal Ağaç) diye seslendiği Hayat ağacına duasını bitirip kovuktan çıkar. Hayat Ağacı kendisine emanet edilen canlıyı derinlerden yüzeye çıkan kökleri ile çoktan sarmalamaya başlamıştır. Arıg Mas Toprak anaya dönen küller için can suyunu yönlendirir (s.44). Tuğrul kuşu gün ışırken Hayat ağacının yanına döner kanadında tuttuğu ant kadehi Kımız ile doludur. Kadehten gagası ile kımız içen Tuğrul kuşu Umay anaya dualar ederek saçı törenine başlar. “Küllerin sahibi, amazonun oğlu olan bir Türk soyudur. Töreni tamamlayan Tuğrul kuşunun artık tek yapması gereken sabretmektir” (s.45).

“Dünya sütunu ve hayat ağacı/dünya ağacı tasavvurlarının her ne kadar ortak noktaları varsa da, en önemli farklılıkları “Hayat ağacı/Dünya ağacının” yaşayan bir varlık olması ve en önemli özelliğinin de tazeliği ve bereketli oluşudur. Bu sebeple, çeşitli halkların efsanelerinde ağacın bulunduğu yer genelde bir kaynağın, ırmağın veya gölün kenarı veya bilfiil suyun içindedir. Ostyak efsanelerinde "üzerinde dünya ağacının yetiştiği, gökyüzünün ortasındaki engin deniz" olarak tasvir edilirken.!"ağacın beslendiği suyun nasıl tasavvur edildiği ise Minusinsk Tatarları arasında bir şiirde şöyle dile getirilir: “On iki gök ülkesinin üzerinde, Engin bir dağın tepesinde, Bir kayın yukarılara yükselir, Kayının yaprakları arasında, Kayının kabuğu altındandır. Kayının dibinde, Küçük bir boşluk vardır, Hayat suyu ile ağzına kadar dolu Altın bir kase durur boşlukta, Nöbet bekler kayının başında, Kudai'nin görevlendirdiği (oraya diktiği) o yaşlı kahraman Tata, Sarı-kahverengi bineği ile” Hayat ve kader ağacı kavramı, Osmanlı Türk kültüründe "Tuba" ağacı olarak geçer. Göğün ortasında yetişen bu ağaç, o kadar büyüktür ki, milyonlarca yaprağıyla, bu yaprakların her biri, bir insanın hayatını sembolize eder. Bir insan öldüğünde, ağaçtan bir yaprak düşer![23]"

Bazı yerlerde “Hayat Ağacı” bütün bitkilerin anası olarak tasavvur edilir. Mesela, 17. yydan kalma dini bir Rus el yazmasında “Hayat Ağacı” tarif edilirken; "cennetin ortasında duran hoş kokulu "Hayat Ağacının" üst dalları göğün yukarısına uzanır, dalları cenneti sarar, köklerinden on iki tane süt ve bal kaynağı çıkar ve üzerinde bütün dalların yaprakları ve meyveleri bulunur" ifadeleri kullanılır.[24]!" Eski Persler, dünya ağacını aynı zamanda "Kartal Ağacı" olarak da adlandırırlar. Birçok efsanede, bu ağacın tepesine tüneyen kartaldan bahsedilir ki, Hind ve Hind etkisi taşıyan Orta Asya efsanelerinde, kanatlarını çırpması ile fırtınalar yaratan kudretli Garuda (Kartal) bu ağacın tepesinde tünemektedir. Ön Asya kültürlerinde rastlanan bu tasavur şekline, arkeolojik tetkiklerde ortaya çıkan mühürlerde sıklıkla dünya ağacının üzerine tünemiş kartal figürlerinde rastlanır. Bunların dışında değişik coğrafyalardan dikkate değer benzeri örnekler de bulmak mümkündür, Mesela, İzlanda mitolojisinde geçen "dünya meşesi''nin (yggdrasils askr) tepesinde bir kartal vardır ve Kuzey Sibirya efsanelerinde yer alan çift başlı kartal "dünya sütunu'nun üzerinde tünemektedir[25].

Tuğrul kuşu çocuğun küllerinden tekrar doğmasına Hayat ağacının yanında beklerken yardımcı olarak yarı Aslan yarı Kartal grifon Karlı Dağları aşıp onun yardımına geldi. Tuğrul kuşu Hayat Ağacı ile bir olan bedenini ağacın sert kabuklarından kurtarırken ağaç kalbini kaybediyormuş gibi titriyordu sonunda ağaçla Tuğrul kuşunun bedeninin ayrılması tamamlandığında kutsal ağaç parlamayı bırakmış alacakaranlığın derinliğinde yalnız kalmıştı (s.46-47). Tuğrul kuşunun küllerinden doğması da henüz bir haftalık bir süreydi. Tuğrul kuşu grifonu serbest bıraktıktan sonra hayat ağacından yani Arıg Mas’tan bebek tekrar dünyaya geldi. Tuğrul kuşu sesini Ayızıt’a duyurmak istiyordu. Yüce Kibele’nin merhameti bebek dünyaya geldi diye şükretti (s.48). Ayızıt onu besleyin dedikten sonra gözden kayboldu. Tuğrul kuşu tanrıçasının emirini yerine getirmek için hemen bir anne kumruyu çağırdı dişi mumru ağlayan bebeğin ağzına gagasından bir damla süt bıraktı. Tuğrul kuşunun kalbi bebekle bir atıyordu.

Üçüncü bölüm Tanrıların toplantısını anlatmaktadır. Göğün on yedinci katında Kayra Han oturur. Umay Ana, Kübey Hatun, Ayızıt, Ak ana, Tanrı Ülgen, Mergen Tanrı ve diğerleri. Ayrıca bu toplantıya Orta Dünya'dan Tuğrul kuşu, Şahmeran gibi yaratılmışları da çağırılar. Tuğrul kuşu bebeği bırakacaktır Kibele’nin emri böyledir. Erlik Han’a da yakın olacaktır. Kibele Şahmeran'ın zihnine dokunur ve kimsenin bilmesini istemediği için sadece ona seslenir Umay ana sana bir emanet bırakacaktır der. Bu emanet Tuğrul kuşunun külleriyle birlikte yeniden doğan erkek bebektir. Ve bunun fark edilmesini asla istemez diğer bir Orta Dünyalı Gök Börü’dür ona torununu büyüt beklenen bebekle torununun işleri olacak denir. Orta Dünya'dan hayvanlardan ve insanlardan bebeklerden kaçırılanların Erlik Han tarafından yapıldığı Kibele tarafından bilinmektedir. Erlik Han Yada taşını aramaktadır. Bunun için Kibele Yada taşını dokuz parçaya bölmüş ve Erlik Han'nın ona erişimini zorlaştırmıştır. Tuğrul kuşu Erlik Han'nın hizmetine girecek fakat her şey sonlandığında kötü hatırlanmayacaktır zihni Kibele'nin koruması altındadır. Orta Dünya'dan son olarak Amazon kraliçe Simene görevlendirilir ona ise “ejderha kapzalı ejderha ağızlıklı kıngırak (kılıç) (Zülfikar) sahibine ulaştığında (s.65) görevini yerine getirmiş olacaksın” denir.

Şahmeran, özellikle Anadolu'nun doğu ve güneydoğu­sunda yaşatılmış olan ve izleri günümüze dek süregelen bir efsane de insan başlı, yılan gövdeli doğa üstü bir var­lık olan Şahmeran'a aittir. Aslında yılan ilksel topluluklardan başlayarak hemen hemen bütün ilkçağ topluluklarında kutsal sayılmıştır. Mezopotamya'dan Anadolu'ya, Anadolu'dan Kafkasya'ya kadar uzanan geniş bir alanda Sümerlerden başlayarak Anadolu'da yaşayan tüm kültürlerde yılanla ilgili çeşitli mitoslar görülür. Hiçbir kült yılan kadar evrensel ve karmaşık olmamış, hiçbir yaratık yılan kadar yüceltilmemiştir. Yılanın hareketlerindeki hızlılık, zehrindeki ölümcüllük ilksel insanı sürekli etkilemiş, onun yeraltında sürdürdüğü yaşam öbür dünyadaki güçlerle ilişkilendirilmiş, özellikle deri değiştirebilmesi yaşamın yenilenmesinin simgesi olmuştur. Mitolojide yılana pek çok simgesel anlam yüklenir. Mitoslarda karşımıza kimi zaman dişi, kimi zaman erkek olarak çıkabilen yılan, kimi zaman da kendisinin yaratıcısıdır. O, yaşamı ve ölümü, iyiyi ve kötüyü, şifayı ve ölümcül zehri içinde barındıran gizil güce sahiptir ve her zaman en büyük ana tanrıçalara gizemli gücü ve bilgeliğiyle eşlik eder. Tarım topluluklarında da önemli bir gücün simgesi olan yılan, toprağın bereketini, yaşamın yenilenmesini ifade eder[26]. İşte böyle karmaşık bir geçmişi olan yılan, Anadolu'da karşılaştığı yeni mitoslarla yoğrulmuş ve Şahmeran olarak biçimlenmiştir.

İnsanların gerçeğe ve ölümsüzlüğe ulaşmak arzusu ile dünyaya egemen olma isteklerinin dile getirildiği Şahmeran efsanesinin ilk izlerini Gılgamış Destanı'nda bulmak mümkündür; Gılgamış geçmişte bu işi tek bir kişinin başardığını bilmektedir. O kişi tufandan önceki beş kentten biri olan Şuruppak’ın akıllı ve dindar kralı Utanapiştim idi. Bu nedenle Gılgamış ölümsüzlüğün sırlarını öğrenmek amacıyla Utanapiştim'e gider. Gizem, sonsuzluğu veren gençlik otundadır. Ot ise denizin derinliklerindedir. Gılgamış, Utanapiştim'den öğrendiği bu bilgiyle hemen denizin dibine dalar ve ölümsüzlük otunu bulur. Büyük bir mutlulukla Uruk'un yolunu tutar. Ancak tanrılar kader tabletlerine insanların ölümlü olduğunu yazmışlardır ve kaderden kaçılmaz. Gılgamış'ın üçte ikisi tanrı olsa da üçte biri insandır. Gılgamış, Uruk yolunda ilerlerken hem susar hem de yıkanmak ister ve elindeki ölümsüzlük otunu kıyıya bırakarak suya girer. O yıkanırken bir yılan gelir ve ölümsüzlük otunu yutar. Yılan hemen deri değiştirmeye başlar. Artık Gılgamış için yapacak bir şey yoktur. İşte bunun için uzun ömrün sırrı yılandadır. Her baharda derisini değiştirir ve yeni bir yaşama başlar[27].

Romanda Şahmeran yılan vücuduyla görevini aldıktan sonra geri çekilir. Görkemli Kurt Gök Börü soyundan gelecek yardımlar insanoğlu için çok değerli olacaktır. Kayra Han sözlerini tamamlar şimdi dünyanıza dönün Kibele’nin merhameti yanınızda olsun der Tuğrul kuşu ve Tulpar yolcularını alarak sessizlik içinde tanrılar katından yeryüzüne yollanır (s.66).

Kejik yurdunda din adamlarının bulunduğu Berkem (Düşmana karşı iyi korunan yer) doğumdan sonra yedinci gününü yaşıyordu. Ortalarda baş teçin görünmüyordu kejik yurdunun güvenliğinden sorumlu Barlas’ın baş teçin tarafından çağrıldığı kendisine söylendiğinde Barlas merakla baş teçin Akaya gitti. Aka, Berkem’in yenilenmesi gerektiğini söyleyerek güçlendirilmesini Barlas’tan istedi çizilmiş olan planlarla birlikte Berkem güçlendirilecekti bu bir Acun savaşının habercisi olmaktaydı.

Beşinci bölümde yer altının yeşil sarayında Erlik Han’ın bulunduğu görülmektedir. Kayra Han Erlik Han’ın yaptığı fenalıklar sonucu onu yerin en alt katına göndermişti.

Bu noktada Türklerin evrenin oluşumu (kozmogoni) üzerine mitoslarına bakmak gerekmektedir: “Bu mitoslar bize Türklerin evren hakkında bir tek izlenim edinmediklerini ya da edindikleri izlenimi hiç değiştirmeden olduğu gibi korumadıklarını gösterir. Birbirinden oldukça farklı olan yaradılış mitoslarında ortak olan yönlerden biri, yer, gök ve su üçlemesidir. İkincisi ise iyiliğin imgesi olan göklerin tanrısı ile kötülüğün simgesi olan yeraltı tanrısının oluşturduğu düalist anlayıştır. Mitosların birbirinden farklı anlatımları art arda görüldüğünde bu açıkça ortaya çıkar.

Türklerin evrenin oluşumuna ilişkin mitoslarının ilk ipuçlarını Göktürklere ait Orhon Kitabeleri'nde rastladığımız birkaç cümlede bulabiliriz. Bu satırlar, Kül Tekin ve Bilge Kağan'a ait iki yazıtın başlangıcını oluşturmaktadır. "Üstte mavi gök (yüzü), altta (da) yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğulları (kişi oğulları) yaratılmış. Daha sonraları ortaya çıkarılan mitoslarda ana tema bunlar üzerine kurulur. Bir efsaneye göre: "Gök ve yer olmadan önce her şey su idi. Yeryüzü mevcut değildi. Gök mevcut değildi. O zaman tanrıların en yükseği, her türlü varlığın başlangıcı, insan ırkının babası ve anası Tengere Kaire Han (Tanrı Kara Han) başlangıçta kendisine benzeyen bir varlık yaratmış, ona 'Kişi' adını vermişti". Öykü, 'Kişi'nin sular üzerinde uçmasıyla başlar. Kara Han onun yaşayabilmesi için suların dibinden toprak çıkartır ve 'Kişi'ye eline bir avuç toprak alarak suyun üzerine serpmesini buyurur. Ne yazık ki 'Kişi' hain ve hilekardır ve eline aldığı toprağı suyun üzerine serpmeden bir kısmını kendisi için ayırır ve ağzına aklar. Kara Han'ın emriyle suyun üzerine serpilen topraklar büyüyüp adalar oluşturmaya başlar, ama öbür taraftan 'Kişi'nin ağzındaki toprak da büyümektedir. 'Kişi' boğulacak gibi olur. Kara Han'dan yardım ister. Kara Han, ona 'Tükür!' der. O da tükürür ve bu topraklardan dağlar oluşur.

Ardından Kara Han oluşturduğu adalardan birinin üzerine dokuz dalı olan bir çam ağacı diker ve on yedi kat göğü yaratarak on yedinci kata yerleşir. On altıncı kata göklere egemen olan oğlu (iyi Tanrı) Ülgen'i oturtur. Yeraltında yarattığı aleme de öbür oğlu (kötü Tanrı) Erlik'i oturtur. Bu mitosun öteki çeşitlemelerinde de göklere egemen Ülgen Tanrı ve yeraltı dünyasının Tanrısı Erlik, hep düalist anlayış içinde karşımıza çıkacaktır[28]”.

Yada Taşı romanında Erlik Han yer altından sadece Kibele’nin emriyle çıkabiliyor işi bittiğinde geri dönüyordu. Erlik Han kuyaş’ı (güneş) görmek için oyalanmış ve bu hareket onun acı çekmesini neden olmuştu. vücudu yanıklar içinde kaldı ve günler sonra artık insan bedeninde değil çirkin bir yaratığa dönüşmüştür (s.72). Uyandığında canavara dönüştüğünü gören Erlik Han haftalarca yeraltını birbirine katmış yalvarmalarla eski haline dönmek istemişse de Kayra Han çığlıkları duymamazlığa gelmişti. Erlik Han kara demircilerine bir saray yaptırmıştı. Yeraltının yeşil sarayında Kayra Han'a İntikam yeminleri ediyor ve kötülükler yapacağını söylüyordu. Yardımcısı kündem isminde bir yeraltı yaratığıydı. Artık Erlik Han kutsal Yeşim taşını istiyor ve Gücüne Güç katmak peşindeydi. Kendisine bir eş bulmalı ve eşi de kadınların en güçlüsü olmalıydı. Bu iş için kündemi görevlendirdi (s 80).

Kündem Erlik Han’nın emri doğrultusunda yeryüzünde en güçlü olan kadını aramaya başladı ve onun Amazonlar kraliçesi olduğunu anlamıştı. Amazon kraliçesi dört yardımcısı ile Kündem tarafından kaçırılmış yer altında yeşil saraya getirilmişti. Çocukları için iyi bir seçim olduğunu düşünüyordu (s. 87). Kraliçenin adı Anamer’di. Erlik Han kraliçeye o çirkin görünümünü saklıyordu.

Yedinci bölüm Erlik Han’ın çocuklarının anlatıldığı bölümdür. Kızları; Kıskançlık, Kibir, Açgözlülük’tü. Kaçırılan kadınlardan erkek çocuklarla birlikte bu üç kız çocuğu da olmuştu. Fakat bunlar Erlik Han için yeterli değildir özellikle Amazon kraliçesinden çocuk istemektedir.

Sekizinci bölüm kraliçenin pişmanlığını anlatır. Kraliçe Anamer tekrar kendi yurduna geldiğinde başından bir şeyler geçtiğini düşünür. Ve Kejik yurdunun Aka’sının gönderdiği büyücüye çok tuhaf bir rüya gördüm der. Büyücü bunları yaşadığını Erlik Han’ın onu ve dört kadınını kaçırmış olduğunu söyler. Çünkü büyücü diğer amazonlarla da konuşmuştur dördü de kraliçenin benzer rüyasını görmüştür. Demek ki gördükleri rüya değil yaşadıklarıdır. Dört kadının karnındaki bebeklerin ölmesi gerektiğini söyler. Büyücü kadın Mayda isminde küçük bir Kamın bu işi çözebileceğini bilmektedir. Mayda hamileliğin Erlik Han’dan olmadığını bilir. Hatta bu çocuklar Kibele tarafından kraliçeye armağan edilmiştir ve insan neslinin kurtuluşunu göstermektedir .

Dokuzuncu Bölümde Küçük Kam Mayda’nın Mayda Olmadan Önce Arıg ismiyle babasıyla Karlı Dağlara gidişi kam elbisesi ve kam davulunu hak etmesi anlatılacaktır. O dönemde ismi Arıgtır. Babası da kam olmasına rağmen Mayda Üst dünya ve Orta Dünya Arasında çok etkili bir kam olacaktır Ve akkamların bileğinde görülen Kutsal Kartal damgası belirecektir (s.109). Deri elbisesini giyer ve babasının ona yaptığı davulu boynuna takar elbisesinin her iki göğsünde de Kartal işlemeleri vardır. Demir parçaları asılmış hareket halinde sesler çıkarmaktadır (s.110). Bir rüya görür ve Arıg kutsal kartalın huzuruna çıkar ve Kutsal Kartal ona Kibele’nin onu beklediğini söyler ve Kibele’nin emaneti artık Arıg’ın yani Mayda’nındır.

Onuncu Bölüm Yeryüzünün Umududur. Umay ana Şahmeran'ın yuvasına gelir. Şahmeran Umay anadan bir emanet beklemektedir. Getirilen emanet kejik yurdunda ölen Amazon kraliçesinin erkek bebeğidir ve Şahmerana teslim edilir. Şahmeran bu çocuğun bakımı için dişi yılanlarını görevlendirecektir. Naja Atra isimli yılan erkek çocuğa annelik yapacaktır. Böylece her şey yolunda yeryüzünün umudu yaşıyor demektir (s.123).

“On iki yıl sonra

İyi ve kötü ruhların sonsuz hayatlarındaki önemsiz bir zaman dilimi

Yeryüzü canlılarının korunaklarını ve pusatlarını güçlendirdiği süre

Kötü ruhların hazırladıkları tuzakların, kurbanları bulmaya başladığı vakit

Yaklaşan savaşlarda kazanmak için casus edinme çabalarıyla geçen zaman” ( s. 124).

On Birinci Bölüm

Erlik Han yeraltı diyarında kara demircilerine bir levha yaptırır ve oradan yıldızları seyreder. Erlik Han Kündem’e yıldızlar gelecekten haber verir dedi. Fakat gelecek değişkendir insanoğlunun seçimleri ile değişebilir(s. 127). Kündem Amazon kraliçesini her yerde aramasına rağmen bir türlü bulamadığını Erlik Han 'a söyler. Fakat Erlik Han’ın kızları babaları için yeryüzünde kötülük çıkaracaklardır ( s.129).

On İkinci Bölüm “Sessiz Saldırı” Çocukların yetiştirildiği yurda yer altında aniden saldırı gelmiştir. Üç çocuk kaçmıştır. Amazın Sava pazara doğru yönelmişti ki Sava binaya doğru gelen kız çocuklarına gördü. Herhalde bu üç küçük çocuk yetim barınağından kaçmıştır diye düşündü. Fakat düşündüğü gibi değildi, bunlar saldırıya uğrayan okuldan kaçan çocuklardı. Bu çocuklar korkunç şeylere tanık olmuşlardı. Çocuklardan birinin adı Lilith idi. Sava gibi amazondu. Diğeri Zena (Asena) bir bozkurttu diğeri ise Aşula (yılmaz irade sahibi) idi çocukları misafirhaneye yerleştirdiler (s. 136).

Genç bir adam misafirhaneye geldi ve Lilith’i bir şeyden korumak istiyordu ona kıpırdamamasını söyledi (s.138). Bir bitki harekete geçti ve Lilith'nin boynuna sarılmaya başladı ve nefes almasını zorlaştırmıştı. Genç adam Lilith’i saran sarmaşığı bıçak darbeleri ile keserek kızı kurtardı. Erlik Han’a lanetler okudu. Akdemircilerin ateşi ile koyu kızıla dönen hançerini bitkiye doğru savurmasıyla bitkinin kalan kısmı enine ikiye bölündü yeşil zehirlerini saçıyor fakat onlara yetişemiyordu (s.141) Baş teçin Aka ve genç adam bu getirilen bitkinin kim tarafından getirildiğini ve bundan sonra dikkat edilmesi gerektiğini çevresine söylediler. Otaçılar Lilith'yi kontrol edilen ve güvenliği sağlanan bir odaya taşıdılar (s.146). Aka okulda olanları sordu. Aka Akobay'ı görevlendirmişti (s.147). Çocuklar okulda Erlik Han’ın gazabının yaşandığını anlattılar. Hiçbir Tanrı orada değildi. Ne Ayzıt ne Umayana hiçbiri yoktu ( s. 147) Lilith hâlâ baygın bir şekilde yatıyordu (s.148). Genç Otacı, Aka ile karşılaşmayı bekledi ve lilith'nin tam bir Amazon olduğunu ve bedenini güçlü olduğunu ifade etti. Zehirin vücuda yayılmasını önleyen sığır kuyruğu otu kullanmıştı (s.150). Lilith romanın girişinde doğum yapan ve hayatını kaybeden Amazon kraliçesi Anamer'in ikizlerinden biriydi (s. 151).

On Üçüncü Bölüm “Gizli Bahçe”. Bu hareketli bahçeyi bilen sadece ormanın derinliklerinde yaşayanlardı (s. 153). Gizli Bahçe'nin hükümdarı Şahmeran’dı Fakat burada Driat isimli orman perileri yaşıyordu Erlik Han 'a zehrin hangi hain yılan tarafından verildiği ve Lilith’nin zehirlenmesinde kullanıldığı anlaşılacaktı ve Şahmeran bunu buldu ve cezanı çekeceksin diyerek hain yılanı yok etti ( s. 159).

On Dördüncü Bölüm. Berkem’deki saldırının üzerinden birkaç gün geçmişti ki her şey normale döndü. Aka Şahmeran'ın sözcüsü Driad ile görüşeli iki gün olmuştu. Aka:

“zaman hızlı işler Nuditsi. Bir bakmışız ihtiyacımızdan fazla harcamışız. Geri getiremeyiz. vakit kısıtlı. O nedenle olabildiğince hızlı git ve en kısa zamanda cevaplarla gel” (s.160).

Kejik yurdunun komutanı Barlas ile Amazon Sava zaman zaman birbirleriyle aksileşiyorlar ve Sava Barlas için erkekler güçlü olduklarını zannediyorlar diyordu. Bir gün Amazon Sava ile Cengaver Barlas kavgaya tutuştu. Aka olaya hiç müdahale etmedi ve birbirlerinin bu olaydan ders alacağını düşündü asıl güç beyindedir sözleri her şeyi izah ediyordu (s.168) Sava’da Barlas da Aka’nın en sadık yardımcıları idi.

Aka Sava’yı yeni Amazon kraliçesine gönderdi ve çocukların saldırıya uğradığını ve çocuklardan birinin de Amazon olduğunu ifade etti. Sava Amazon kraliçesini kejik yurduna Aka ile görüşmeye davet etti. Amazon kraliçesi geldiğinde Otacı Mayda ile karşılaştı. Mayda iyileşmesi için Lilith'ye dua ediyordu. Mayda kraliçeye seslendi bugün vurduğun aslanın iki tane yavrusu var Biri siyah biri beyaz onları korumak için sana saldırdı iki yavruyu bul, Lilith’nin onlara ihtiyacı olacak. Sen de bir emanet var, onu vermeye hazır mısın kraliçe. Kraliçe Mayda’ya “sen bunu nereden biliyorsun” dedi Mayda “soru sorma zamanı değil yavrular ölmeden onları bul” dedi “Aka sana gereken açıklamaları yapacaktır” (s.179). Kraliçe “benden önceki kraliçe Anamer benim ablamdı bir sabah onu uyandırdık otacılar. Büyücüler. Cengaverler… Ben de vardım aralarında ölü gibi yatıyordu. Tam kamı çağıracaktık ki uyanı verdi. O kadar uğraşa rağmen uyanmayan kraliçe bir anda kendi kendine uyandı sonradan aynı gün öğrendik ki dört Cengaver daha kraliçeyle aynı şekilde uyandırılmış bir anlam veremedik. Anamer gitti ve kayboldu. Belki on iki kış geçti ve yeni kraliçe Lilith’yi bir anda yeraltı dünyasının kızı sandı. Çünkü o ablası Anamer’in kızıydı. Fakat tahmini gibi değildi. Erlik Han da yanılmıştı. İkizlerin erkek olanı da Lilith de güvenilir ellerde büyümüş ve Erlik Han sadece onları kendi çocukları sanmıştı (s.183).

Şifacı Mayda ise aynı zamanda bir kamdır Fakat onun kam olduğunu baş aka bile fark etmemiştir. Aka Mayda'ya kendisini nasıl kandırdığını sorduğunda şöyle cevap verir: “ Çünkü benim kam olma ihtimalim yoktu tabii sizin gözünüzde. Acun üzerindeki olayları kendi beyninde kısıtlamak insanoğlunun düştüğü en büyük yanlıştır. Olması gereken şeyleri düşünür insan. Fakat olma ihtimali aklına gelmeyen olaylardan zarar görür hep. Oysa ben sizin farklı düşüneceğinizi ve bunu daha erken anlayacağınızı düşünmüştüm” (s.184). Adımı biliyorsunuz ailem ve tüm halkım benim varlığımı korumak için kendilerini feda ettiler. Erlik Han tarafından hepsi öldürüldü babam bana kejik yurduna gitmemi salık verdiğinde ben zaten buraya gelmem gerektiğini Kibele’den öğrenmiştim” (s.185).

Erlik Han Anamer'in yeraltına inmeden önce Kibele’nin bereketi ile ödüllendirildiğini bilmiyordu. Bu yüzden onun kendi soyunu devam ettirdiğini düşünüyordu (s.185). Lilith’nin kardeşinin emin ellerde olduğunu da bu sefer Aka Mayda'ya söyledi. Tuğrul kuşunun yanında henüz lilith'ye söylemeyecekti (s.187) Amazon kraliçesinin kardeşi Simene'nin vurduğu Aslan'ı Ayızıt göndermişti iki yavrusu vardı. Umay ana onları koruyordu. Annelerinin Anamer’i koruduğu gibi. Bu yavrular da lilith'yi koruyacaktı, yeni doğan iki aslan yavrusu da yakında lilith’i gibi annesiz birbirlerine yoldaş olacaklardı (s. 187).

On Beşinci Bölüm Zor Seçim. Kuyaşın (Güneş) doğuşu Kejik Yurdu’na hareket getirmişti. Sabah öğrenciler için üç tane hoca seçilecekti. Lilith için hoca Atabörü olacaktı Atabörü: “Ben Gökbörünün torunu Atabörü’yüm. İçimde taşıdığım inanç Gökbörü’nün inancı. Zihnimde dolanan düşünceler yüce Türk milletinin kurtuluşuna yardım eden Gökbörünün düşünceleri. Eğer bana bir yurt bağışlamak isterseniz Yüce Kibele’nin huzurunda ant içerim ki öğrencimin kalbi benim kalbimle birlikte atacak ben ise onun aklı olacağım. Bileğimin gücünün yetmediği yerde inançlarımın gücünün bana yardım etmesi için Kibele’ye yakaracağım. Kejik Yurdu’nun şerefli halkı huzurunda bana verilen bu görevi her türlü sorumluluğu ile birlikte tüm kalbimle kabul ediyorum” (s.196).

Burada Atabörü kendisini Gökbörü’nün torunu olduğunu vurgulamasının üstünde durmak gerekmektedir. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla halk inançlarında insanlar arasında “pir”ler olduğu gibi börüler (kurtlar) arasında da Gök ehli olan börü Gök Börü olarak kabul edilmektedir. “Türkler zevk, düşünce ve inanışlarına göre bazen bir renge ilahi bir boya da vermişler ve onu Tanrının rengi gibi görmüşlerdir. Uygurca Oğuz Kağan Destanı'nda “Ufukta bir Kurt (Börü) görünür. Oğuz Kağan'ın ordusu kurdu izler, kurt bir yerde kayıp olur. Oğuz hakan Tanrı bizim buraya gelmemizi buyurdu, deyip orada durur” Gök Kurt, Tanrının alameti ve habercisi gibi Türklere yol göstermiştir. Mavi şeye karşı saygı bütün Türk halklarında vardır. Gök kelimesi genel olarak yaşamak yenilenmek gençleşmek yeşermek anlamını verip göyermek bu anlamdadır[29].

Tüm Türk coğrafyasında Kurt Ata, Kurt Ana, Kurt Nine, Kurt Dede vb. ifadeler çok yaygındır. “Türk Mitolojisi, Bahaeddin Ögel ifadesi ile “Türk ailesi, Türk cemiyet düzeni ile Türk ahlak ve adetlerinin bir aynası gibidir. Türk mitolojisi diğer dünya mitolojilerinde olduğu gibi, ölü fikir ve anlayışlardan meydana gelmemiştir. Türk mitolojisi bir hayat yoludur. Cemiyeti düzenleyen ve güden canlı düşüncelerin bir toplamıdır[30]” Kurtla ilgili metinler kozmogonik metinlerdir. Anadolu Türk sözlü kültüründe “Kurtla kıyamete kadar” şeklinde özlü bir söz vardır. Bununla kurdun kıyamet gününe kadar neslinin devam edeceği anlatılmış olmaktadır. Çok kere adeta dünyanın sonuna kadar birlikte olmak veya dünya durdukça devam edecek olan canlılar ve fiiller anlatılır. Kıyamet her şeyin bittiği her şeyin yok olduğu sonun sonudur. Halk inancı kurda sonlular içerisindeki en sonsuz olmayı uygun bulmuştur[31].

Bukan Zenan'ın öğreticisi oldu. Aşula’nın hocası ise Mayda’ydı. Sava bir amazon olarak Lilith’nin kendisinin öğrencisi olmamasına çok sinirlendi ve öfkesini belli ediyordu. Fakat Aka oralı bile olmadı sadece Sava'ya iki yavru aslanı bulma görevini verdi. Lilith’i Anamer'in kızıydı ve Sava da Aslan yavrularını güçlü kraliçenin kızına getirecekti. Yola çıkmadan önce Saba’ya Mayda otlar istediğini söyledi. Sava Amazon yurduna gittiğinde isimsiz bir kamla karşılaştı. Sava bilmiyordu ki kendisi de bir kam torunuydu. Bu isimsiz kamın torunu (s. 210).

On Altıncı Bölüm: Hazırlıklar. Sava’nın Kejik Yurdun'dan ayrılması Barlas'ı telaşlandırmıştı. Fakat Aka sakindi. Barlas Aka’ya bırak arkasından Amazon yurduna gideyim dediyse de Aka kendini öldürecek misin diye onu göndermedi Aka Barlas’a Erlik Han’ın kızlarını anlattı: Bu kızlar Erlik Han’ın çocuklarından sadece üçü ama en çok korkulanları. Sakın ola güç kuvvet anlamında söylediğimi zannetme. Bu kızlar Acun üzerinde görebileceğin en güzel kızlardan daha güzel daha alımlı. Onların gücü zihinlerinde ve güzelliklerinde onları gördüğünü seninle işleri bittiğinde ancak anlayabilirsin Tabii seni öldürmez veya aklını almazlarsa (s.213). Barlas “nasıl baş edeceğiz? Bu kadınlarla” diye sordu. “Aka benliğimize sahip çıkarak” diye cevap verdi (s.214) Otacı Mayda Asurtguk isimli bir gençten ormana gidip faydalı otlar getirmesini istedi. Asurtuk işi başarıp Kejik yurduna döner. Bu bölümde ayrıca orman perileri ile ilgili açıklamalar bulunmaktadır.

On Yedinci Bölüm Sıralı Dağlar. Sava iki Aslan yavrusunu bulmak için Dağlara gitmişti atının adı Yuda’ydı diğer arabalı at ise Kürü ismindeydi (s. 228). Sava Ayhal'la karşılaştı ve savaşmak istedi . Sava Ayhal'la savaşırken onu yaraladı eHalbuki Ayhal yumurtalarını korumak istiyordu yuvanın içindeki dört yumurtadan üçü kırılmıştı sadece biri sağlam kalmıştı. Kartal okların acısıyla çığlık atarak konuştu

“Ben bir Ayhal’ım ve duyduğun benim sesim fazla zamanım yok sadece bir yavrum hayatta kalabildi diğerlerini kurtaramadım kargalarına saldırdığını fark ettiğimde yavrularımın üçünü zaten öldürmüşlerdi araya sen girdin seni uzaklaştırmaya çalışırken kaçtılar. Neyse ki biri hâlâ hayatta ve o sana emanet. Sava duydukları karşısında afallamamıştı. Demek ki kartal kendisine saldırmamıştı ama o koca hayvanı oklarıyla vurmuştu” (s.231) Ötügen ana Sava’ya yardım ediyordu. Kartal Sava'ya senin adın ışık saçan olsun dedi yeni Ayhal doğmuş ve eskisi Ötügen anaya kavuşmuştu (s. 232). Yeni Kartal Sava ile konuştu Merhaba ışık saçan dedi Yenidoğan Ayhal simsiyah tüylere sahipti kartalın sesini zihninde duyuyordu birbirlerinin zihinlerinin içindelerdi. Sava söyle bakalım yeni doğan kartal ne yer benim bir fikrim yok dedi “ biraz solucan belki küçük bir fare” dedikten sonra Amazon'un suratındaki ifadeyi inceledi (s. 234) iki yavru aslanı ararken bir yavru kartalım oldu. Yüce Kibele böyle beni ne ile sınıyorsun? Halbuki o Amazon yurduna gidip milleti için en uygun öğreticisinin kendisi olduğunu düşünüyordu Aka’nın sesini kulaklarında duyarken Sava’ya dikkatli ol kızım düşüncelerini toparlayamıyorsun önemli bir görevin var derken su perileri onu göle doğru çekiyordu. Ve su perileriyle ne kadar savaşırsa kendisini kurtarmaya gücü yetmiyordu ciğerlerine dolan su göğsünü yakıyordu (s.237).

On Sekizinci Bölüm Dokuzun Biri

Yer altının derinliklerinde Erlik Han’ın istekleri bir bir yerine getirilirken Kanda-Makio yurdunda yaşayan halk demircilikle uğraşıyordu sayfa 238 ormana yakacak odun toplamaya giden bir kadın bir ağacın dibinde oturan bir çocukla karşılaştı çocuk çok vahşiydi ve kadın onun yıllarca bir lokma için birilerini öldürdüğünü bile bilmiyordu. Kadın çocuğun günlerce aç kaldığını düşündü. Kasabaya bu çocuk geldiğinde kalabalığın içinden Kotak yavrum diye bir ses duyuldu. Bu şişman çocuk kaçırılan bir çocuktu. Erlik Han’ın ifritleri çocukları hem kaçırıyor hem de onları aç bırakıyordu. Erlik Han dokuz parçaya ayrılmış olan Yada taşını toplamak istiyor ve Yada taşının nerelerde saklandığını araştırıyor ve o kasabaları halkıyla birlikte yok ediyordu.

“Demir'e hükmeden taş demir ile aynı renk olduğu için ayırt edilmesi zordu. Gök mavisi rengi ile parlayan bir demir parçası çocuğun bir yanında taş ise öteki yanında yere konmuştu. Taşı ve demiri gören çocuk önce gözlerine kocaman açmış fakat uyuşan gücü böyle hareket etmekte zorlandığı için ancak elini taşın üzerine koyabilmişti. Yaşadığı şaşkınlık ise dua eden beş kişi tarafından fark edilmeyecek kadar içseldi. Bu taş yüzünden çektiği acılar yaşadığı işkenceler çocuğun gözünün önünde bir bir geçerken eline Erlik Han’ın istediği şeyi ona vererek bu eziyetten kurtulmaya ve tamaga boylamaya çoktan razıydı (s.245-246).Karanlık yaratıklar köyleri basıyor ve insanları öldürüyorlardı. Yada taşı muhafızları taşın etrafında yerlerini ortaya da aldıkları Ak kam ile kendi dualarını sıralayarak sesleri gitgide yükselen bilgelerin haykırışları birbirlerine karışıyordu. Davullarıyla Kibele’ye yakaran bilgeler kam dualarını güçlendirmek için sahibi oldukları tüm güçle dualarını aktardıklarında bir hale oluşmaya başladı bu taşın gücünü harekete geçirdi mağaranın içinde yankılanan dualar gökyüzüne ulaşırken Erlik Han’ın yeryüzüne çıkmış olan kızları doğanın gücünü hissetmişler ve işlerinin kolay olmayacağını anlamışlardı. Çocuk Kostak iyileşmiş fakat Erlik Han’ın dokuzun birini öğrenmesi kolaylaşmıştı. Erlik Han’ın kızları Kibir, Açgözlülük ve Kıskançlık Kanda-Makio yurduna saldırıyla, dokuz parça Yeşim Taşının biri Erlik Han’ın eline geçmişti (s.256).

On Dokuzuncu Bölüm Eğitim. Kuyaş yurdundaki kızlardan Lilith bir Amazondu. Aşula Mayda'dan eğitim alıyor ve kam olma yolundaydı. Zena ise arkadaşlarından farklı bir Asenaydı. Lilith’nin hocası Atabörü de Gökbörü’nün torunuydu. Gökgözlü torununun zihnine dokundu: “Sevgili oğlum bu kızın hali senin aynı yaşlardaki haline çok benziyor. O zamanlar sen ne düşünüp ne istiyordun bunları düşün. O bir Amazon seni kolayca kabullenmesini beklemen başarısızlığa açılan kapı olur. Sadece sabırlı ol ve ne olursa olsun ondan vazgeçme biraz zaman alacak ama sana güvenmeyi öğrendiğinde istediğin her şeyi yapacaktır. Bildiğin her şeyi ona öğret. Asil bir Bozkurt gibi davranmayı sürüsünü koruyup kollamayı öğrenen bu çocuk sonunda sana inanacak (s.267 -268).

Öncel Zena’nın atıydı ama Zenan'ın kurda dönüştüğünü bilmiyordu fakat bir an önce de alışması gerekiyordu (s.275). Zena kıyafetlerini yavaş yavaş çıkarmaya başladı ve atına merak etme kızım ben buradayım ve sana zarar vermeyeceğim dedi ve Zena'nın vücut ısısı yavaş yavaş yükselmeye başladığında bir iki adım geri attı fakat Zena atın boynunu bırakmadı ve kokusunu alması için ona sarılmaya devam etti bir elinde tuttuğu elmayı ata verip sakinleştirdikten sonra değişimini başarabildiği kadar yavaştı. Devam etti atın boynundaki eli yavaş yavaş pençeye dönüşürken at kişnemeye başladı. Kafasını aşağı yukarı sallarken tanıdık iki yüzün ona baktığını fark edince durdu Aşula ve Lilith hiç kıpırdamadan onları seyrediyor olanları seyrediyordu (s. 277).

Günün sonunda kızlar uykuya geçtiklerinde Aka kitaplığının gizli bir bölmesini açarak kırmızı bir kuş tüyü çıkardı. “Sesprenta kuvenelara pertal” (s.279) dedikten sonra masanın önünde duran Grifon heykelini dokundu ve Grifon canlandı ona sıralı dağları uç acele Sava tehlikede ve onu kurtar dedi (s.280).

Yirminci Bölüm Ötüken Ananın Ödülü. Küçük gölet soğuk suları içinde kötülükler barındırıyordu. Sava’nın atı Yula göletin kıyısına yaklaşmış Sava'yı arıyordu. Perileri büyük vücutlarıyla küçük bir küreye hapseden tanrıça Ak Ana Sava’yı kurtaracaktı. Ayhal Ak Ana’yı selamladı. Ötüken Ana bu insanoğlunu kurtarmamı istedi dedi. Ayhal Saba’nın zihninde konuşmaya başladı. Toprağın kudretli efendisi hayvanların koyucu tanrıçası. Ötüken ana gücüyle güç bulduğum nefesiyle büyüdüğüm tanrıça bana verdiğin güçle bu kadını iyi etmek istiyorum dualarımı duy bu kadın hayatımı kurtardı. Sen de onun ışığını koru (s. 283). Bu sırada Grifon gelmişti. Grifon kutsal kuşun önünde eğilerek onu selamladı. Grifon “seni görmeyi beklemiyordum Ayhal ama burada olduğuna göre endişelenmene gerek kalmadı” dedi. Sava için geldiğini biliyorum su perilerinin saldırısına uğradı fakat Ak Ana onu kurtardı. Şimdi uyuyor söyle saygıdeğer kişiye kızı güvende kendini tanımaya ve yapabileceklerini öğrenmeye başladı. Döndüğünde daha güçlü olacak ve yolculuğunda onun yanında olacağım. Aka bilsin ki hazırlıkları yaparken aklı buralarda olmasın (s. 285). Sava kendine geldiğinde gözleri yağda kızarmış yumurta gibi kocaman olmuştu. Yüce Kibele’nin memeleri adına Yula Sava’nın zihniyle konuşuyordu ve Sava buna şaşırmıştı. Yula ona sen tüm hayvanlarla konuşabiliyorsun benimle konuşmanı bekliyordun (s.285-286). Ayhal Sava’ya yeter artık kısa ve öz olarak sen tüm hayvanlarla konuşabiliyorsun. Sadece konuşmakla kalmayabilirsin de eğer istersen onları iyileştirebilir hatta onlardan birine dönüşebilirsin. Ama şu İki Zavallı Atı artık rahat bırak onlar daha fazla ne bilebilirler ki (s.286-287). Bu arada Sava Barlas'ı da düşünüyor kendisine kızgın olup olmadığını sorguluyordu. Ayhal bu arada dişi kartalların alıngan olduğunu da söyledi (s.290). Sava, Ayhal ve atlar mağaraya girdiğinde hem karkaranları hem de aslanları hissettiler (s.292). Işık Saçan (Sava) Rüya ormanına gelmişti. Ayhal kafesten çıkıp küçük büyük pençeleri ile toprağa kavradı: Burası Rüya Ormanı seni çağıran yer burası. Ötüken ananın gelmeni istediği yer ve aslan yavrularını Erlik Han’dan saklayan orman. Sadece rüyalarında gören kişi bu ormanı bulabilir. Sen insanoğlu bu ormana gelmek için seçilen kişi ve Ötüken ananın önünde eğil ( s.296). Yüksekten Bir Beyaz Su akıyor ve gölün sularıyla birleşiyordu. Korkmana gerek yok insanoğlu bu gölün adı Beyaz Su. Bu su ruhundaki ve bedenindeki yaralarını iyileştirecek içindeki gücü açığa çıkaracak ve saf gerçeklerden oluşan bir zihne sahip olmanı sağlayacak. Yalan veya aldatmacanın gücü senden uzak olacak. Kıskançlık, kibir ve açgözlülük seni etkilemeyecek saf sevgi ve bilgelikle sarmalanacaksın. Geçmiş önüne serilecek gelecekse düşüncelerine çok yakın olacak bedenin daha güçlü ruhun ise bu düşüncelerine çok yakın olacak. Bedenin daha güçlü ruhun ise sarsılmaz bir iradeye sahip olacak. Bir kamın öngörüsüyle donanacaksın benim sana hediyem işte budur (s.297). Yula can dostunu cesaretlendirmek için seslendi “Hadi Sava git ve tanrıçanın bahşettiği hediyeleri al”. Sava başını salladı ve bir adımda deri ayakkabılarıyla suya girdi. Yüzeyden ayaklarını saran Beyaz Su çizmeleri kapladı ve ışıldayarak yukarıya doğru yükseldi. Sonunda saçının en uç noktasına kadar Sava’yı sarmaladığında güçlü bir ışık etrafta aydınlattı ve amazonun vücudu kuyaş gibi parlayarak gölün ortasına doğru ilerledi. Tam ortaya geldiğinde beyaz suyun içine doğru batmaya başlayan Sava etrafını sarmalayan ışık küresiyle beraber kısa sürede gözden kayboldu (s.298). Rüya ormanında kimse ağlamazdı. Tüm canlılar mutluluk içinde yaşardı. Sava’nın acısı göz yaşlarında parlarken Rüya ormanı ve bu ormandaki canlıları açığı ilk kez tadıyordu Toprak kuruyup çatladı. Çimenlerin al rengi soluk pembeye döndü kuşların ağızlarından çıkan baloncuklar ses vermeden havada asılı kaldı. Rüzgar durdu göl dondu veya su akmaktan vazgeçti veya ormanda batmayan kuyaş yas tutarcasına siyaha büründü. Bunu ancak Sava düzeltebilirdi, gözyaşlarına durdurarak (s.299). Yula ve kür beyaz suda daha güçlü atlar oldular. Öteki kenarda eliyle beyaz sudan içen yavru Aslanları gösterdi. Sava beyaz ve siyah hiç bu renkte Aslan görmemiştim dedi ( s.300). Çömelerek önce beyaz aslanın başını okşadı dokunmasıyla yavru aslanın zihnini zihninde duyması bir olmuştu. “Merhaba ışık saçan seni çok aradık” artık hayvanlarla konuşmaya alışmış olan Sava yavruya cevap verdi: biliyorum öğrendiğim andan itibaren artık kaybetmeden ikinizi bulmaya çalıştım umarım geç kalmamışımdır (s.300).

Ötüken ana rüya ormanından Sava’yı son uğradığı kasabaya göndermesiyle onları yolculadı. Ayhal kafeste aslanlarla birlikte yolculuk ediyordu. Sava aradan geçen zamanda kasabanın Erlik Han’ın kızları tarafından ziyaret edildiğini bilmiyordu. Huzursuz geçirdikleri bir gecenin ardından yün kıyafetleriyle yaşlı bir kadının hayali Sava’nın karşısına çıktı. “Erlik Han’ı durdurmalısınız yoksa acunu yok edecek” dedi (s.303) Sava annesini görmüştü kendisi ile konuşan annesiydi sonra görüntü değişiyor Aka annesinin yanında oluyordu.

Yirmi Birinci Bölüm Tuğrul Kuşunun İhaneti. Yüce Kibele benden gerçekten böyle bir şeyi yapmamı istiyor musunuz? Ayzıt güzeller güzeli Yüce Kibele’nin isteği karşısında gerildi. Kibele net emrini bildirdi. Evet isteğimi Tuğrul kuşuna bir an önce iletin. Bunu yapmak zorunda. Öyle bir şeyi Tuğrul kuşuna nasıl söyleyebilirdi ama yapmak zorundayım ben dedi. Hayat ağacına dokundu fakat hemen vazgeçti. Eğer Hayat ağacını kullanarak Tuğrul kuşunun yanına inersek Erlik Han onu fark edebilirdi. Kanatlı Tulpar tanrıçanın emriyle kanatlandı ve yeryüzüne doğru geniş daireler çizerek döne döne inmeye başladı. İndiği yer ise hayat ağacının hemen yanı oldu. Ziyaretçi beklemeyen Tuğrul kuşu Ayzıt’ı görünce yerlere kadar eğildi tanrıçasını selamladı (s. 305). Tuğrul kuşu biliyordu; Hayat ağacının kökleri Erlik Han’ın yeraltı yurduna kadar uzanıyor dalları ise gökyüzünde Kibele’ye kadar. Biz ne yaparsak yapalım birbirimizden kopamayız. Tanrılar ve tanrıçalar hayat Ağacının dalları ve kökleri gibi biri olmasa öteki de olmaz. Bunu en iyi sen bilirsin şimdi senden isteyeceğim şeyler bize Kibele’nin emirleri. Bunu gerçekten isteyip istemediğini tekrar tekrar sordum fakat hep aynı yanıtı aldım. O nedenle duyacağı şeyler değişirse de Kibele’nin dudaklarından dökülmüştü. Kibele Yada taşının üç parçasının Erlik Han’a götürülmesini istiyordu (s.306) Üç Yada taşını almakla birlikte taşlara sahip kasabaları da yakıp yıkman halklarını da yok etmen emredildi. Ayzıt Tulpar ile yeryüzünden ayrılırken Tuğrul kuşun yüreğindeki ağırlıkla yalnız başına kaldı (s.307).

Tuğrul kuşu kendisine söylenilenleri eksiksiz yaptığı gibi Yada taşından birini yanlarında taşıyan Erlik Han’ın kızlarını da Erlik Han’a söyledi. Dördüncü taşın kızları tarafından saklandığını öğrendiğinde Erlik Han kızlarını çok şiddetli cezalandırmıştı.

Yirmi İkinci Bölüm Aka’nın Son Sözü. Sava Kejik yurduna dönmüştü ve Sava’nın gelişiyle toplanma alanı Bayram yerine döndü. Aka’nın yüzündeki ifade bir babanın kızıyla duyduğu gururun ifadesi idi. Lilith’i nerede diye sordu. Atabörü ile birbirlerini öldürmeye çalışıyorlardı herhalde diye cevap aldı. Tuğrul kuşunun ihanetinden bahsetti. Bilge bir kuşun böyle davranışı anlaşılmıyordu. Tuğrul kuşu Kibele’nin değil Erlik Han’ın lanetli hayvanıydı. Aka kızgın olan Barlasa da “benim kadar uzun yaşayan insanlar ne ihanetler görüyorlar” o yeni Berkemi boşuna inşa etmedi ama gözlerim gördüğü için yaşayanlar çok farklı olabiliyor ön yargılı olmamayı çok önceden acı tecrübelerle öğrendim şimdi görevinizin başına dönün (s.318). Lilith'nin kardeşi de tehlikede Tuğrul kuşu onu Erlik Han’a verdiyse ne yapacağız? Lilith’nin kardeşi Şahmeran'ın yanındaydı. Tuğrul kuşunun yanında değildi. Fakat Şahmeran'ın yanından ayrılmış annesinin intikamını almak için Erlik Han’a doğru yola çıkmıştı. Bu sırada kejik yurdunun cenk hazırlığı yapan tüm yurtlara haberi vardı. Dost düşman belli olacak bu cenk ölüm kalım savaşı olacaktı (s.329).

Yirmi Üçüncü Bölüm Erlik Han’ın Gazabı. Tuğrul kuşu ile konuşan Erlik Han kızlarını cezalandırmayı düşünmüştü ve onları cezalandıracaktı. Erlik Han’ın kızları Açgözlülük ve kıskançlık ve Kibir Yada taşının gücünü denemişlerdi. Fakat taş havalanıp Erlik Han’ın eline ulaştığında Erlik Han “demek kendini akıllı zannediyorsun küçük kızım kibir” dedi. Sen merak etme taşların gücünü üçünüzün üzerinde deneyerek bulacağım.

Yirmi Dördüncü Bölüm İkizlerin İntikamı. Eğitimleri henüz tamamlanmayan kurtarıcılar keşif yurdundaki hareketliliğe bakıp Berkem’deki odalarına çekildiler. Kurt ağızlı Batrak (Bayrak) pencerelerinden görülüyordu ve borazan çalıyordu kesik kesik kasaba halkı borazanın ve kurt ağızlı Batrak’ın anlamını iyi biliyorlardı (s.338). Bu cenk demekti acı kan kayıp ölüm demekti yurtlarını savunmaları demekti. Aka zihnini kapatmış Mayda bile zihnine giremiyordu. Aka çocukları topladı: Sizler seçilmiş kişilersiniz, hepiniz yıllar önce kaderleriniz Yüce Kibele tarafından çizildi. Her birinizin kaderi birbirine bağlandı (s. 343). Lilith’ye sen doğduktan birkaç dakika sonra bir erkek kardeşin oldu. fakat o bebek kaçırıldı dedi. Lilith’i “benim bir erkek ikizim mi var” “Evet kızım Ayzıt onu Tuğrul kuşuna emanet etmişti. Lilith “hain elinde benim kardeşim mi” “ Hayır değil Şahmeran'ın yanında” biraz önce Nuditsi buraya geldi ve bana bir haber iletti kardeşin Arçuray bugüne kadar Şahmeran'ın yanındaymış senin gibi o da bugün kendisiyle ilgili gerçekleri öğrendi. Fakat Erlik Han senin ve kardeşinin peşinde dedi (s.344). Çünkü senin ve Ayçuray’ın kendi çocuğu olduğunu düşünüyor. Uzun yıllar Kayra Han dualar eden ve Erlik Han’a lanetler yağdıran bir toplulukta büyümüş olan Lilith’i duydukları karşısında tabureden ayağı fırlayınca Aka hızla sözlerine devam etti: “ama endişelenme Erlik Han’ın çocukları değilsiniz ama Erlik Han bunu öğrenirse sizi hayatta tutmayacaktır (s.345) Bu kez söze giren Barlas oldu “İyi de Amazonlar Erlik Han’a çocuk vermektense ölürler zaten Erlik Han’a bunu düşündüren ne olabilir ki?” Aka sözü aldı: Bu kısmı şu an için bizim önemli değil. Asıl önemli olan Erlik Han’ın peşinde olduğu şey görkemli dokuzların gücüyle tüm orta dünyaya ve üst dünyaya hükmedeceği taşın yani Yada taşının peşinde olması (s. 345). Aka Otacı Mayda’nın aynı zamanda bir kam hem de orta dünyanın görmediği güçte bir kam olduğunu da söyledi (s.350).

Yirmi Beşinci Bölüm Cenk Planı

Erlik Han taht odasında kara demircileri misafir ederken kapı çaldığında Kündem içeri geldi. Bana güzel haberler getirmişsindir dedi. Evet Hanım kızlarınız beşinci ve altıncı taşı da bulmuşlar Erlik Han’ın kahkahaları yeşil sarayda inledi yankılandı (s.351) O sırada kurt ağızlı batrak çekildikten sonra komşu yurtlardan gelen haberciler kendi ordularını tejin yurdunun ordusuna katılacağını bildirmişti. Barlas onların komutanı olacaktı. Lilith’nin Zana'nın eğitimleri devam ediyordu. Aslanlar Lilith’nin yanında büyüyordu. Aka ise bir dehlizin içinde yürüyerek toplantıya dostlarını çağırdı. Toplantıda Sava, Barlas, Gökbörü, Amazon kraliçesi, Şahmeran ve Tuğrul kuşu vardı. Barlas Tuğrul kuşuna saldırmak istese de Aka onu durdurdu. Çünkü Tuğrul kuşu Kibele tarafından görevlendirilmişti. Toplantıdan sonra herkes geldikleri kapılardan çıktılar. Şahmeran'ın görevlendirdiği Naja-Kima ve Naja-Tar insan şeklinde bir kadın olarak görülmüşlerdi(s.362). Aka’yı görmeye geldiler. Amazon kraliçesi Lilith’ye ejderha kabzalı ejderha ağızlı bir kılıç hediye etti. Dokuz Amazon komutan da vardı. Aka güneş doğmadan Grifon’u da uyandırmıştı. Atabörü, Lilith’i yerine iki rehber kadını yanına almak zorunda kalmıştı. Çünkü başkasının yanında olmayı kabul etmemişlerdi. Bukan, Zena ve Lilith’iyi yanına alırken Sava da Mayda ve Aşula’yı aldı. Grifonlar güçlü kanatlarıyla semaya yükselirken uzaklardan yaklaşan düşman kurtarıcıları ellerinden kaçırdıklarını henüz bilmiyorlardı (s.366).

Yirmi altıncı Bölüm Acun'un Cengi altı taş Erlik Han’ın eline geçmişti fakat yedinci taş bilgelik taşıydı ve o taş Aka’nın elindeydi.

Birinci taş demir taşıydı, İkinci taş ateş taşı, üçüncü taş acı taşı sevgili kızlarının sakladığı taştı, dördüncü taşı Tuğrul Tuğrul kuşu getirmişti. Bu su taşıydı. Beşinci taş Cesaret taşı altıncı taş ise Rüzgar taşı idi (s. 368).

Yemekleri insan eti olan yeraltının ifritleri ve Erlik Han’ın kızları kıskançlık, kibir, açgözlülük Kejik yurdunda savaşa başlamışlardı. Kejik Yurdu komutanları Barlas ile bunlara karşı direnmekteydi. Fakat Erlik Han’ın orduları çok güçlüydü. Aka yada taşını kullanmamak için her türlü yolu deniyordu. Çünkü yada taşını kullanırsa Erlik Han’ın bunun farkına varacaktı. Tejin ordusu yavaş yavaş gerilemeye başladığında kamlar devreye girmişti. Amazon kraliçesi Simene güçlü sesiyle cenk meydanına dolduruyordu. Bu sırada Kayra Han’ın boğaları devreye girip iyi ruhlara yardım etti. Erlik Han’ın ise kötülük boğaları vardı. Aka kamların ortasına geçip güç büyüsünü kullanarak Erlik Han’ın boğalarına ve yaratıklarını engellemeye çalıştı. Erlik Han’ın kızları ise akboğaları seyrederken kara boğaların halini şaşkınlıkla izliyorlardı. Ormana dalan Kara boğalar acı içinde kıvranıyorlardı. Bu sırada Tuğrul kuşu ve Tuğrul kuşunun arkasında beliren Ayhal ve kartalları kötülüğün üstüne saldırıya geçtiklerinde kız kardeşlerin gülümsemesi yüzlerinde dondu. Çünkü Kartallar pençeleriyle yakaladıkları yarattıkları öldürmekte zorlanmasalar da kız kardeşlerin büyülerine karşı koyamıyorlardı. Tuğrul kuşu asla hain olmamıştı. Erlik Han ejderhasını salmıştı. Gökbörü hayatta kalan kurtlarını cenk meydanında uzaklarda yönlendirmiş dağlara doğru sürmüştü. Şahmeran yılanlarını yer altına geri çağırmış hayatta kalanlarını gizli bahçeye dönmelerini emretmişti. Simene ise kejik yurduna yakın olan cengaverleri oraya göndermişti (s.383). Erlik Han’ın Yelbüke ismindeki yedi başlı ejderhası savaşın Erlik Han’ın lehine dönmesini sağlamıştı ve cengaverlerin komutanı Barlas onun kızlarının eline geçmişti. Aka etrafına bakarken Ağlısı (ak Demirci) gördü. Ak demirci Aka’ya kendi yoluna gitmesini söyledi ve Kejik yurdunu tamir edeceklerini bildirdi. Bilgelik taşıyla birlikte Aka yola koyuldu kapıyı açtı ve sadık hizmetkarlarıyla birlikte Hayat ağacına giden yolun başında kendilerini buldu. Vakit Hayat ağacına giden yolda ilerleme vaktiydi (s.388).

Sonuç

Yada Taşı romanı Hayat Ağacı ile devam etmektedir. Hayat Ağacına geçmeden önce özellikle mitolojik dünyanın bugünün insanına anlatmak istediği öğütleri ve gerçekleri vurgulamak gerekmektedir. Modern ve post modern insan tabiattan kopmuş dünyanın ve evrenin merkezine kendini yerleştirmiştir. Post modernite sözde modernitenin hatalarına tavır koyabilecek bir izlenim verse de tam tersine onun yeni bir versiyonu olarak insanlığın sorunlarını artırmıştır. “Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insanlık durumunu doğrudan sorgulamayı beraberinde getirir. Bu bağlamda, trans- ve post önekleriyle kavramsallaşan (transhümanizm, posthümanizm, postmodernizm vb.) bir dizi yeni kavram ortaya çıkmıştır. Her biri farklı bir felsefi anlayışa işaret etse de bu kavramların ortak paydası, bir değişim ve dönüşüm diyalektiği içinde insana yönelik bir üst ve öte arayışında olmalarıdır. Transhümanizm ve Posthümanizm, yeni terimler gibi görünseler de insanın mükemmelliğini ifade eden bu anlayışların kökeni aslında çok daha eskidir. "İnsan nedir?" sorusuna verilen tarihsel cevaplar içinde, bu kavramlara dayanak teşkil edebilecek felsefi, dinî ve mitolojik unsurlar mevcuttur[32].” “Trans-Posthümanizm, insan durumunun esaslı biçimde iyileştirilmesinin olanaklı ve arzu edilir olduğunu savunan entelektüel ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıktı. Bu iyileştirme, özellikle yaşlanmayı durdurma, ölümcül hastalıkları tedavi etme, insanın entelektüel, fiziksel ve psikolojik kapasitelerinin artırılarak insanı aşan, insan sonrası bir varlık tasarımlanması büyük ölçüde teknolojik imkânlar sayesinde gerçekleşecektir. Düşüncesinin merkezinde teknoloji olduğu için, insanı makineye indirgenmiş bir varlık olarak algılayan trans-posthümanizmin insan doğasına yönelik bu indirgemeci yaklaşımı çok ciddi ahlaki ve varoluşsal tartışmaları gündeme getirdi. Çeşitli çevrelerden gelen ahlaki itirazlar karşısında, bu akımın savunucuları kendi düşüncelerini sürdürebilmek, geniş kitlelere yaygınlaştırabilmek ve bir meşruiyet zemini oluşturmak için makine etiği, makine ahlakı, yapay ahlak, robot etiği ve dost YZ gibi terimlerle yeni bir etik anlayışı geliştirdiler. Bu anlayışa göre, insan makineye indirgendiği için, insana yapılan diğer yüklemeler gibi ahlaki kodlar ve ilkeleri içeren algoritmalarla toplumsal ve etik kaygılar giderilebilir. Eğer insanı makine olarak kabul edersek böyle bir etik uygulama kusursuz bir şekilde işleyebilir. Nitekim günümüzde yapay sinir ağları kullanılarak yapılan çalışmalarda, insanın en mahrem ve manevi boyutu olan dindarlık ve dinî başa çıkma süreçleri dahi matematiksel veri setlerine dönüştürülerek tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Buradaki asıl zorluk şudur: Teknolojik etik, toplumun dayandığı sosyal normlar, değerler, inançlar gibi metafizik bağlantılı ilke ve kodları tanımıyor. Makinelerin, ahlâkın temelini oluşturan vicdan, sorumluluk, özerklik, şefkat, merhamet, sevgi, empati, adalet ve özgürlük gibi asli etik kategoriler karşısında nasıl bir yönelim geliştirecekleri meselesi, hâlen epistemik ve ontolojik belirsizlikler barındırıyor[33]”.

Burada kırılma noktası bilim ve teknolojinin emperyal güçlerin adeta ilahlaşmış (Erlik Han) hakimiyeti altında girmesidir. Dünyanın hava, su, toprak, ağaç ve ateş dengesinin sadece “teknolojik ateşi”n lehine bozulabileceğinin işaretleri görülmeye başlamıştır. Yapay zeka (YZ) teknolojisi ve genetik gelişmeler iyiye yönlendirilmediği takdirde sadece insanlığı değil tüm varlığı ve evrenin mikro ve makro unsurlarını tehdit etmeye başlayacaktır. Bu kavşakta tabiatla barışık yaşayan toplumların uyanması ve dünyanın geleceğine kol kanat germesi gerekmektedir.

Teknoloji sahasında geri kalmanın bedeli hayvanlara, bitkilere ve tüm mazlum milletlere ödetme peşinde olan Erlik Han’ın askerleri sadece yakmakta dünyaya gözyaşı ve ölüm bırakmaktadırlar. Türk Milleti başta olmak üzere tüm uluslar buna karşı dur demenin bilimsel ve ahlaki çarelerini evrensel değerler ışığında bulmaya çalışmalıdır. DNA, gen ve kök hücre çalışmaları insanı ve tüm varlığı bir biriyle kardeşce buluşturması mümkünken bu gerçek egemen güçlerin elinde varlığı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Bilindiği üzere bitki, hayvan, insan tüm canlıların yazılım dilleri dört harften oluşmuştur. Adenin(A), guanin(G), sitozin(S) ve timin(T)dir. DNA’nın oluşumunda tüm canlılarda bu ortak payda varsa mitolojilerde veya Türk Halk inançlarında bahsedilen don değiştirme bilimsel araştırmaların konusu olabilecektir. Fakat burada kritik soru bu çalışmaların etik yönünün ihmal edilip edilmemesidir. Popüler bilim dergilerine zaman zaman sızan bilgilerde insanların kopyalanması haberleridir. Yahut farklı türlerin mitolojik canlılar şeklinde oluşturulmasının bugünkü imkân ve etik yaklaşımlar çerçevesinde değerlendirilmesidir. Türkiye dâhil olmak üzere birçok ülkenin insanları biyolojik genetik materyallerini gen şirketlerine bilinçsizce vermiş genetik şifrelerin muhtemel gizli kullanımlarına bilmeden de olsa aracılık etmiştir. İnsan Genom Projesinin yürütücülerinden Francis S. Collins’in Hayatın Dili DNA[34] eserinde DNA çalışmalarının nelere muktedir olduğunu ve nerelere kadar genişlediğini anlaşılır bir sunumla özetlemektedir. Collins veya başka araştırmacıların çalışmalarında tepelerde/seçilmişler (kendilerini ayrıcalıklı sananlar) için nasıl gen savaşları/gen çalışma savaşları/rekabeti olduğunu görmek mümkündür. Mustafa Eren’in açık ifadesiyle “Sorun, bu teknolojiye paralel olarak insanı indirgemeci yaklaşımlardan kurtaran bütüncül bir insan doğasını savunabilecek etik teorilerin aynı hızla geliştirilememesidir. Pascal'ın dediği gibi insan, salt mantığın asla anlayamayacağı çelişki ve belirsizliklerin varlığıdır. Kalbin, aklın bilmediği akılları vardır. Bu husus tüm teknolojik gelişmelere rağmen halen anlaşılmayan gizemini koruyan bir nokta olarak kalacaktır. İnsanın irrasyonel ve aşkın boyutunu anlamadan ortaya konulan tüm teoriler insanı mutlu etmeye yetmeyecektir[35]”.

Bugünün dünyasında Epstein bataklığı için çocukların kaçırılması ile Mitolojik Alemdeki Erlik Han’ın yeryüzünden çocukları kaçırması arasında büyük bir benzerlik vardır. Görevli Körmesler kıtalar dolaşmaktadır. Bunlara ses çıkarmayan insanlık yoksa ruhundan soyutlandığı yani ruhsuzlaştığının farkında değil midir? Kısaca kendi Tamu’sunu (Tamag-Cehennem) kendisi mi hazırlamakta mıdır? Yoksa çocuklarla birlikte kaçırılan kendi şahsiyetleri, insanî değerleri ve uygarlıkları mıdır? “Biyoteknolojik ve nöroteknolojik aygıtların sağladığı imkânlar aracılığıyla görsel algım kusursuz bir netlik ve derinlik kazanacak, işitsel duyum en ince frekans titreşimlerini yakalayabilecek düzeye ulaşacak, bilişsel kapasitem en karmaşık denklemleri ve teorik yapıları saniyeler içinde çözümleyebilecek hız ve yoğunluğa ulaşacak, biyolojik varlığımın bozulmaya uğramış tüm organik bileşenleri yeniden üretilebilecek ve böylelikle varoluşum potansiyel olarak ölümsüz kılınabilecektir. Ancak bu radikal dönüşümlerin sonucunda şu temel sorular tekrar sorulacak: İnsan nedir? Ben kimim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum? Niçin varım? Bu süreçlerin sonunda özne olarak 'Ben', tarihsel ve fenomenolojik sürekliliğini muhafaza edebilecek mi yoksa bilinç ve kimlikten arındırılmış, yalnızca hareket kabiliyeti korunmuş teknik bir “mumyalanma” formuna mı indirgenecektir?[36]

.....

Yazının devamı için tıklayınız

___________________________________________________________

[1] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucu Müdürü.

[2] Tasavvufi ve felsefi düşüncede ilahî hakikatin ve bilincin kâinattaki her şeyde açıkça görünmesi, parlaması ve tümel/kuşatıcı bir farkındalıkla tecelli etmesidir.

[3] https://www.kirmizilar.com/kutadgu-bilig-de-kut-ve-tore/

[4] https://www.kirmizilar.com/kutadgu-bilig-de-kut-ve-tore/, Geniş Bilgi İçin Bakınız: Sait Başer, Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, Seyran Yayınları, İstanbul, 1995.

[5] Sadreddin Konevî, Vahdet-i Vücûdun İlkeleri, Çeviri, Açıklama ve Notlandırma: Ekrem Demirli, Fikriyat Yayınları, İstanbul, 2024, s. 65-66.

[6] Yaşar Kalafat, Pir-i Türkistan Işığında Halk İnançları-Tasavvuf-Mitoloji Bağlantısı Üzerine Düşünceler, Memoratlar-Astral Mitolojik Boyut, Berikan Yayınevi, Ankara, 2018, s. 134.

[7] A.g.m. s. 136.

[8] A.g.m. s. 137.

[9] Muharrem Yellice, Mitolojiden Felsefeye, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2024,s.128-129. Binnur Çelebi, "Ana Tanrıçadan Günahkar Kadına", Bilim ve Ütopya, sayı 239, İstanbul, 2014, s. 8.

[10] A. g. e., s. 129., Binnur Çelebi, agm, s. 9.

[11] A.g.e., s. 129-130.

[12] Necati Gültepe, Türk Kadın Tarihine Giriş, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2008., 39., Donald J. Sobol, (Yunan Mitolojisinde) Amazonlar, Türkçesi: Burcu Yumrukçağlar. Öteki Yayınevi. Ankara, 1999.

[13] Necati Gültepe, a. g. e., 48.

[14] Hikmet Tanyu, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987, s. 45.

[15] A.g.e., 46., Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lûgatit-Türk, (Ter. Besim Atalay), Cilt: III, 2. Basım, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1986, s. 3.

[16] Himet Tanyu, a.g.e., 46., Kaşgarlı Mahmut, Cilt: III, s. 159.

[17] A.g.e., s. 47-48. Ziya Gökalp, Eski Türklerde Din, Yeni Mecmua, s. 47.

[18] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Mitik-Mistik Kavşakta Yer, Berikan Yayınevi, Ankara, 2015. Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lûgatit-Türk, (Ter. Besim Atalay), Cilt: III, 2. Basım, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1986, s. 3.

[19] Ekrem Hayri Peker, Yeşim Taşı, Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2017, s. 7-8.

[20] A.g.e., s. 9.

[21] A.g.e., s. 12.

[22]Zeynep Büşra Sungur, Macar Kronikleri Ve Yerleşim Armalarında Yer Alan Turul (Tuğrul) Kuşu Sembolizmi, BELLEK Uluslararası Tarih ve Kültür Araştırmaları Dergisi, Cilt/Volume: 6, Sayı/Number: 1, Sayfa/Page: 20-42.

[23] Uno Harva, Altay panteonu, Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, Tercüme: Ömer Suveren, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2014, s.55.

[24] A.g.e., s. 64.

[25] A.g.e., s. 65.

[26] Zühre İndirkaş,a. g. e., s.93.

[27] Zühre İndirkaş,a. g. e., s.94.

[28] Zühre İndirkaş, Türk Mitosları ve Anadolu Efsanelerinin İzsürümü, İmge Yayınları, İstanbul, 2023., s.28-29.

[29] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları -I- Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar Kitapevi, Ankara, 2007, s. 14-15.

[30] Yaşar Kalafat, Türk Mitolojisinde Kurt, Berikan Yayınevi, Ankara, 2012., s. 33., Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Kaynaklan ve Açıklamaları İle Destanlar) I.Cilt., Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1989.

[31] A. g. e., s. 33-34.

[32] Mustafa Eren, Trans ve Post-Hümanist Tartışmaları Ekseninde İnsan Doğasının Geleceği, İlahiyat Tetkikleri Dergisi 66/1 (2026), s.109.

[33] A.g.m., s. 115.

[34] Francis S. Collins, Hayatın Dili, Çeviri: Yurdakul Gündoğdu, Epsilon Yayınları, İstanbul, 2013.

[35] Mustafa Eren, a.g.e., s.115.

[36] A.g.e. s. 115.

Kaynak: BURSA ARENA

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.