Atatürk’le Yahya Kemal Osmanlı son döneminden Cumhuriyete uzanan süreçte Fransız edebiyatına hâkim iki Türk aydını ve bayrak isimlerdir. Biri Yeni Türk Devleti’nin Kurucu Önder, Başkomutan ve Başöğretmeni diğeri ise Türk edebiyatının zirve isimlerindendir. Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da Türklüğün Bozkurdu olarak emperyalistlere karşı “Ya İstiklal Ya Ölüm” parolası ile arkasına bakmadan yola çıkmıştır. Yahya Kemal Millî İstiklal Mücadelesini İstanbul’da yazdığı yazılarla desteklemiş Mustafa Kemal’in ve Ankara’nın takdirlerini toplamıştır. O yazılarında Türkün tarihî derinliklerinden “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” atalar sözünü hatırlatmıştır.
Yahya Kemal Fransız şairlerinden Alfred de Vigny’in “Kurdun Ölümü” şiirinden ilhamla, “Kurdun Dişisi ve Yavruları” başlıklı bir yazı kaleme almış ve Millî Mücadeleyi anlatmıştır. Gazi Mustafa Kemal, Yahya Kemal’in gazete yazılarını Ankara’da biriktirmiştir. Büyük Zaferden sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa gezisinde ilk defa karşılaşmışlardır.
Dostlukları Cumhuriyetin ilanından sonra da devam etmiş ve Atatürk, Yahya Kemal’in tavsiyesi ile Fransız klasiklerinden bazı eserleri kendi kitaplığına eklemiştir. Bursa’da karşılaştıklarında Gazi Mustafa Kemal Paşa huzurunda Yahya Kemal, Alfred de Vigny’in Kurdun Ölümü şiirini Fransızca olarak okumuş Fransızca bilmeyenler bile onun okuyuşundaki ahenge hayran kalmıştır.
Bu çalışmada Atatürk ve Yahya Kemal’in ortak noktalarına dikkat çekilmiştir. Atatürk’ün ilk Bursa Gezisi ve Yahya Kemal’in İstanbul heyetiyle onu ziyarete gelmesinden bahsedilmiştir. Ayrıca konuyla ilgili olması nedeniyle Halide Edib-Adıvar’ın Kurt başlıklı yazıları metne dâhil edilmiştir.
Giriş
Atatürk çocukluğundan itibaren dünya edebiyat ve tarihiyle birlikte Fransız edebiyatı başta olmak üzere Fransızca eserleri takip eden/okuyan bir Türk subayı ve aydınıdır. Atatürk’ün hem batı hem doğu kültürünü tanıma/özümseme özelliği onu yeni bir devlet kurucusu ve başöğretmen kişiliği ile tarih sahnesine çıkarmıştır. Avrupa ve İslâm klasiklerini Fransızca kaynaklardan okuması ise Mustafa Kemal’in ayrı bir özelliğiydi. Onun Selanik Askeri Rüştiyesinden itibaren kişisel gayretiyle Fransızcasını geliştirdiği görülmektedir. Mektep notlarından da bu başarı takip edilmektedir.
Ali Fuat (Cebesoy) hesap, geometri ve cebir gibi dersleri de Sen Josef'te Fransızca okumuştu. Herkes onun gibi bir imkâna sahip değildi. Ali Fuat (Cebesoy) Harp okulunda onunla tanışmasını şu şekilde nakletmektedir.
“Birden elimi sıktı. “Çok iyi, çok iyi, birbirimize yardımcı olacağız. Merak ettiğim bazı Fransızca eserleri okumak için sık sık sözlüğe müracaat ediyorum. Bundan sonra sizden yararlanmaya çalışacağım”. “Bu sırada çavuş (Mustafa Kemal sınıf çavuşu olmuştu) işaretinin üzerindeki sarı şerit dikkatimi çekti. Neye delalet ettiğini sordum. Meğer Fransızca sınavına girmiş, başarı kazanmış, ondan dolayı bu şeridi de ilave etmişler. O zamanlar Türk okullarında yabancı dil öğrenimi kolay değildi. Kendi kendisine çalıştığı ve büyük çaba gösterdiği kesindi. Toplamı yedi yüz elli kişiyi bulan birinci sınıfta, kendisi gibi dil bilenlerin sayısının parmakla sayılacak kadar az olduğunu söyledi[4]”.
Atatürk Rüştiye sıralarından itibaren Fransızcasını geliştirmeye çalışmıştı. Öğretmenlerinin teşviki kendi özel gayretiyle Fransızcası mükemmel bir noktaya gelmişti. Diğer dersleri ve Fransızcasındaki başarı çizelgesi için bazı örnekler arşivler ışığında verilebilmektedir:
Kara Harp Okulu Arşivi’ndeki, 13 No’lu Numara Defteri’ne göre Atatürk’ün Selanik Askeri Rüştiyesi dördüncü sınıfında okuduğu dersleri, notları ve buradaki ders başarısı şu şekildedir: Bu sınıfta “tam numarası” dokuzunun 45, ikisinin de 20 olan toplam on bir adet ders vardır. Derslerin toplam tam numarası ise 445 ’ tir. Numara Defteri’nde "Ahmet Subaşı Mahallesi" ile kayıtlı olduğu görülen "Mustafa Kemal Efendi", on bir dersin onundan tam numara, birinden de tam numaradan iki numara eksik, toplam 443 numara almış ve dördüncü olmuştur. Okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Mantık (45), Hesap (45), Usul-i Defterî (45), Hendese (45), Coğrafya (45), Tarih-i İslâm (43), Kavaid-i Osmaniye (45), Fransızca (45), İmlâ-yı Türkî (45), Hatt-ı Fransevî (20), Resim (20)[5]. Mustafa Kemal’in Manastır Askeri İdadi ikinci sınıf ve üçüncü sınıf dersleri ve başarı durumu ise şöyledir: Müsellesat (45), Hendese (45), Tarih-i Umumî (45), Kitâbet (44), Fransızca (44), Resim (20), Tarama (20), Jimnastik (20). Mustafa Kemal, bu sınıfın sonunda toplam 283 not alarak üçüncü olmuştur[6]. Mustafa Kemal’in üçüncü sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Makine (45), Kozmoğrafya (45), Tarih-i Umumî (45), Tarih-i Osmanî (45), Kitâbet (45), Mantık (45), Akaid (45), Fransızca (45), Resim (20), Tarama (20), Cimnastik (20)[7].
Harbiye Mektebinde Mustafa Kemal birinci sene Piyade sınıfından eğitim ve öğretime devam eden toplam 610 arkadaşı arasından, toplam 484 not alarak ve 9 ncu olarak ikinci sınıfa geçmiştir. Bu seneki not çizelgelerine göre "beher dersin tam numarası yekun-ı umumisi 530" ve "beher dersin üssü mizanı yekun-ı umumisi 234"tür.
Mustafa Kemal’in ikinci sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: "Akaid-i Diniye (42), Topografya Nazariyatı (33), Hendeseyi Resmiye (29), Hikmet-i Tabiye (44), Kimya (42), Kitabet (45), Talim Nazariyatı (37), Malumat-ı ve Terbiye-yi Askeriye (45), Lisan-ı Fransevi (44), Harita Tersimi (19), Hendese-yi Resmiye Eşkali (20), Topografya Ameliyatı (20), Talim Ameliyatı (20), Alman veya Rus Lisanı (44)[8].
Mustafa Kemal’in üçüncü sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: "Sınıf-ı Salise Tabiyesi (41), Istihkamat-ı Hafife (40), Fenn-i Esliha (45), Hıfzı’s- Sıhha-yı Askeri (45), Coğrafya-yı Askerî (42), Devlet-i Aliye Ordu Teşkilatı(43), Talim Nazariyatı (44), Malumat ve Terbiyeyi Askeri (41), Lisan-ı Fransevi (43), İstikşafat-ı Askeriye (17), istihkam Eşkali (18), Talim Ameliyatı (19), Tabiye Tatbikatı (18), Alman veya Rus Lisanı (36)[9].
Mustafa Kemal’in Harp Okulu’ndan "neşet" tarihi olan 28 Kanunusani 1317, yani 10 Şubat 1902 Pazartesi tarihi, Harp Akademisi’ne girdiği tarihtir.
Atatürk’ün Harp Akademisi birinci ve ikinci sınıfta okuduğu dersler, notları ve buradaki ders başarısı şu şekildedir:
Sınıf mevcudu kırk iki kişi olan Akademi birinci sınıfta', toplam 580 olan ders notlarından Mustafa Kemal, toplam 479 not almıştır ve başarı sırası 8’dir. Okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Coğrafya-yı Sevkü’l-Ceyş (32), Talim- gâh-ı Hafife Tatbikatı (41), Fenn-i Esliha Nazariyatı (38), Tarih-i Fenn-i Harp (35), Fransızca (36), Mübahis-i Riyaziye (43), Talim Nazariyatı (45), Kitabet-i Askeriye (39), Tabiye Nazariyatı (33), Muharebat-ı Meşhure Münakaşası (32), Almanca veya Rusça (33), Mufassal Topografya (34), Istik- şafat-ı Askeriye (18), Talim Ameliyatı (20)[10].
İkinci sınıfta Mustafa Kemal'in kırk kişilik sınıf mevcudu içinde toplam 480 puan aldığı görülmektedir ve 6. sıradadır. Dersleri ve notları şu şekildedir: Topçuluk ve Topçu Tabyası (45), Muharebat-ı Meşhure Münakaşası (38), Coğrafya-yı Sevkü’l-Ceyş (45), lstihkamat-ı Cesime (35), Tabiye Tatbikatı (36), Ecnebi Ordu Teşkilatı (43), Tabakatü’l-Arz(39), Fransızca (38), Talim Nazariyatı (43), Mübahis-i Riyaziye (45), Almanca veya Rusça (42), İstikşafat-ı Askeriye (16), Talim Ameliyatı (20)[11].
Atatürk’ün edebiyatla, hele onun en çekici türü şiirle ilk karşılaşması ise Manastır Askerî İdadisi (Askeri Lise) ne girdiği 1896 yılında olmuştu. Askerî İdadiye girdikten sonra, Ömer Naci adında zeki, güzel konuşan, şiire meraklı, hatta şiir yazan bir arkadaşı olmuş, onunla çok samimi dostluk kurmuştu, Ömer Naci’nin tavsiyesi ile ders kitapları dışında edebî eserleri okumuş, hoşlanmıştı. Ömer Naci, 'bir gün Namık Kemal’in okunması yasaklı şiirlerinden bir tomar vermiş, Askerî İdadi Öğrencisi Selanikli genç Mustafa Kemal bu şiirlerden pek etkilenmişti. Îdadî’de Tevfik Fikret’in şiirlerini de okuyan Mustafa Kemal, Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu) ye geçince orada artık şiire aşina edebî bir olgunluğa ulaşmıştı. Hatta Fransız şiirinden hoşlandıklarını Türkçeye çevirmeye başlamış, bunlardan birisi 28 Eylül 1899 tarihli “Malûmat” dergisinde yayınlanmıştı[12]. Daha sonraları, 1905 yılında Sinop’ta yazılan ve 1908 yılında, Şanlı Ordu gazetesinde Mustafa Kemal imzası ile yayınlanmış iki hamasî şiirin Atatürk’e ait olup olmadığı uzun tartışma konusu olmuştur[13]. Tevfık Fikret’i, hele onun “Ferdâ” başlıklı şiirini çok seven, Mehmet Akif i takdir eden Atatürk, Yahya Kemal’e, onun şiirdeki gücüne hayranlık duyuyordu[14].
Yahya Kemal Fransa'da geçirdiği günlerin ve Fransız aydınlarının eserlerine hâkimiyeti nedeniyle Fransızcası güçlü ve Fransız edebiyatı konusunda bilgisi genişti. Fransızca şiirleri ezbere de okuyabilirdi. Millî Mücadele yıllarında Yahya Kemal, Fransız şair Alfred de Vigny’in “Kurdun Ölümü” şiirinden ilhamla, “Kurdun Dişisi ve Yavruları” başlıklı bir yazı da kaleme almış, Mustafa Kemal Paşanın takdirlerini kazanmıştı.
Bu çalışmada Atatürk ve Yahya Kemal’in ortak noktalarına ve dostluklarına dikkat çekilmiştir. Atatürk’ün ilk Bursa Gezisi ve Yahya Kemal’in İstanbul heyetiyle onu ziyarete gelmesinden bahsedilmiştir. Ayrıca konuyla ilgili olması nedeniyle Halide Edib-Adıvar’ın Kurt başlıklı yazıları metne dâhil edilmiştir.
Bozkurt Atatürk
Atatürk’ün Özel Kütüphanesinde birçok Fransızca eser bulunmaktaydı. Alfred de Vigny (1797-1863)’in, 2995 nolu kayıtlı Servitude et grandeur militaires Laurette ou le cachet rouge. La Veillee de Vincennes-Lager. Paris 1914 Louis Conard. 321 S. 8 1 Portre. (Vigny, Alfred (1797-1863), Askerlik Hizmeti ve Görkem: Laurette veya Kızıl Mühür. Vincennes-Lager Nöbeti. Paris 1914. Louis Conard. 321 sayfa. 8 1 Portre[15]) başlıklı eseri bir öykü ve felsefi düşünce kitabıydı. Bu kitap, şairin kendi askerlik anılarına, tarihsel olaylara ve ahlaki düşüncelerine dayanan üç adet uzun öyküden (nouvelle) oluşmaktaydı. Eserde şu öyküler vardı: 1. Laurette ou le Cachet rouge (Laurette veya Kırmızı Mühür), 2. La Veillée de Vincennes (Vincennes Nöbeti), 3. La Canne de jonc (Kamış Değnek / Yüzbaşı Renaud'nun Hayatı ve Ölümü). Eser askeri hayatın zorluklarını, itaat duygusunu ve şeref kavramını işleyen nesirler içeriyordu.
Alfred de Vigny’nin Kurdun Ölümü şiiri ise felsefi şiir kitabı Les Destinées[16]’de yer almaktaydı. Birçok son dönem Osmanlı Türk aydını gibi Mustafa Kemal ve Yahya Kemal de özgürlük için canı pahasına fedakârlık yapmak ve gerekirse gözyaşı dökmeden sessizce ölüme teslim olmanın bir temsili olan “Alfred de Vigny’in “Kurdun ölümü” (Fransızca: La Mort du loup ) şiirini bilirlerdi. Alfred de Vigny’in La Mort du loup bu şiir, ölümünden sonra 1 Şubat 1843'te Revue des Deux-Mondes'da yayımlanmıştı. Başlangıç noktası muhtemelen bir av anekdotu ve dolayısıyla kişisel bir anıdır. Ancak eğer kurt, burada Stoacı cesaretin simgesi haline geliyorsa, Vigny bu sembolik yorumu Byron[17]'dan ödünç almıştır. Sonuçta, anekdot onun için pek önemli değildir; Vigny, insanların kötülüğünün ve kendisinin hayata karşı öfkesinin tüm acıklı halini ifade etmek ister. Av anlatımında utangaç ve soğuk olan dizeleri, sarsılmaz Stoacı doktrinini[18] anlatmak için doğrudan, kesin ve metalik bir sertliğe bürünür[19].
La Mort du loup
(Kurdun ölümü)
I
Bulutlar, ateşten duman kaçar gibi, alev alev yanan ayın üzerinden hızla geçiyordu ve ormanlar ufka kadar siyahtı. Nemli çimenlerde, sık fundalıklarda ve yüksek fundalıklarda, konuşmadan yürüdük; ta ki Landes'tekilere benzeyen köknar ağaçlarının altında, avladığımız gezgin kurtların bıraktığı büyük pençe izlerini görene kadar. Nefesimizi tutarak, adımlarımız havada asılı kalmış bir şekilde dinledik. Ne orman ne de ova havada inlemiyordu; sadece akşamleyin yas tutan rüzgârgülü feryat ediyordu;
Çünkü rüzgâr, toprakların çok yukarısında, sadece yalnız kulelere ayaklarıyla dokunuyordu[20],
Ve aşağıda, kayalara yaslanmış meşeler, dirseklerinin üzerinde uyuyor ve hareketsiz görünüyordu. O zaman, aramaya çıkan avcıların en yaşlısı, başını eğip yere uzanırken kuma baktığında hiçbir hışırtı duyulmadı; kısa süre sonra, burada başarısız olduğunu görmediğimiz o adam, alçak sesle bu yeni izlerin iki büyük vaşak ve iki dişi kurdun gelişini ve güçlü pençelerini haber verdiğini söyledi.
Hepimiz bıçaklarımızı hazırladık ve tüfeklerimizi ve onların bembeyaz parıltılarını gizleyerek, dalları aralayarak adım adım ilerledik. Üç kişi durdu ve ben, onların gördüklerini görünce, aniden alev alev yanan iki göz fark ettim ve ötesinde, ay ışığı altında fundalıkların arasında dans eden dört ışık parlaklığı gördüm; tıpkı efendileri döndüğünde her gün gözlerimizin önünde büyük bir gürültüyle dans eden neşeli tazılar gibi.
Halleri benzerdi ve dansları da benzerdi; ama kurdun çocukları sessizce oynuyorlardı, iki adım ötede, yarı uykuda, düşmanları olan adamın siperinin içinde yattığını çok iyi biliyorlardı. Baba ayakta duruyordu ve daha ileride, bir ağaca yaslanmış, dişi kurdu, Romalıların taptığı, tüylü yanları yarı tanrılar Romulus ve Remus'u barındıran mermer heykel gibi yatıyordu.
Kurt gelir ve oturur, iki bacağını kaldırır, tırnaklarını kuma derinlemesine saplar. Kendini kaybolmuş sanmıştı, çünkü şaşırtılmıştı, geri çekilme yolu kesilmiş ve tüm yolları tıkanmıştı; sonra yakaladı ve etini delen silah atışlarımıza ve bağırsaklarına saplanan, kıskaç gibi çaprazlanan keskin bıçaklarımıza rağmen, son ana kadar demir çenelerini gevşetmedi; ta ki önünde çoktan ölmüş olan boğulmuş köpek ayaklarının altında yuvarlanana kadar. Kurt sonra onu bıraktı ve sonra kanayan ağzıyla, en cesur köpeğin nefes nefese kalmış boğazıyla bize baktı[21].
Bıçaklar saplarına kadar yan tarafında kaldı, onu çimenlere çiviledi, her tarafı kanına bulanmıştı; tüfeklerimiz onu uğursuz bir hilal şeklinde çevreledi.
Tekrar bize baktı, sonra tekrar uzandı, ağzına dökülen kanı yaladı ve nasıl öldüğünü bilmeye tenezzül etmeden, büyük gözlerini kapatarak, tek bir ses bile çıkarmadan öldü[22].
II
Alnımı barutsuz tüfeğime yasladım, düşüncelere dalmıştım ve dişi kurdu ve yavrularını takip etmeye kendimi ikna edemedim, üçü de onu beklemek istemişti; Ve, benim de istediğim gibi, o güzel ve kasvetli dul kadın, iki kurt yavrusu olmasaydı, onu bu büyük sınava yalnız bırakmazdı; fakat onun görevi onları kurtarmaktı, böylece onlara açlığa iyi dayanmayı, insanın kendisinden önce avlanan köle hayvanlarla yaptığı şehirler anlaşmasına asla girmemeyi, uyuyacak bir yer bulmayı, ormanların ve kayalıkların ilk sahipleri olmayı öğretebilsin[23].
III
Ah! Düşündüm ki, bu büyük İnsanlık adına rağmen, ne kadar utanıyorum kendimizden, ne kadar güçsüzüz!
Hayatı ve tüm dertlerini nasıl geride bırakmalıyız, en iyi siz bilirsiniz, yüce yaratıklar!
Dünyada ne olduğumuzu ve geride bıraktıklarımızı görmek, sadece sessizlik büyüktür; gerisi zayıflıktır. — Kalbime bir kanat! Dedi ki: “Eğer yapabilirsen, çalışkan ve düşünceli kalarak ruhunu o yüksek stoacı gurur derecesine ulaştır,
Ormanda doğduğumda ilk yükseldiğim yere. İnlemek, ağlamak, dua etmek de aynı derecede korkakçadır.
Kaderin seni çağırdığı yolda uzun ve zorlu görevini yılmadan/yorulmadan/canhıraş bir şekilde yerine getir, sonra da benim gibi acı çek ve konuşmadan öl.” Ah! Seni çok iyi anladım, vahşi gezgin ve son bakışını da[24].
Yahya Kemal “Dişi Kurt ve Yavruları” adlı makalesiyle, Vigny'nin “Kurdun Ölümü”ne şiirsel ve entelektüel bir şekilde atıfta bulunmuştu. Büyük bir şiirsel derinlik kullanarak, Vigny'nin ünlü şiirini “kurt” metaforu temelinde düzyazıya aktardı ve yorumladı[25].
Böylece Yahya Kemal’in Eğil Dağlar eserinde “Kurdun Ölümü” “Kurdun Dişisi ve Yavruları” ismiyle yeniden ruh bulmuş Türk Millî Mücadelesinde canlanmıştı. İlk kez 4 Mayıs 1921'de İleri Gazetesi’nde yayımlanan bu metinde, Yahya Kemal Fransız okullarında hürriyet ve istiklal duygusunu aşılamak için okutulan bu şiiri özetlemiş onunla Türk İstiklal Savaşı arasında kuvvetli sembolik bağlar kurmuştu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türk Milletinin Bozkurduydu. Onu dünya tarihinde dost düşman herkes Bozkurt olarak adlandırmıştı: Zübeyde Hanım bebek Mustafa ağladığında onu yatıştırmak için beşiğin üzerine eğilir, ona otoriter fakat şefkatli bir ses tonuyla, eski Anadolu türküleri söylerdi. “Uyu yavrum” derdi, “uyu benim Bozkurdum…[26]” Atatürk düşmanı İngiliz ajanı Harold C. Armstrong[27] ise Atatürk’e iftiralarla dolu kitabına Bozkurt adını vermişti.
Dağa Çıkan Kurt
Halide Edib-Adıvar ise 10 Ekim 1919’da Millî Mücadele günlerinde yazdığı “Dağa Çıkan Kurt”ta Mustafa Kemal Paşa ve Türk Milletini anlatmaktaydı[28]: Bir Türk şairi, bir gün bana, bilmem hangi Fransız sanatçısının bir kurt parçasını anlatmıştı. Bunu Türkçe bir şiir olarak yazacaktı. Her gün bu kurt masalının yayınlanmasını bekledim. Çıkmadı. Anladım ki şair, benim gibi, anlattığı konuları elinden, kalbinden çıkarıyor. Bir daha onlardan güzellik yaratamıyor. Fakat bu, ormanları, avcıları, ay ışığı, ağaçları, kurtları ve av borularıyla o kadar şiir ve hayat çerçevesindendi ki bu kurdu tanıyor ve seviyor gibiydim. Nihayet başım boş ve içim sınırsız bir sıkıntı içinde, deniz altın bir ışıkla dümdüzken kurt hülyasına daldım[29]. Halide Edib-Adıvar, herhalde Yahya Kemal’den bahsediyordu. Yahya Kemal, Halide Hanımın bu yazısından yaklaşık iki yıl sonra 1921'de “Kurdun Dişisi ve Yavruları’nı” yazabilmişti. Halide Edib-Adıvar, Dağa Çıkan Kurt’u lirik bir üslupla anlatmaya devam eder:
Birdenbire istedim ki Karacaahmet mezarlıkları karşısında harabe halinde bir küçük evin küçük bir çocuğu olayım. Serviler inlerken, taşlar karanlıkta kımıldarken, bekçi uzakta tak tak sopasını vurup bir beşik başında yalnız bir kadın sesi, bırakılmış, unutulmuş bir kimsesizlikle bir ninni tekrar ederken, bitkin bir ihtiyar yüz yıllık bir yorgunlukla mezarlıklardakilere bir Yasin okurken annem bana bu kurt masalını söylesin ve ben büyülenmiş gibi korku içinde uyuyup gideyim. Üsküdar’da Paşakapısı'nın biraz ötesinde mezarlıkların karşısındaki yamrı yumru arsa üzerinde tek, kırık tahta evde oturuyoruz. Kapının önünde çömeldim; siyah servilerin arkasında akşam gölgeleri arasında canlanan taşlara bakarak annemi bekliyorum. Karnım aç, elim ayağım donmuş gibi! Annemin çamaşırdan dönerken yırtık çarşafı altında getireceği ekmeği hayal etmeğe çalışırken onun göğsünü söken, gözlerinin etrafını simsiyah yapan öksürüğünü işitiyorum sanıyorum.[30] Annem, nihayet takunyalarını sürüyerek geliyor. Anlıyorum ki koltuğunun altında ekmek yok. Artık kaybettiğimiz asker babamı düşünüyor, anlamak istiyorum. O, raftan aldığı üç günlük siyah bir ekmek parçasını elime sıkıştırıyor, beni yatağa fırlatıyor, kirli yorganı başıma çekiyor, sonra oturup dövünüyor. Ben, boğazımdaki yumrunun ekmek mi, annemin sesi mi olduğumu bilmiyorum. Annem başını dövüyor ve inliyor: Yuvalarınız bozuldu, yavrularınız dağıldı, yurdumuzda yas ve zincir var, avcı inlerinizi sardı. Ne dişi, ne yavru, ne iş, ne ekmek, ne de ateş kaldı. İnini köpekler basmış kurt yavruları gibi çocukların dağıldı[31]. Bu garip lâkırdıların arkasındaki ses bana babamı çağıran bir haykırış gibi geliyor, içim değişiyor, ellerim pençeleşiyor, çenem uzuyor, gözlerim yanıyor, çenelerimin arasında insanoğluna benzemez bir çığlık mezarlığa doğru uzanıp gidiyor. Yanımda annemden daha şekilsiz yumuşak siyah bir küme benimle beraber dövünüyor, içimizden öyle vahşi, öyle garip bir acı ile uluyor ki... Gece, yatağımın üstünde, iki sarı ateşten göz yüzümü yaktı; uyandım. Rüzgâr durmuştu. Kırık pencereden ay, ışığını donduran bir soğuklukla odaya akıyor. Mezarlığın servi uçları, simsiyah diziliyorlardı[32]. Kalbim boğazımda atarak gözlerimi açtım. Annem yanımda yarı tahtaya, yarı kırpıntı bir mindere kıvrılmıştı. Yatağımın üstünde ağır fakat yumuşak bir şey kımıldadı. Ayaklarımı bu ağırlık altında kalmıştı. Başımı kaldırdım. O ağır ve kocaman şey yine kımıldadı. Pencereden giren ışığın ortasında parladı. İçim karıştı. Nefesim kesildi. Fakat gözlerim iki ateş gibi yanan sarıgözlere sımsıkı bağlandı, kaldı. Yaralı kocaman bir bozkurt arka ayakları üstünde oturuyor; korkunç, uzun başı ateşli gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. Omuzundan boz tüyleri üzerine akan kanlar, garip, soluk lekelerle sarı ayın sarı ışığında dalgalanıyordu. Önce uzun uzun titredim, dilim tutuldu. Kafası o kadar uzun ve kocamandı ki, gözleri o kadar derin, o kadar ateşliydi ki, vücudu o kadar bütün kurtların babası gibi büyük ve korkunçtu ki, öyle oturup bakarken bile kendi kendime onun ağzından midesine gireceğim, bir lokma olacağım sanıyordum. Fakat bu kocaman ve korkunç kurdun gözleri, çenesi üstünden akan kanları onun büyük, pek büyük bir savaştan çıktığını gösteriyordu. Bakarken içimde gerçekten, o kurdun içine girip çıkmış gibi tuhaf ve tanıdık bir duygunun izleri uyandı. O izler neydi bilemiyorum. Fakat yüzlerce sorunun dolambaçlı, unutulmuş efsanelerine doğru uzanıp gidiyordu. Bu soğuk korku ve sıkıntı içinde tırnaklarım pençeleşiyor, gözlerim ateşleniyor, çenem uzanıyor, uzanıyor, vücudum sıcak ve yumuşak bir kürkle örtülüyor, kalbim tuhaf tuhaf yanıyordu. O izlerin sonundaki sırlı yola vücudumla beraber ulaşmıştım; kocaman, yaralı ve ateşli bozkurdu anlamış, tıpatıp onunla bir olmuştum. Ne zamandı bilemiyorum, fakat ben onu çağırdığımı hatırlıyorum. Çenemi aya doğru uzattım[33]. Gözlerimden uçan kıvılcımların sıcaklığını duyuyordum; boğazımdan, içim-deki yeni duygumu tabiatın ilk sesiyle şakıyacak bir ses çıkmaya çalışıyordu. Kocaman kurt başı da benim küçükbaşıma doğru geldi, kafalarımız birleşti ve ikimiz de birbirimizi tanıdık ve ayın sarı yüzüne sarıgözlerimizi çevirdik, çenemizi kaldırdık. Sessiz, içten, fakat binlerce yıldan beri uzanıp gelen bir acı ve bir isyanla derin derin ve boğuk boğuk uluduk, uluduk.
Ne zamandı acaba? Aynı sesle başını döven bir kadınla beraber, “Baba, baba!” diye uluşmuştuk. İşte şimdi bu soğuk gecelerde kara servilerden, sarı aydan karşılığını kendisi getirmişti. Kanları henüz sıcak olan bu güçlü, yaralı vücuda sokularak vücudumuzun her zerresinde aynı felâket ve aynı acı ile aya bakıyor, kurt soyunun bozgunculuğuna karşı andını söylüyorduk. Babam, çağırdığım babam ölmemişti. Yanımda, içimde ta topraktan, dağdan, ormandan, kayadan, yabandan, gökten, yıldızdan gelen tabiat sesiyle kurt soyunun andını, kurt soyunun felâket masalını söylüyordu. Kocaman çenelerini ayırdı. Mezarlığa doğru uzanıp giden seslerle yaralı, yanık, yolunmuş sıcak postunun altında çölden gelen hayat gücü kabarıyor, dalgalanıyor, bütün geçmiş gelecek menkıbelerini benim vücuduma, damarlarıma, etime, kanıma söylüyordu: Cengelde bir gün kavga havası çalındı, diye uludu, fillerin hortumları dimdik, yılanlar külçelerinden ok gibi fırlıyarak, aslanlar kükreyerek, kaplanlar ışıldıyan gözlerle atılmaya hazır pençeler, ayılar derin öfke homurtuları, çakallar ortalığı karıştıran uluyuşlarla cengeli kapladılar. Kurtlar inlerinden fırlamış büyük sürülerle kavgaya girdiler. Tırnakları ve gagalarıyle yüz yıllık kartallar, kara ormanın parçaladıkları kuşlardan kan ve kanat parçaları yağdırdılar. Isıran, parçalıyan, koparan, kemi-ren, pençeliyen, vuran hayvanlar kükremeleri, homurtuları, ıslıkları, ulumalariyle yerleri titretirken cengelde kan ırmaklariyle leşler ve hayvan parçaları aktı. Ne sağlam bir in, ne durgun bir pınar, ne ezilmemiş bir çalılık, ne de köklerinden fırlamamış, yaprakları dökülmemiş, dalları yaralanmamış bir çınar kaldı[34].
Kırk uzun gün ve geceden sonra ormanın ulusu, fil, barış borusu çaldırdı. Kara ormanın geyik pınarında bütün hayvanlar toplandı. Hortumu kopuk, dişi kırık, bacağı sakat filler, pençeleri yaralı, derileri parçalanmış aslan ve kaplanlar, perişan ve ezilmiş koca ayılar, koca cüsselerinin yaralarına çalılar dokundukça derin ve pes ıslıklarla öten yılanlar sürüklenerek, kıvrılarak, topallıyarak, sürünerek toplandılar. Cengel baştanbaşa yakılıp yıkılmıştı; ne dişi, ne yavru kalmıştı. Fil, uzun bir söylev verdi; hayvan dünyası artık savaşı, hileyi, bir bir avlamayı bırakacak; her sürü, her cins kendi bölgesinde, kendi çevresinde uysal ve sessiz yaşayacaktı. Küçük ve zayıf hayvanlar, kuvvetliler tarafından ne haraca kesilecek, ne de onların besini olacaktı. Kendisi en başta olmak üzere fil, bütün cengelin büyük ve zorba hayvanlarıyla buna söz veriyordu. Fil öyle çekici, öyle yüreğe işleyici bir sesle bağırdı ki, Ganj'daki timsahların kalbleri titredi, gözlerinden yaşlar boşandı.
Kaplan ve yılan, körpe ceylânların hayaliyle gözlerini kapadılar. Otyiyenler pembe hülyalara dalıp giderken et yiyenler derin kaygılarla düşündü. Her büyük hayvan arkasında bir sürü küçük hayvan, çakal, köstebek sürüleri vardı. Hem bunları, hem de eski av günlerini düşünerek korkunç bir sessizliğe vardılar. En son bir işaretle büyükler ve çalılar arkasında gizli köpekler, birden-bire ayaklandılar. Bu uysallık ve sessizlik, ancak, bir tek cins hayvanı herkese yemlik ve av diye feda etmekle sağlanabilecekti. Düşündüler, konuştular; sonunda hep birden cengelde daima korku gölgesi gibi dolaşan bir hayal hepsinin gözünden geçti, hepsi haykırdı: “-Kurt! Kurt![35]”
Yanımdaki uzun, sıcak baş: Cengelde bana ve soyuma hüküm giydirdiler, diye uludu; hükümden sonra, bu cengeldekiler, kurtların diyarına yürüdüler. İnlerimizi çiğnediler, yavrularımızı çaldılar, dişilerimizi parçaladılar, erkek kurtları avladılar; kaplanlar, aslanlar, ayılar, yılanlar, arkasından çakallar, köstebekler bağrışarak etimizi yağma, inimizi yerle bir ettiler. Herkes, tuzak, tırnak, pençe ve her şeyle kurt soyuna saldırdı. Bu eşi görülmemiş bozgun ve yıkım karşısında inlerinden, cengelin av ve tuzak yerlerinden yaralı, bahtsız boşanan kurtlar, soyun öç andını ulumak için dağlara çıktı.
Şimdi sarı ay, sarı ateş gözlerimize giriyor; siyah servi duvarının arkasından, boş ufuklardan, korkunç gürültülü ve derin bir uluma bütün dünya kurtlarının uluması, bize cevap veriyor gibiydi. İkimizin de uzun çenelerimizden derin bir acı çığlık uzanıp aya gitti ve biz kurt soyunun giydiği haince hüküm kalkıncaya kadar dağda kalmaya and ettik. Dünyada, bir kurt, bir de kurt soyunun acısı vardı[36].
Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni açılmış vilâyetlerden birçok mebus Ankara’ya gelmişlerdi. Bu mebuslar Ankara’ya gelince inkisarı hayale (hayal kırıklığına) uğradılar. Ne ordu var, ne de hazine ve ne de devlet dairesi kurulacak bina vardı. Yalnız ortada bir tek Mustafa Kemal vardı. Bu mebuslardan bir kısmı, bu dâvanın bu yoksulluk içinde başarılamayacağına inanarak geri dönmeğe karar verdiler. Atatürk bu mebusların kararlarından haberdar oldu. Az da olsalar, böyle bir hareket kötü bir tesir yapacaktı. Meclis devam ederken Atatürk söz alarak kürsüye geldi: “— Bazı arkadaşların yoksulluk içinde bu büyük dâvanın başarılamayacağını zannederek memleketlerine dönmek arzusunda olduklarını duydum. Arkadaşlar, ben sizleri bu millî dâvaya silâh zoruyla dâvet etmedim. Görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silâhım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketlerinize dönebilirsiniz. Hatta hepiniz de bu kararda olabilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu Meclisi âlide tek başıma kalmağa ahdettim. Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara’ya kadar gelecek olursa ben bir elime silâhımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elmadağı’na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım... Bu bayrak kanımı sindire” diye ateşin bir hitabede bulununca, bu vatansever kahraman Paşaya herkesin imanı kuvvetlendi. Bu tek adam millî dâvayı tahakkuk ettireceğine inanarak Millî Mücadeleye devam ettiler[37]. Mustafa Kemal Paşa zorluklar ve imkânsızlıklar sebebiyle Ankara'dan geri dönmek isteyen ve ümitsizliğe kapılan milletvekillerine karşı tam bir Bozkurt sesiyle bu sözlerle haykırmıştı.
“Kurdun Dişisi ve Yavruları”
Fransız mekteplerinde çocuklara şair Alfred de Vigny'nin Kurdun Ölümü diye meşhur bir şiiri okutulur. Bu şiiri dinlerken çocukların gözleri dolar, gönüllerinde saf bir dağ rüzgârı eser. Fikirlerini hürriyet ve istiklâl sevdası alır. Eski bir hanedanın asalet unvanını taşıdığı gibi, hilkaten' de asil olan şair Vigny sakin, münzevi (yalnız yaşayan) mütevekkil (işi olruna bırakan) ve ahlâka en yüksek tarifini veren kadim felsefenin Revâkıyye (Stoacılık) mezhebindendi. Kendi yaradılışına tamamıyla uyan bu mezhebin felsefesini hikâye kılıklı küçük bir şiirde canlandırmış[38].
Şair (Alfred de Vigny) bu şiirinde bir kurt avındaki serencâmını (bir olayı) anlatır:
Şair, dostları, birçok asilzadelerle dağlarda bir kurt avına çıkar. Vakit gece, ıssız bir ay aydınlığı var. Alevlenmiş gibi yanan ayın üzerinden bulutlar geçiyor. Siyah ormanlar ufuklara kadar dayanıyor. Tabîatin böyle tenhâ bir saatinde avcılar birbiri ardından tüfekleri tetikte, yürüyorlar. Bir aralık avcıların kurt avlarında en ziyâde tecrübelisi yere yatıyor ve yerde taze tırnak izleri görüyor ve avcılara haber veriyor ki: Bu izler oradan biraz evvel geçmiş iki kurtla iki yavrusunun izleridir. Bütün avcılar hemen bıçaklarını hazırlıyorlar, tüfeklerini ve tüfeklerinin beyaz parıltılarını saklıyorlar. Ağaç dallarını ayırarak adım adım yürüyorlar, o sıra üç avcı duruyor, şair Vigny’de ne gördüklerini aranıyor ve birdenbire karşısında iki alev saçan göz görüyor: Kurt! Biraz ötede de yavruları ve gölgeleri raksa benzeyen bir kımıldanışla kımıldanıyor Kurdun yavruları sessiz sessiz oynuyorlar, yavru olmakla beraber bir kurt sevk-i tabiîsiyle biliyorlar ki düşmanları olan insanoğlu birkaç adım yakında pusudadır. Kurdun dişisi, bu tehlike karşısında, bir zamanlar Roma'nın banileri Romus ve Romulus'u emzirdiği için Romalıların taptığı heykel gibi camit (donmuş) duruyor[39].
Erkek kurt anlıyor ki bütün yollar kapalı, ric'at tariki (dönüş yolu) kesilmiş, geliyor, ön ayaklarının tırnaklarıyle kumluğa saplanarak çömeliyor, üzerine atılan köpeklerin en ziyâde cür'etkârca saldıranını seçiyor, o köpeğin gırtlağına dişlerinin bütün savletiyle sarılıyor, avcılar üstüne vira ateş ediyorlar, vücudunu delik deşik bir hâle sokuyorlar, bıçaklarını kurdun böğrüne üşürüyorlar. Lâkin kurt, demir gibi çene kemiklerini çözmüyor, köpeği bırakmıyor, nihayet köpeği gebertiyor. Kurt, etine kabzasına kadar saplı duran bıçaklarla çömelmiş kanlar içinde avcılara bir bakıyor. Avcılar tüfekleri tetikte, etrafını sarıyorlar. Kurt ağzından akan kanları diliyle yalıyor, avcılara bir defa daha bakıyor. Nihayet nasıl öldürüldüğünü bilmeğe tenezzül etmeksizin, iri gözlerini kapıyor ve hiç bir ses çıkarmadan ölüyor.
Şair Vigny, bu maceradan sonra başını tüfeğinin namlusuna dayıyor, dişi kurtla yavrularının peşinden koşmağa karar veremiyor ve diyor ki: Eğer bu iki yavru olmasaydı o güzel ve kederli dul, erkeğini bu büyük imtihan karşısında yalnız bırakmazdı! Lâkin bir vazifesi vardı. O iki yavruyu dağlara kaçırmak, onlara orada açlığa tahammül etmeği ve şehirlerde bir lokma ekmeğe ve bir yatacak yere mukabil insanın önünde av avlayan zelil (alçak) hayvanların insanla akdettiği ittifaknameye hiç bir zaman dâhil olmamayı öğretmekti[40].
Şair Vigny hikâyesinin bu noktasında kalmıyor ve felsefesinin bir cezbesiyle şiirini bitiriyor; diyor ki: “Hayattan ve bütün ıztıraplardan nasıl feragat edilir? Ey ulvî hayvanlar, yalnız siz biliyorsunuz!
Yeryüzünde ne olduğumuzu ve arkamızdan ne bıraktığımızı bir kere iyice hesap ettikten sonra anlaşılır ki “ulvî olan ancak sükûttur, maadası (gerisi) zaaftır.”
Şair, kurdun o son bakışında ne demek istediğini anlıyor. Asil hayvan, o son bakışıyla demek istiyor ki: “inlemek, ağlamak, yalvarmak hepsi zillettir (aşağılanmaktır). Kaderinin seni sevk ettiği yolda uzun ve ağır vazifeni dişini sıkarak ifa et! Sonra da benim gibi hiç ses çıkarmaksızın ıztırap çek ve öl!”
Bu kurt hikâyesi kaç defa beni derin derin düşündürdü. Zannettim ki şair Vigny “bizi”, bizim maceramızı anlatmış! O erkek kurt, ölen ordudur; o dişi kurt, anne Anadolu'dur; o kurdun yavruları, İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki dul annelerinden aldıkları dersi tekrar ediyorlar: Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl!” [41]
Kılıçeri’ye göre (2020) bu şiire adını veren “kurt” bir simge olarak şiirin ufkundan tüm zamanlara özellikle de okurun zamanına uzanan estetik ve şiirsel bir enerjiyi taşımaktadır. Öncelikle “kurt” bir metafor olarak gücün, dayanıklılığın, sadakatin, toprakla güçlü ilişkinin bir simgesi, Batı ve Doğu mitolojilerinde de “kurucu” aktör olarak bir anlam üstlenmiştir. Böylece ait olduğu türe bağlanan /hayvan/ niteliğini dönüştüren anlamsal bir üreticiliğe sahiptir: Orta Asya mitlerinde karşımıza çıkan dişi kurt (Asena) kağana süt verirken, Latin mitolojisinde yine bir dişi kurt (Lupa) Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’u emzirir. Kaynaklara göre Roma’yı kuran ikiz kardeşlerin babası Mars’ın ikonik temsillerinde dişi kurtla birlikte gösterilmesi bu eski söylenceye dayanır. Olumlu ve yardımcı bir figür olarak Oğuz Kağan destanında yol gösteren kurt figürünü de anımsamakta yarar var[42].
Çeşitli halk inanışlarında karşımıza çıktığı biçimiyle Kurt ilginç bir biçimde hem “vahşilik”, hem “üretkenlik” olmak üzere iki anlam alanına bizi götüren üretken bir imge olarak karşımıza çıkıyor. Bizim örneğimiz Batı mitolojisinin Romus ve Romulus efsanesine doğrudan bağlanmaktadır. Bu açıdan, Roma’nın kurucusu iki kardeşi “besleyen” Lupa öykünmesiyle (mimetizm), bu şiirde de dişi kurt “hayat veren”, “koruyup kollayan” rolüyle karşımıza çıkıyor. “Kurdun Ölümü”nde yer alan “yalnızlık” izleğinin (temasının) işlenmesi diğer şairlerin tarzından ayrılır. Doğa’da sık sık içlerine dönerek, kendilerini çözümleyerek bir bakıma yalnızlığın tadını çıkaran romantiklerden farklı olarak Vigny’nin şiiri hayat dersi içermektedir; ahlâki/ moralist bir şiirdir. Kurt örneğinden yola çıkarak, aslında şair yalnızlığın içinde ayakta kalmanın erdemini, “kendi bilincinin gururunu” yaşar. Son dizelerde de dile geldiği gibi, Stoacı bir ders içermesi açısından da önemli bir imgedir “kurt”: Vigny için, ölme zamanı çattığında ruhsal yüceliği anımsatan ve korkuya teslim olmuş, günü kurtaran pragmatizme karşı ruhun asaletine çağrıda bulunan doğanın özgür ve güçlü varlığıdır[43].
Dayanıklılık, staocı bir duruş, ağır bir kaybın ardından ayakta kalma, ölümün sınırında durabilmek, acı karşısında mücadeleden vaz geçmemek, can çekişmenin acısına katlanmak, mağlubiyeti görmek… şiirden ulaşan etik bunları anlatıyor. Yahya Kemal’in Eğil Dağlar/ İstiklâl Harbi Yazıları içinde yer alan yazılar, Kâzım Yetiş’in tespitiyle İstiklal Harbi’nin “gün gün nabzını tutan” ve “bazen Yunanlıların ve Yunan ordusunun, bazen Ankara hükûmeti, bazen efkâr-ı umumiyyenin konuya bakışı”nı yansıtan tarihsel birer belge gibi okunur. Yahya Kemal’in 1921 tarihli “Kurdun Dişisi ve Yavruları” başlıklı yazısı İstiklâl Savaşında Türkiye’nin geçirdiği zor zamanları kaleme alırken Alfred de Vigny’nin şiirini referans alır: “Zannettim ki şair Vigny bizi, bizim maceramızı anlatmış! O erkek kurt, ölen ordudur; anne Anadolu’dur, o kurdun yavruları İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki dul annelerinden aldıkları dersi tekrar ediyorlar: “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl”[44].
Yahya Kemal, Mustafa Kemal adını İlk defa Çanakkale Savaşı yıllarında duymaya başlamıştı. Onu Anafartalar Kahramanı, yiğit, vatansever bir asker olarak tanıyordu. Ardından Mustafa Kemal Paşa’nın 16. Kolordu, daha sonra 2. Ordu Komutam olarak Doğu Cephesindeki başarıları, Suriye’de hizmetleri, derken çökmüş olan devleti kurtarmak üzere Anadolu’da Millî Mücadeleyi başlatması Yahya Kemal’in hayranlığını büsbütün artırdı[45].
Yahya Kemal’in Millî Mücadele yıllarında (1919-1922), İstanbul’da yayınlanan gazete ve dergilerde yazdığı 88 makalesi, sonradan (Eğil Dağlar) adlı bir eserde toplanmıştır[46]. Yahya Kemal, Millî Mücadeleyi heyecanla destekleyen bu makalelerinde, Atatürk’ten her fırsatta “Millî Timsal” olarak bahseder, “Mustafa Kemal tek başına bir fert değil, şahlanan Türk Milletinin Millî Timsalidir” der. “Eser” başlığı ile yazdığı bir makalesinde bu sözüne açıklık getirir: “Mustafa Kemal’i bir şahıs zannedenler aldanıyorlar. Evet, Efzunlar (Yunanlılar) İzmir’e çıktığı günden evvel Mustafa Kemal bir fertti. Ama o günden sonra artık bir fert değil, bir timsaldir” diyerek Onu Milletin bağrından çıkan müstesna bir eser olarak alkışlar. “O” (Mustafa Kemal Paşa[47]) adlı makalesinde de “Onun asıl dehası Samsuna çıktığı günden itibaren Türk Milletinin istiklâl iddiasında olduğunu sezişindedir” der[48]. Yahya Kemal’in sağlığında hiçbir kitabı yayınlanmamıştır. Vefatını müteakip 7 Kasım 1959 tarihinde Yahya Kemal Enstitüsü kurulmuştur. Böylece 1961 yılında Yahya Kemal’e ait şiir, makale ve vesikalar yayınlanmaya başlamıştır. Büyük çoğunluğu İstanbul’un işgal yıllarında yazdığı Millî Mücadele Yazıları Eğil Dağlar başlığı ile kitaplaştırılmıştır.
Anadolu’nun Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde bir bozkurt gibi ayağa kalktığı İstanbul’un işgal günlerinde herkes kalemini Yahya Kemal gibi cesurca kullanamıyordu. İstanbul halkının maneviyatını yükseltirken Anadolu’ya da aynı ölçüde güven duygularını gönderiyordu. Yazıları İstanbul ve Ankara gönüllerinde köprü oluyor onlarca makalesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa başta olmak Millî Mücadele Kahramanları/kahramanlıklarına takdirlerini ve hayranlığını edebî bir üslupla ifadeden çekinmiyordu. Bu makalelerden birinde 12 Mayıs 1921 İleri Gazetesinde “O” başlığı ile Mustafa Kemal Paşa’yı şu satırlarla anlatmaktadır:
Yahya Kemal’in Kaleminden Mustafa Kemal Paşa (O)
Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz bu senelerde önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran Mustafa Kemal Paşa'nın simasın ileride tahattur (Hatırlamak) edecek her Türk, Abdülhak Hâmid'in bu mısraındaki çerçeve içinde görecek:
Akardı payına (ayağına) mahşer-misal bir millet!
Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun şahsında böyle temessül etmemişti (özümlemek). Milletlerin asırlarda bir doğurduğu büyük insanlar henüz eserlerini ikmal etmemişken bile gözleri kamaştırırlar, bize de bugün bu vaki oluyor. Mamafih hem bizim hem de ecnebilerin karşısında milletinin timsali kesilen bu büyük adam, kendi büyüklüğünün farkında değil, konuşurken Selîm-i Evvel'in “Bu muvaffakıyetleri benim kendi eserim zannediyorlar... Ah zavallılar, bilmiyorlar ki...” dediği tarzında konuşuyor. Ankara'da çıkan Hakimiyet-i Milliyye refikimizin (arkadaşımız) bir muharriri, Büyük Millet Meclisi'nin sene-i devriyesi münasebetiyle Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş, İstanbul'dan Anadolu'ya geçtiğinden beri birçok tahassüslerini (duygularını) sormuş, kaydetmiş. Bu sözler bizi düşündürdü. Mustafa Kemal Paşa diyor ki: “Ben evvela herhangi bir suretle Anadolu'ya geçmek ve orada milletin efkâr ve hissiyatını bir defa daha yoklamak ve menâbi-i memleketi (ülkenin imkânları) takip etmek istiyordum. Samsun'a ayak bastıktan sonra derhal milleti ve memleketi yokladım[49]. Gördüm ki memleketin ve milletin temayülatı (eğilimleri) istiklâl müdafaasında tereddüt edenleri hacîl (utanma) mevkiinde bırakabilecek bir mahiyet-i aliyyededir. Filhakika iki seneden beri bütün dünyanın şahit olduğu vakāyi hadisat, düşüncelerimde isabet ve milletin azim ve imanında hakikî salabet (manevi kuvvet )olduğunu ispat etti. Bundan dolayı cidden müftehirim (iftihar ederim)."
Bu sözleri dikkatle okuyanlar yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan düşünür dururlar. Bir milletin tekevvün (oluşum) devresinde fertler böyle kendilerini göremezler, millet kendini bir timsalde görür. Bugün Anadolu'da vaki olan da bu haldir. Mustafa Kemal Paşa diyor ki: Bu İnönü mucizesi yalnız Türk neferlerinin eseridir; neferler diyor ki: O gün İnönü'nde, bizim başımızda arslan gibi zabitler vardı, onların elinde kendimizden geçtik, yürüdük; zabitler diyor ki: O gün başımızda İsmet Paşa vardı, bu muzafferiyet onundur; Fevzi Paşa hazırladı, o kazandı; İsmet Paşa da diyor ki: Bu eser Mustafa Kemal Paşa'nındır! Bu söyleyişleri tevazu zannedenler ne kadar aldanırlar!
Kuzu gibi Anadolu'nun birdenbire arslan kesilişini en sivri akıllılar hâlâ bir türlü tahayyül edemiyorlar; o Anadolu ki Hazret-i İsâ gibi halimdi, bir yanağına bir sille indirene öteki yanağını gösteriyordu, o Anadolu ki nice siyasîlerin rivayetine göre vergi vere vere, zulüm göre göre, askere gide gide Osmanlı idaresinden bezmişti, kendi milliyeti Türklükten usanmıştı, istiklâlinden vazgeçmişti, illallah diyordu, herhangi bir ecnebi idareyi seve seve kabul etmeye candan, yürekten hazırdı, o Anadolu ki Yunanistan bile lehinde şirin sözler söylüyordu, Yunan boyunduruğuna uslu uslu boynunu bırakır zannediyordu, işte bu istiklâl galeyanı o Anadolu'dan çıktı. Yalnız Anadolu o âna kadar bir adam bekliyordu[50].
Yunanlılar İzmir'e çıktıkları gün çok bed-mesttiler(sarhoş), o gün, o fecî gün İstanbul'dan Samsun'a bir adamın gittiğini fark edemediler. Her şeyin bittiğini zannettikleri o gün her şey başlıyordu, o adamın neden sonra ismini öğrendiler. Şimdi de rüyalarına giriyor. Yunanlılar, bu ismi ve bu adamı, Kartaca 'Kadîm Caton'u (Caton L'Anelen) nasıl müebbeden hatırladıysa öyle hatırlayacaklardır!
O güne kadar Anadolu'yu, Rumeli'yi, daha doğrusu bu ecnebiler biliyormuş ne Yunanlılar yoklamışlar hatta ne de coğrafya isimlerini bir tarafa bırakarak Türk milletini ne biz hissetmişiz. Mustafa Kemal Paşa'nın asıl dehası, Samsun'a çıktığı günden itibaren Türk milletinin istiklâl iddiasında olduğunu sezişindedir.
Romalılar muzafferiyet kazanmış serdarlarına bir zafer alayı yaptırırlar lakin o gün zafer gerdûnesinde (araba), o muzaffer serdarın övünmesin diye yüzünü kırmızıya boyarlardı; biz millî timsalimizden bahsederken bu takayyüde (bağlanma) lüzum görmüyoruz çünkü o övünmüyor ve övünmeyecektir de çünkü yüksekte yalnız bir adam olmanın pes (alçak) gururuyla, satıhta bütün bir milletle hem-vücud olmanın Bülent (yüce) zevki arasındaki farkı temyiz etmiş (ayırt etmiş); Hâkimiyet-i Milliyye refikimize söylediği sözlerden bunu hissettik[51].
Yahya Kemal, Millî Mücadele yıllarının sevinçli ve hüzünlü günlerini milleti ile birlikte yaşar. Başta, Ankara’daki Büyük Millet Meclisinde bazı milletvekilleri olduğu halde birçokları sabırsızdır. Bu mücadele ne zamana kadar sürecek, ne zaman taarruza geçilecek diyenlerin sayısı günden güne artmaktadır. Yahya Kemal, 19 Haziran 1922 tarihinde “Arslan gerilir de öyle atlar” başlıklı, bir makale ile bu gibilere cevap verir ve aynı zamanda vezinli bir cümle olan bu başlığı “ve öyle muzaffer olur” cümlesi ile tamamlar. Ordular şahlanmış, büyük taarruz başlamıştır. O gün Yahya Kemal (26 Ağustos 1922) başlığı ile şu kıt’ayla Allah’a dua etmektedir: “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yarabbi!/ Senin uğrunda ölen ordu budur Yarabbi! Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyet nâmın,/ Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın[52]”.
Atatürk'le Yahya Kemal’in Görüşmesi
Mustafa Kemal Paşa ile Yahya Kemal’in görüşmesi Bursa’da gerçekleşecektir.
Atatürk’ün Birinci Bursa Gezisi (17-29 Ekim 1922) “Barışa Doğru Güvenli Adımlar”
Bursalılar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı uzun süredir ısrarla Bursa'ya çağırıyorlardı. Kurtuluştan iki gün sonra, 13 Eylül 1922 günü Bursa'ya gelen Bursa milletvekilleri Muhittin Baha (Pars), Şeyh Servet (Akdağ) ve Operatör Emin (Erkul Seyitoğlu), o gün öğleden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na çektikleri telgrafta, "Halkımızın Ulusal Hükümet'e saygı ve gönül borcu duyguları çok yüksektir. Herkes Büyük Millet Meclisi ile Başkomutan'a saygı ve gönül borcu duygularını sunmak için can atmaktadır" diyorlardı.
15 Eylül Cuma günü, Bursa'da büyük bir açık hava toplantısı yapılmıştı. Belediye önünde toplanan Bursalılar, coşkun gösterilerle kurtuluşu bir kez daha kutlamışlar, bu arada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir toplantısının Bursa'da yapılması dileğinin bir telgrafla TBMM Başkanlığı'na duyurulmasına karar vermişlerdi. Milletvekilleri Muhittin Baha ve Operatör Emin Bey'lerle Şeyh Servet Efendi ve Belediye Başkan Vekili Mümtaz Bey tarafından, Bursalılar adına Ankara'ya çekilen bu telgraf şöyle (sadeleştirerek)[53]:
"Cuma günü Belediye önünde toplanan otuz-kırk bin kişi, kendilerini tutsaklıktan kurtaran ve ulusal değer ve onuru yüceltmeye yönelik sorunu çözümleyen Büyük Millet Meclisi'ne ve ayrı ayrı sayın üyelerine, yüreklerine sığmayan gönül borcu ve saygılarını bizzat sunmaya duyulan vicdani gerek-sinmeyi en içten bir coşku ile göstererek, kendi adlarına bu telgrafın çekilme-sini istediler. Bu toplantıda güçlü Başkanımızla (Mustafa Kemal Paşa) Yüce Meclisimizin adı ne denli saygı ve gönül borcu ile anıldı ise, İstanbul'daki sefil hizip de o oranda nefret ve tiksinti ile lanetlendi. Bütün Bursalıların duyduğu büyük özlem dikkate alınarak, Yüce Meclis'in gezisi gibi olsun, yeşil, güzel ve tarihsel beldemize onur vermesini halk adına ve kişisel olarak büyük bir özlemle dileriz."
Bu telgraf TBMM'nin 20 Eylül 1922 günlü toplantısında okunmuş, üzerinde tartışma açılmış; çağrıya bir teşekkür telgrafıyla yanıt verilmesi kararlaştırılmıştı. Ardından 23 Eylül günlü gizli oturumda yeniden gündeme gelen Bursalıların çağrısı daha ayrıntılı biçimde görüşülerek, Bursa'da bir toplantı yapılmasının sakıncaları ortaya konulmuş ve çağrının bir nezaket gösterisi sayılması gerektiği sonucuna varılmıştı.
O sıralarda Mustafa Kemal Paşa İzmir'de bulunuyordu. Bursa'dan, Bursalılar adına görevlendirilen bir kurul İzmir'e giderek, Gazi Başkomutan'ı Bursa'ya çağırmıştı. Başkomutan bu çağrıya olumlu yanıt vermişti. Ancak dönemin gelişmekte olan siyasal olaylarını da göz önünde bulundurarak uygun bir zamanı kollamaktaydı.
Bu arada Ateşkes Konferansı'nın Mudanya'da toplanması kararlaştırılmış ve Türk Delegasyonu Başkanı İsmet Paşa da, 2 Ekim 1922 günü önce Bursa'ya gelmiş, Bursalıların sevinç gösterileriyle karşılandıktan sonra aynı gün Mudanya'ya geçmişti. Yine aynı gün TBMM Başkanı ve Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa da Ankara'ya dönmüştü.
Ateşkes Anlaşması'nın 11 Ekim 1922'de imzalanması üzerine Mustafa Kemal Paşa, Bursalıların çağrısına uyma zamanının geldiğine karar verdi. Evet tam zamanıydı artık, Bağlaşık Devletlere ve İstanbul'da hâlâ oturmakta olan Sultan'a karşı bir gövde gösterisi yapmanın...[54](zamanıydı)
Ulusal Savaşımın Önderleriyle
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'yı ve bir süredir hafif kırgın ve uzakta kalmış olmasına karşın Refet Paşa'yı (Bele) Ankara'ya çağır-dı. Genelkurmay Başkanı Fevzi ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'larla Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa (Özalp), esasen Bursa'da idiler.
Böylece Rauf Bey dışında (o Ankara'da Hükümet'in başında kalacaktı), Türk Kurtuluş Savaşı'nın önderleri, hep birlikte eski başkent Bursa'da olacaklar; buradan köhnemiş Dersaadet'e (1) el atacaklar, ayrı-ca Lozan'da toplanacak Barış Konferansı'na temsilci göndereceklerdi.
15 Ekim günü Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ile kısa süre sonra Türk Devrimi'nin İstanbul'daki temsilciliği görevini üstlenecek olan Refet Paşa Ankara'ya geldiler. 16 Ekim'de ulusal savaşımın öncü kadrosunun bu üç önemli adı, özel bir trenle Eskişehir'e doğru yola çıktılar.
Bu yolculuk, 16 Ekim günlü Hakimiyet-i Milliye'de şöyle yer aldı[55]:
"Büyük Millet Meclisi Başkanı Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bu sabah saat dokuzda, özel bir trenle Eskişehir'e doğru kentimizden ayrılacaklardır.
Bilindiği üzere, Bursa ahalisi kurtarıcı Başkomutanlarına birçok kez baş-vuruda bulunarak, kurtulan yurtlarına çağırmışlardı. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Bursalıların bu çağrısına uyma lütfunda bulunmuşlar ve bu geziye çıkmayı kabul buyurmuşlardır. Başkomutan Paşa Hazretlerine, dün kentimize gelmiş olan Kâzım Karabekir Paşa Hazretleriyle Refet Paşa Hazretleri de eşlik eylemektedirler[56]."
Bursa Büyük Coşku İçindeydi
17 Ekim salı günü öğlene doğru, Mustafa Kemal Paşa'nın gelmek üzere olduğu haberi yayıldı. Bursalılar ve çevre köylerden gelen kala-balık halk toplulukları, O'nun geçeceği yolları doldurdular. Bu geziye tanık olan dönemin yazarlarının belirttiklerine göre, Başkomutan'ı karşılamak üzere toplanan büyük kalabalık, olağanüstü coşkuluydu.
Kaynak: Yılmaz Akkılıç
Belediye binasından İstasyon'a (günümüzdeki Yeni Hal) değin, Mustafa Kemal Paşa'nın geçeceği yollara halılar serilmişti. Sabahtan beri inceden inceye, sinsice bir yağmur yağıyordu. Ama hiç kimse yerini bırakmıyor, kalabalık azalacağına giderek artıyordu.
İlk resmi karşılama Duaçınarı'nda yapıldı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Milli Savunma Bakanı Kâzım (Özalp) Paşa, Bursa milletvekilleri, Vali Hacı Adil ve Belediye Başkanı Muhtar Bey'lerle öteki ilgililer, burada Mustafa Kemal Paşa'yı ve arkadaşlarını karşıladılar. Başkomutan'ın Bursa'ya ayak basışı, 21 atım top ateşi ile selâmlandı.
Kaynak: Yılmaz Akkılıç
Hakimiyet-i Milliye'nin 19 Ekim 1922 günlü sayısında, Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa'ya gelişi şöyle verildi (bir tarihsel belge olması dolayısıyla kısaltılmadan, ancak sadeleştirilerek sunulmuştur)[57]:
"BURSA, 17 (Özel muhabirimizin telgrafıdır) Başkomutan Paşa Hazretlerinin Bursa'yı ziyaretlerini duyan halk büyük bir sevinç içinde idi ve bu se-vinç yalnız kentle sınırlı olmayıp çevre köyleri de kaplamıştı.
Bursa İli, büyük kurtarıcılarını karşılamak için on günden beri hazırlık yapmakta idi. Karşılama için benzersiz düzenler alınmıştı. Başkomutan Paşa Hazretleri beraberlerinde Kâzım Karabekir ve Refet Paşa'lar ve yaverleri oldu-ğu halde öğleden sonra bir buçukta onur verdiler. Sabahtan beri ahali yollara dökülmüş ve bunlara çevreden gelen köylüler de katılmıştı. Bu kalabalık kit-le arasındaki coşkulu bekleyiş görülecek bir şeydi. Çocuklardan kadınlara ve doksanlık ninelere değin herkes yolları tutmuştu. Paşa Hazretlerinin geçeceği yol, baştan aşağı halılarla döşendi. Fevzi, İsmet, Kâzım (Özalp) Paşa'lar ile Bursa'da bulunan milletvekilleri ve kurullar, Bursa dışında uzaklara giderek karşılamada bulundular.
Sabahtan beri aralıksız bir biçimde ince bir yağmur yağıyor, ancak bu yağmur hiç kimseyi yerinden kıpırdatmıyor ve halk sevinçle bekliyordu. Paşa görünür görünmez birden kopan, düşlenmesi bile olanaksız bir alkış dalgası bütün besinden toplar atılıyor, her tarafta bandolar çalınıyordu. Yıllarca kahır çeken Bursa'yı dolaşıyordu. Minarelerden kasîdeler okunuyor, Sultan Osman türbesinden toplar atılıyor, her tarafta bandolar çalınıyordu. Yıllarca kahır çeken Bursa tüm özlemini böylelikle Yüce Başkomutan'ın önüne seriyordu.
Paşa Hazretleri, bütün kurulları Belediye'de kabul ettiler. Memleketin en yaşlısı, iki süt beyaz sakallı sayın kişi, ulusal giysilerle Bursa'nın saygı ve yüceltme duygularını sundular. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, kendileriyle pek içten bir görüşmede bulundular. Bundan başka kent adına üç mini mini kızcağız Paşa'ya teşekkürlerini sundu (3). Ve Paşa, kendilerini kucaklayarak iltifatta bulundu[58].
Törenden sonra Paşa Hazretleri, hazır bulunanlara aynen şu söylevi verdiler:
“Sayın Bursa halkının hakkımızda göstermiş olduğu içten gösterilerden olağanüstü duyguluyum. Bugün mutluluğunu duyduğumuz zaferi, ulusumuzun kararlılık ve kutsal inanç gücü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının süngüleri kazanmıştır. Üzerinde başka türlü hiçbir güç, hiçbir baskı yoktur ve olmamıştır. Ulusun ve ordularının yeteneği, bütün ulusal emellerimizi elde edecek derecededir. Ülkenin kaynaklarının genişliği, halkın çalışkanlığı ve yeteneği ve ordularının süngüleri, barış döneminde de her türlü sonuçları elde edecektir. Üç buçuk yıl süren bu savaştan sonra, bilim açısından, milli eğitim açısından, ekonomi açısından savaşımlarımızı sürdüreceğiz ve güveniyorum ki bunda da başarılı olacağız. Fabrikacı olacağız, sanatkâr olacağız. Bundan sonra düşüncelerimizi hep buna adayalım[59].”
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Belediye'deki söylevinden sonra halkın arasına karıştı. Bursa'nın kız okullarının öğrencileri beyaz giy siler giymiş olarak O'nu karşılamaya gelmişlerdi. Tüm öğrencilerin ellerini teker teker sıktı. İçlerinden bazılarıyla görüştü. Sonra onlara kısa bir söylev vererek, geleceğin umudu olduklarını vurguladı. Bu kısa söylev, Hakimiyet-i Milliye muhabirinin kaydedebildiği kadarıyla şöyle idi:
"Küçük Hanımlar, Küçük Beyler!
Sizler her biriniz geleceğin gülü, bir yıldızı, bir geleceğisiniz. Memleketi asıl aydınlığa gark edecek sizlersiniz. Kendinizin ne denli önemli, ne denli değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz kızlar, çocuklar.
Teşekkür ederim."
Bu sırada Belediye'nin çevresinde toplanmış olan halk hep bir ağızdan; "Hamd ü sena Mevla'ya / Kavuştunuz Bursa'ya / Esselâm-aleyk Paşa / Askerinle bin yaşa!" diye tempo tutuyor ve o günlerin ünlü bestesi Yaşa Mustafa Kemal Paşa marşını söylüyordu.
Saat 15.30 sıralarında tören sona erdi. Mustafa Kemal Paşa ve komutanlar onurlarına düzenlenmiş bulunan yemeğe katıldılar Yaklaşık bir saat sonra da, Gazi Başkomutan dinlenmeye çekilmek üzere Altıparmak'ta Çekirge yolu üzerinde, günümüzde SGK binası bulunan yerdeki Yağcı Cemal Bey'in köşküne gitmek üzere Belediye'den ayrıldı.
Kaynak: Yılmaz Akkılıç
Gece görkemli bir fener alayı düzenlendi. Bursalılar coşkun bir sel gibi, ellerinde meşalelerle Gazi Mustafa Kemal'in kalmakta olduğu köşke yürüdüler. Bu coşkulu olayı yaşayan Renin gazetesi muhabiri Ali Sedat; izlenimlerini şöyle anlatmaktaydı:
"Dün gece görkemli bir fener alayı Belediye önünden kalkarak Muradiye'ye Mustafa Kemal Paşa'nın oturduğu köşke gitti.
Talihin ne garip bir cilvesi ki, Yunan sürülerinin sahte ve yalancı vakar ve azameti döneminde, kibirli bir tavırla başlarında taşıdıkları miğferler, bu alayda ahalinin ellerinde fener görevini görüyordu. Gerçekten binlerce halk Yunanlıların kaçıp giderken sokaklarda bıraktıkları miğferlere birer sopa geçirerek ve içine gazlı paçavralar koyarak bunlardan yaptıkları meşalelerle ulusal zaferin bayramını kutluyorlardı[60]."
9 Eylül 1922'de düşman İzmir'den denize dökülüp de Gazi Mustafa Kemal Bursa'ya geldiği zaman İstanbul Darülfünunu bu mesut hadise dolayısıyla Gazi'yi tebrik için bir heyeti Bursa'ya gönderecektir. Heyette bu mücadeleyi başından beri destekleyen Yahya Kemal de vardır. Bu, Yahya Kemal ile Mustafa Kemal'in ilk karşılaşmalarıdır[61].
Millî Mücadelenin zaferle sonuçlandığı günlerde Yahya Kemal İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi profesörüydü. Bulunduğu bilim kuruluşunun Büyük Kurtarıcıya minnet ve şükranlarını sunması kadar tabiî bir hareket olmazdı. Bu vesile ile Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Fakülte fahrî profesörlüğüne seçilmesi için Dekan tarihçi Necip Asım’a bir teklif yazısı gönderdi. Yahya Kemal’in bu teklifi 19 Eylül 1922 günlü Edebiyat Fakültesi Meclisinde heyecanlı görüşmelere vesile oldu ve Atatürk’e İstanbul Edebiyat Fakültesinin fahri profesörlüğü unvanı verilerek aşağıdaki telgraf gönderildi[62]:
İstanbul: 19 Eylül 1338 (1922)
Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,
İstanbul Darülfünunu'nun Edebiyat Medresesi Meclisi Müderrisleri 19 Eylülde akdettiği celsede Zât-ı Müncî-i kumandanîlerini fahrî müderrisliğe müttefikan intihap etmekle kesb-i fahreyler.
İstanbul Darülfünunu
Edebiyat Medresesi Riyaseti
Necip Asım
Atatürk, Edebiyat Fakültesi profesörlerinin kendisine fahri profesörlük payesini veren bu kararından çok duygulanmış, ertesi gün telgrafla şu cevabı vermişti:
Türk harsının mihrakı olan Medreseniz fahri müderrisliğine
İntihabımdan dolayı meclisinize teşekkür ederim. Eminim ki, millî istiklâlimizi ilim sahasında fakülteniz ikmal edecektir. Bu şerefli tekâmülün husulünü deruhte eden heyetiniz arasında bulunmak bence bais-i iftihardır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
Başkumandan
Gazi Mustafa Kemal[63]
Daha sonra üç kişilik bir heyet, Ankara’ya gelerek Atatürk’e profesörlük diplomasını sunmuştu. Diplomada şu cümleler yer alıyordu[64]:
İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi Meclis-i Müderrisini 19 Eylül 1338 tarihinde akdettiği içtimâda Millî Mücadelenin büyük kahramanı ve yeni Türk Devleti’nin müessisi olan Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Türk Milletinin ve Türk harsının istiklâlini müeyyid İslâm kavimlerinin halâsına müteveccih olan tarihî mesaisini takdir ve tebcil ettiğinin bir delili olmak üzere Edebiyat Medresesi fahri müderrisliği unvanını tevcihe karar vermiştir. Şaban 1341 (Eylül 1922)[65].
Diğer taraftan TBMM Başkanı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa'da bulunduğunu öğrenen “Dersaadet Mekteb-i İptidaiye Muallimleri Cemi-yeti” (İstanbul İlkokul Öğretmenleri Birliği), topluca Bursa'ya giderek Başkomutan'ı ve arkadaşlarını görmek, onları kucaklamak üzere bir gezi düzenlemek için başvuruda bulunmuştu. Bu başvuruları olumlu karşılanınca, 27 Ekim 1922 günü yola çıkmak üzere hazırlıklarını yaptılar. O sabah ilkin Cağaloğlu'ndaki Büyük Reşit Paşa İlkokulu'nda toplanan 250'si kadın ve 230'u erkek olmak üzere 480 öğretmen -aralarında Yahya Kemal (Beyatlı), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) gibi Darülfünun müderrisleri de bulunmaktaydı, buradan Babıâli Caddesi-Sirkeci-Eminönü yoluyla marşlar söyleyerek Köprüye geldiler[66]. Daha önceden kiralanmış bulunan Şirket-i Hayriye'nin (Boğaziçi'nde vapur işleten özel şirket) 64 numaralı vapuruna bindiler ve saat 10.00'da Mudanya'ya doğru hareket ettiler.
Öğretmenleri Mudanya iskelesinde Tümen Komutanı Osman Nuri Paşa (Koptagel), Kaymakam Hüseyin Hüsnü Bey ve kalabalık bir halk topluluğu törenle karşıladı. İstanbul ve Anadolu, burada kucaklaşarak hasret gidermeye çalıştı.
Ardından beklemekte olan özel trenle Bursa'ya giden öğretmenler, Altıparmak'taki istasyonda yine törenle karşılandılar ve buradan doğruca Gazi Başkomutan'ın kalmakta olduğu Yağcı Cemal Bey'in köşküne yürüdüler.
Mustafa Kemal Paşa, kendisini görmeye gelen İstanbul'un ilkokul öğretmenleri ve öteki temsilcileriyle teker teker ilgilendi, hepsinin ellerini sıktı. Öğretmenler sevinç gözyaşları arasında O'nun önünden geçtiler.
Gece, Setbaşı'ndaki "Şark Tiyatrosu"nda bir toplantı düzenlenmişti (8). Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa ve öteki komutanlar bu toplantıya onur konukları olarak katıldılar.
Toplantının ilginç özelliği, Bursa'da, kadın erkek bir arada ilk kez düzenlenmiş bir toplantı olmasındaydı. Bu durum, Bursa Seyahati adlı yapıtta yer alan şu tümceden anlaşılıyor:
"Seyyahlar yemeklerini yedikten sonra, Bursa'nın güzel ve muntazam bir binası olan Şark Tiyatrosu'nda toplandılar. Bu bina şüphesiz ilk defa kadın ve erkeği bir arada görüyordu."
Toplantı, İstiklal Marşı ile açıldı. Sonra öğretmenlerden bir grup Toplar Atılırken marşını söyledi, ardından "Yaşa, bin yaşa Mustafa Kemal Paşa" diye başlayan marş, hep bir ağızdan yüksek sesle okundu.
İstanbul'dan gelen öğretmenler adına Kemal Zülfü Bey ilk sözü alarak, TBMM Ordularına ve Gazi Başkomutan'la silâh arkadaşlarına, tüm İstanbul'un hasret ve sevgi duygularını dile getiren bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı Ruşen Eşref (Ünaydın), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Muhittin Baha (Pars) beylerin coşkulu söylevleri izledi.
Daha sonra Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa söz alarak, gelecekteki Türkiye'nin politikalarının ana esaslarını açıkladığı şu konuşmayı yaptı:
"Bayanlar, Baylar!
İstanbul'dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul'un ışık ocaklarını tem-sil eden yüce topluluğunuz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. Yüreklerinizdeki duyguları, kafalarınızdaki düşünceleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü bir sevinç kaynağı oluyor.
Bu dakikada karşınızda içime dolan en içten duyguyu, izninizle açıklaya-yım: İsterdim ki aranızda bulunayım, çocuk olayım, genç olayım ve sizin ışık saçan eğitim çevrenizde bulunayım; sizden feyiz alayım, siz beni yetiştiresiniz. O zaman sanıyorum ki, ulusum için daha faydalı, çok daha faydalı olurdum. Ama ne çare ki, artık elde edilemeyecek bir isteğin karşısındayım. Dolayısıyla kendim için yerine getirilemeyecek bu isteğimin yerine, başka bir istekte bulunacağım: Bugünün çocuklarını yetiştiriniz. Onları ülkeye, ulusa yararlı insan-lar yapınız. Bunu sizden bekliyor ve istiyorum[67].
Bayan öğretmenler, Bay öğretmenler!
Olasıdır ki 'muallime' demediğim için beni hatalı buluyorsunuz. Ancak bunu düzeltmek istemiyorum. Ben, dilimizde ille dişiliği belirten yabancı ekler kullanmanın gerekli olmadığını sanıyorum. Evet, öğretmen bayanlar ve baylar diyorum. Evet, öğretmen bayanlar ve öğretmen baylar, biliniz ki, ulusumuz büyük bir yıkım geçirdi. Devletimiz bir çöküntüye uğrama tehlikesiyle karşılaştı. Varlığımızı yeryüzünden silme yolunda birçok suçlar işlendi. Çok çalıştık, bugünkü başarıya ulaştık.
Bayanlar, Baylar!
Bir ulusu uğradığı herhangi bir yıkımdan kurtarmakta, bir ulusu uyandırmakta, aydınların önemli bir ödevi olduğu gözden kaçamaz. Hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek [bugüne ulaşmak], ulus aydınlarının doğruluğu, namusu, ulusu ve yurdu sevip kollayan çabaları ve özellikle günlük çıkarları hiçe sayan duyguları sayesinde kolay olmuştur. Ama bugün ulaş-tığımız nokta, gerçek kurtuluş noktası değildir. Artık tamamen kurtulmuş olarak ulusumuzu tamamen güvenlik içinde görüyoruz demek bir gaflettir.
Hayır, gerçek kurtuluşa henüz ulaşamadık. Bu noktadaki düşüncemi biraz açıklayayım: Bir ulusun yıkımlara uğraması demek, o ulusun güçsüz, bakımsız, hasta olması demektir... Dolayısıyla asıl kurtuluş, toplumdaki hastalığı bulmak ve iyileştirmekle elde edilir; ve hastalığın tedavisi ancak bilime ve tekniğe dayalı yollardan yapılacak olursa şifa verici olur. Yoksa, bilim ve tekniğe dayanmayan bir tedavinin hiçbir zaman, hiçbir hastalığı tedavi edemeyeceği bilinmektedir. Tersine hastalık müzminleşir ve tedavi edilemez bir hâle gelir. Bir toplumun hastalığı ne olabilir? Biliyorsunuz ki, bir ulusu ulus yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Bunlar da düşünce güçleri, sosyal güçlerdir...
Kim safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastalıklıdır. Toplumsal yaşayış da Dolayısıyla düşünceler anlamsız, mantıksız, faydasız, belki zararlı birta-akil ve mantıktan uzak, insanlıktan ve her türlü anlamdan uzak, faydasız ve zararlı birtakım görenek ve geleneklerle dopdolu olursa, felç olur.
Dolayısıyla tedavisi için, önce düşünce ve toplum güçlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak gerekir. Ulusu ve ülkeyi kurtarmak isteyenler için, coşkun sevgi, iyi niyet, çaba harcamak, özveri pek gerekli olan niteliklerdir[68].
Ama bayanlar, baylar! Bir toplumdaki hastalığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletip yetiştirmek için bu nitelikler yeterli değil-dir, bunların yanında bilgi gerekir, teknik gerekir. Bilim ve tekniğin çalışma ve oluşma çevresi okuldur. Bunun için okulları açmak ve artırmak gerektir. 'Okul' adını hep birlikte saygı duyarak, kutlayarak ayakta analım: Okul!..
[Alkışlar... Hazır bulunanlar da "Mektep / Okul" diye tekrarladı]
Okul, genç kafalara, insanlığı saymayı, ulusu ve ülkeyi sevmeyi, özgür yaşamayı, bağımsızlık onurunu öğretir... Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarabilmek için tutulması gereken en doğru yolu belletir. Yurdu ve ulusu kurtarmaya çalışanların, aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman, birer etkin bilgin olmaları gerekir. Bunu sağlayacak yine okuldur. Ancak böylelikle her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olabilir. [Alkışlar]
Bayanlar, Baylar!
Ülkemizin en bayındır, en alımlı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenip atan zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların yönetiminde bilim ve tekniği rehber kabul etmektir. Ulusumuzu yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında hep bu yolu tutacağız. Evet, her konuda, ulusumuzun siyasal, sosyal yaşamında da, ulusumuzun düşünce eğitiminde de, yol göstericimiz bilgi ve teknik olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği bilim ve teknik sayesinde ki, Türk Ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün ince güzellikleriyle gelişir. [Alkışlar]
Bayanlar, Baylar!
Ülkemiz içinde uygar düşüncelerin, çağdaş ileriliklerin bir an yitirmeden yayılması ve gelişmesi gereklidir. Bunun için bütün bilim ve teknik insanlarının, bu uğurda çalışmayı bir nâmus borcu bilmeleri gerekir. Öğretmenlerimiz, ozanlarımız, yazarlarımız, sürekli olarak ulusa yıkılış günlerini ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, anlatacaklar, bu kara günlerin geri dönmemesi için, yeryüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye'nin varlığını tanımak istemeyenlere onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.
Bayanlar, Baylar!
Görülüyor ki, en önemli ve verimli ödevlerimiz, öğretim ve eğitim işleridir. Öğretim ve eğitim işlerinde kesin olarak başarılı olmak gerektir ve olacağız. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak böylelikle olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can, tek düşünce olarak belirli bir program üzerinde çalışmamız gerektir. Bence bu programın temel iki konusu vardır:
Toplum yaşayışımızın ihtiyaçlarına uygun düşmesi,
Çağın gereklerine uymasıdır.
Kuşku yok ki, bugün bütün dünyaya gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yaşadığımızı varsayamayız. Ülkemizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. Tersine, ileri ve uygar bir ulus olarak, çağdaş uygarlık alanı üzerinde yaşayacağız. Bu yaşama da, ancak bilgiyle, teknikle olur. Bilgi ve teknik nerede ise, oradan alacağız ve ulusun her bir insanının kafasına koyacağız. Bilgi ve teknik için kayıt ve koşul yoktur. Dinimiz bu yüce buyruğu içerdiği içindir ki, gelişkin dindir. Dinimiz, bilim ve tekniği putperest memle-ketlerde aratır, ta Çin'de bile aratır. Bu gerçekleri bütün ulusun bilmesi gerekir[69].
Akla uygun hiçbir nedene dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi çok güç, çok geç olur; belki hiç olmaz. İlerlemek yolunda bağları ve koşulları aşamayan uluslar, yaşamı makul ve pratik düşünemez. Hayat felsefesini geniş gören ulusların egemenliği ve tutsaklığı altına girmeye mahkûmdurlar!
Bütün bu gerçeklerin ulusça iyi anlaşılması ve sindirilebilmesi için, her şeyden önce bilgisizliği gidermek gerektir. Bunun için, öğretim programımızın, eğitim davranışımızın temel taşı, bilgisizliği gidermek olmalıdır.
Bu giderilemedikçe bir adım attığımızı sanmayınız. Böyle olunca daima yandan genel bilgisizliği gidermeye çalışmakla birlikte; öte yandan toplum ya yerimizde sayacağız. Yerinde duran bir şey ise, geriye gidiyor demektir. Bir yandan toplum yaşamında bizzat etkili, iş gören ve verimli kimseler yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve orta öğretimin günlük yaşamaya uygun olmasıyla gerçekleşebilir. Toplumlar ancak bu yoldan işadamlarına, sanat adamlarına kavuşabilirler. Elbette ulusal dehamızı geliştirecek, kültürlerimizi layık olduğu dereceye ulaştırmak için yüksek meslek erbabını da yetiştireceğiz. Kız çocuklarımızı da aynı eğitim derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.
Bayanlar, baylar!
Kesin olarak bilmeliyiz ki, iki ayrı parça halinde yaşayan uluslar zayıftır, hastadır. [Alkışlar]
Çocuklarımızla ve gençlerimize uygulayacağımız öğretimin sırrı ne olursa olsun, onlara her şeyden önce temel olarak şunları öğreteceğiz: Birincisi ulu suna, ikincisi Türkiye Devleti'ne, üçüncüsü Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetine düşman olanlarla savaşımın gerekliliği...
Bireyleri bu savaşım nedenleri ve araçlarıyla donanmış olmayan uluslar için kalımlılık hakkı yoktur. Savaşım, savaşım gerekir!
Bayanlar, baylar!
Bir gerçeği olduğu gibi dimağlarımızda canlandırmak zorundayız: Açıkça söyleyeyim ki (İtiraf etmeliyim ki), biz üç buçuk yıl öncesine değin cemaat halinde (ulusal bağları olmayan, rasgele, başka eğreti bağlarla bir araya gelmiş olan bir topluluk hâlinde) yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya bizi, bizi temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk yıldır tamamen ulus olarak yaşıyoruz. Bunun elle tutulur, gözle görülür tanığı yönetimimizin biçimidir ki, bunu yasalar 'Büyük Millet Meclisi Hükümeti' diye adlandırdı. [Alkışlar]
Bütün dünya bir gün bile unutmasın ki, Türkiye devletinin biricik ve ger-çek temsilcisi, yalnız ve yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Hasis çıkarları için, kendi kişiliklerini korumak için ulus ve ülkenin bağımsızlığını, ulusun öz-gürlüğünü düşmana peşkeş çekmekte sakınca görmeyen, bağımsızlığı yok ede-cek hükümlerle dolu Sevr Anlaşması'nı kabul eden egemenlerin, sultanların, padişahların menkıbelerini, bu gasıpların istibdatlarını Türk Ulusu artık, ancak ve yalnız tarihte okur... [Şiddetli alkışlar][70]
Bayan öğretmenler, Baylar!
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yer hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Gerçek zaferi siz kazanacak ve sürdüreceksiniz ve kesinlikle başaracaksınız. Ben ve sarsılmaz bir inançla bütün arkadaşlarım, bütün varlığımızla sizi izleyeceğiz [Heyecanlı alkışlar] ve eğer kültürel gelişme yolunda herhangi bir engelle karşılaşırsanız, sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız, bütün varlığımızla sizin düşüncelerinizi ileri yürüteceğiz. [Heyecanlı alkışlar]
Son bir söz: Sizin değerli bir topluluk olarak Bursa'ya gelmeniz, yalnız Bursa'yı değil, bütün Anadolu'daki kardeşlerinizi sevindirdi. İstanbul'dan getirdiğiniz selâmları, bütün ulusa ulaştıracağız. Ben de sizden dileyeceğim ki, benim ve arkadaşlarımın ve bütün Anadolu'nun selâm ve saygılarını İstanbul'da bulunan ve henüz baskıdan kurtulmayan kardeşlerimize duyurunuz.
Hiçbir neden ve güç, onları bu halde bırakamaz.
İstanbul'un talihi, İstanbul'da yaşayan öz Türklerin gönlündeki, vicdanındaki isteklere denk olarak belirip parlayacaktır[71]."
Millî Mücadele yıllarında Gazi Mustafa Kemal, Yahya Kemal'in gazete yazıları ile İstanbul'da çok etkili olduğunu görmüştür. İstiklal Harbi ile ilgili yazılarında Yahya Kemal daima Mustafa Kemal Paşa’yı Türk milletinin timsali olarak kabul etmiş ve onun etrafında birleşilmesini istemiştir.
Haluk Y. Şehsuvaroğlu, Yahya Kemal’in Mustafa Kemal Atatürk’le tanışmalarıyla ilgili olarak şairin şu sözlerini nakletmektedir: “Bursa, düşmandan istirdat edilmişti (kurtarılmıştı). Gazeteler Atatürk'ün Bursa'ya geleceğini yazıyordu. Darülfünun'da hoca idim. Talebelerle beraber Bursa'ya gitmek ve Gazi'yi görmek istemiştik. Gazeteler bizim böyle bir seyahat yapacağımızı da yazdılar. Biz, muayyen günde talebelerle Mudanya'ya gittik. Grup, çok neşeli ve heyecanlıydı. Mudanya'ya geldiğimizde bizi sahile çıkarmak istemediler. Nöbetçiler, kumandanı görmemiz ve müsaade almamız lâzım geldiğini söylediler, öyle yaptık. Kumandan, bizim kim olduğumuzu ve ziyaret sebebimizi öğrenince çok iyi muamele etti. Mudanya'dan kaçan zengin Rumlardan birinin evi ikametimize tahsis olundu..... Bursa'ya hareket ettik.... Bursa'yı heyecan içinde bulduk, şehir, Gazi'nin gelmesine hazırlanıyordu. Otele indik. Ertesi gün Gazi'yi karşılamaya gittik. Halk, yolları doldurmuştu. Fakat çok şiddetli bir yağmur vardı. Gazi otomobille şehre girdi. Benim Bursa'da olduğumu öğrenince çağırttı. Beni görmekten pek memnun olduğunu söyledi[72], arabasına aldı ve oteli terk ederek kendisine hazırlanan köşke nakletmemi istedi. Öyle yaptık. Her akşam sofrasında bulunuyordum. Gazi, Bursa'dan kara yoluyla Ankara'ya dönerken beni de beraber aldı ve böylece kendisi ile beraber Ankara'ya gitmiş oldum[73]”.
Bunlar bizzat şairin anlattıklarıdır. Şimdi de bir başka tanığı dinleyelim: “Bursa'daki İtibar-ı Millî Bankasının müdürünü Yunanlılar esir alırlar ve yanlarında götürürler. Şehrin düşmandan kurtarılmasından sonra Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye, bankanın İstanbul'daki genel müdürlüğünden vaziyete el konulması ister. Bunun üzerine Raufi Manyasî Bursa'ya gönderilir. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Bursa'ya gelmektedir. Karşılama programı hazırlanır. Madam Brod otelinde Gazi'ye akşam yemeği verilecektir. Bu iş için Cevdet İzraboğlu ile Manyasî görevlendirilir: “Akşam üzeri Mustafa Kemal Paşayı şehir hududunda istikbal ettik. Ertesi gün, Gazi'nin huzuruyla öğleyin, Yeşil Cami'de şüheda ruhuna bir Mevlit okundu. Öğleden sonra Kız Lisesi'nde Gazi bir konuşma yaptı ve orada kendilerinden vaki ricamızı kabul ederek akşam yemeğini teşrif ettiler. Bu toplantıdan çıkıp yemek hazırlıklarını ikmal için otele geldiğimizde, salonda merhum aziz arkadaşım Yahya Kemal'le karşılaştık.” Yazar, Yahya Kemal'le Vâlâ Nurettin'in evinde tanıştığını ve ondan Fransızca şiirler dinlediğini, özellikle La Mort du Loup (Kurdun Ölümü) şiirini çok güzel okuduğunu nakleder. Bu şiir ve hikâyesi Yahya Kemal'in Millî Mücadele ile ilgili yazılarında da sık sık geçer. Sonra yazısına şöyle devam eder: “İşte bu 1338 (1922) senesinin mesut günlerinden birinde yani bundan 37 sene evvel, Bursa'da otelin salonlarında kendisine rastlayınca çok sevinmiştim. İstanbul'dan Bursa'ya gelen bir talebe kafilesine katılarak gelmiş. Yemekten bahsettim. Ve kendisinin de yemeğe iltihakını temin ettim[74]. Gazi, gece yemeğe gelince, maiyetinde bulunanlar arasında Hamdullah Suphi de vardı. Yahya Kemal'i Gazi'ye takdim etti. Uzun masanın etrafında sıralandık. Gazi o kadar güzel konuşuyor o ağır davudî sesiyle, hepimizi öyle bağlıyordu ki saatlerin geçtiğini hissetmiyorduk[75]. Nihayet Yahya Kemal'den bir şeyler okumasını istediler. Bilmem nasıl oldu, gayr-i ihtiyarî, yüksek sesle La Mort du Loup deyivermişim. Gazi'nin tam karşısında oturuyordum. Ağzımdan bu cümlenin çıkmasıyla kıpkırmızı kesildim. Fakat o bakmaya doyulmaz sihirli gözlerinin içi güldü. Ve “Peki rica ediyoruz” dediler. Yahya Kemal ayağa kalktı ve ağır ağır La Mort du Loup'yu öyle bir okudu ki yirmi yirmibeş kişilik hazırun, hatta Fransızca bilmeyenler dahi bu harikulâde okuyuşun tesiri altında mebhut kalmışlardı. Gazi son derece beğendi ve bana işaret ederek, “Teşekkür ederim” dediler. Ben yaptığım gafın üzüntüsünü ancak böyle silebildim. Yahya Kemal de o akşam Gazi'nin sevdikleri arasına karıştı. O derecede idi ki Bursa'dan birkaç gün sonra Ankara'ya beraber gittiler[76]”.
Lozan Konferansı İçin Baş delege: İsmet Paşa
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın bu ilk Bursa gezisi, siyasal gelişmeler bakımından çok yoğun geçmiştir.
İlkin, Mudanya Ateşkes Anlaşması hükmü gereğince Doğu Trakya'yı Bağlaşık Devletlerden teslim alacak jandarma güçlerinin komutanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin temsilcisi olarak İstanbul'a gönderilmesi kararlaştırılan Refet Paşa ile son hazırlıklar Bursa'da gözden geçirildi. Refet Paşa, 19 Ekim 1922 günü sabahı Mudanya'dan Gülnihal gemisi ile İstanbul'a hareket etti.
Bir başka önemli konu, Lozan'da toplanacak olan Barış Konferansı'na gönderilecek Delegeler Kurulu Başkanı'nın seçimiydi. Savaşın sona ermesiyle birlikte, eski silah arkadaşları arasında, re-kabete dayalı bazı anlaşmazlıkların doğması beklenebilirdi. Gerçekten de böyle bir anlaşmazlık, Lozan'a gönderilecek delege seçiminde doğmuştur.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu görevi en iyi biçimde yapabilecek olan kişinin, Mudanya'daki çetin görüşmelerde deneyim kazanmış ve diplomasi yeteneğini kanıtlamış bulunan İsmet Paşa (İnönü) olduğuna inanıyordu. Ancak ulusal savaşımın önder kadroları arasında kırgınlıklara meydan vermemek konusunda titiz davranmak gereğini duyuyordu. Ne ki sonunda bir oldu bittiyle kararını açıklamak zorunda kaldı.
Atatürk Söylev'de bu konudaki gelişmeleri şöyle anlatır:
"Bursa'da kaldığım günlerde Refet Paşa'yı bilindiği üzere İstanbul'a gönderdim. İsmet Paşa'nın da delegeler kurulu başkanlığı yapıp yapamayacağını bütün bildiklerime karşın, bir daha inceledim. Mudanya Konferansı'nı nasıl yönettiğini ayrıntılarıyla anlamaya çalıştım. İsmet Paşa'nın kendisine düşüncelerimi sezinletecek hiçbir söz söylemiyordum. En sonu, olumlu olarak kararımı verdim. İsmet Paşa'nın Delegeler Kurulu Başkanı olması için, daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'e özel ve gizli olarak çektiğim bir kapalı telde, kendisinin Dışişleri Bakanlığı'ndan çekilmesine ve yerine İsmet Paşa'nın seçilmesine aracı olmasını rica ettim.
Ankara'dan ayrılışımdan önce Yusuf Kemal Bey bana, Delegeler Kurulu Başkanlığı görevini en iyi İsmet Paşa'nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey'den kendisine çektiğim teli iyi karşılayarak gereğini yap-maya başladığını bildiren bir karşılık aldım.
İşte ondan sonra idi ki İsmet Paşa'ya bir olupbitti biçiminde, Dışişleri Bakanı olacağını, ondan sonra da barış konferansına Delegeler Kurulu Başkanı olarak gideceğini söyledim. Paşa birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu ileri sürerek özür diledi. En sonunda, önerimi bir buyruk sayarak kabul etti."
Mustafa Kemal Paşa'nın kentte bulunduğu süre boyunca, Bursa, yerli ve yabancı basının temsilcilerinin akınına uğramış gibiydi. TBMM Başkanı gazete ve ajans muhabirleriyle görüşmelerinde, genel olarak gelecekteki Türkiye'ye dönük mesajlar vermekteydi[77].
Mustafa Kemal Paşa'nın bu ilk Bursa gezisi, savaş sonrasında uygulamaya konulacak politikaların ilk adımlarının atıldığı bir başlangıç olmuştur. Aynı zamanda, barış dönemine geçiş sürecinin bazı önemli ve geleceği etkileyici değişimleri de bu gezi sırasında gerçekleştirilmiştir.
Örneğin TBMM Başkanı'nın Bursa'ya geldiği gün, İstanbul'daki son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa, kendisine bir telgrafla başvuruda bulunarak, "Barış Konferansı'na İstanbul ve Ankara delegelerinin birlikte katılmalarının uygun olacağını ve bu amaçla önceden birinin görüşmek üzere İstanbul'a gönderilmesini istemişti. Mustafa Kemal son sadrazamın bu yakışıksız önerisini 18 Ekim 1922 günü Bursa'dan şöyle yanıtladı:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının kazandığı kesin utkunun doğal sonucu olmak üzere, yapılması yakın olan barış konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından temsil olunur”
Osmanlı egemenliğinin ulusal savaşımı gerçekleştirenlerce artık tanınmadığı, ilk kez doğrudan ve dolaysız olarak bu telgrafla Bursa'dan açıklanmıştır.
25 Ekim'de Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey (Tengirşenk), Mustafa Kemal Paşa'nın kendisine özel olarak çektiği telgraf gereği görevin den ayrılmış, ertesi günü, TBMM'de Dışişleri Bakanlığı'na İsmet Paşa seçilmişti. Artık Lozan'da masaya oturmaya hazırdır yeni Türkiye Devleti...
28 Ekim 1922 günü, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Dışişleri Bakanı seçilmesi dolayısıyla, Bursa'dan Batı Cephesi Ordularına bir veda mesajı yayımlayarak, "Onurumuzu ve kanımızı birbirine bağladığımız bütün asker, subay ve komutan arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ve veda ederim" demişti[78].
Mustafa Kemal Paşa, Yahya Kemal’i Lozan’a giden Türk barış heyeti arasında görevlendirmiş, dönüşte Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Urfa milletvekili seçtirmişti. Bu arada Varşova ve Madrid büyükelçiliklerinde de bulunan Yahya Kemal, 1934 yılı Mart ayında yapılan milletvekili ara seçimlerinde Atatürk’ün tavsiyesi ile Yozgat milletvekili seçilmiş, ikinci defa Meclis’e girmişti. Yahya Kemal’in Yozgat milletvekilliğine seçilmesi dolayısıyla Atatürk’e gönderdiği teşekkür telgrafının aslı bugün Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü Atatürk Arşivinde, Milletvekili Seçimleri bölümündeki dosyalar arasındadır[79]. Mehmet Önder tarafından bulunan ve ilk olarak onun tarafından yayınlanan telgraf şöyledir:
İstanbul/Galata, 70.3.7934, Sa: 15
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hz-Ankara
Türk milletinin büyük ve engin şerefli reisinin yüksek teveccühü eseri olarak bu defa Yozgat mebusluğuna intihabım vesilesile kalbim minnetle doludur. Ondokuz senedenberi dehasının yıldızına peyrev olduğum büyük reisimizin teveccühü hayatımın yegâne değeridir. Derin şükran ve tazimatımı arzederim, efendim.
Yahya Kemal
Telgraf, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak tarafından Atatürk’e okunmuştur. Atatürk, kendi adına cevap vermesi için Hasan Rıza Soyak’a emir vermiş, o da telgrafın üzerine “namlarına ben cevap yazacağım” kaydını koyarak 11 Mart 1934 günü Yahya Kemal’e şu telgrafı göndermiştir:
Ankara, 11.3.1934
Yahya Kemal Beyefendi,
Moda, Avukat Celâl Bey Köşkü
Kadıköy/İstanbul,
Telgrafınızı Reisicumhur hazretlerine arzettim. Güzel duygularınızdan pek mütehassis oldular. Muvaffakiyet dilediler. Tebrik ve selâmlarını size bildirmekliğimi emir buyurdular. Hürmetlerimi arzederim, efendim.
Umumi Kâtip[80]
Yahya Kemal’in 1934 yılı Yozgat milletvekilliği bir yıl sürmüş, 1935 yılında Tekirdağ, 1943 yılında da İstanbul milletvekilliğine seçilerek 1946 seçimlerine kadar 12 yıl parlâmento hayatı devam etmiştir[81].
Afet İnan, Yahya Kemal’in vefatından sonra yazdığı “Tarih ve Büyük Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı” başlıklı yazısında şunları kaleme almıştır:
Her milletin manevî değerleri vardır. Bunlar, ömürleri boyunca fikir dünyalarının yaratıcı kudreti ile eser verirler. Hayatta iken sevilirler, yakın ve uzak çevreleri vardır, sohbetleri aranır, kendilerini herkes tanımak ister. Onlar eğer bu dar çevreleri aşıp da milletin tanıdığı, sevdiği, takdir ettiği, eserlerine değer verdiği kimseler olursa, milletin temsilcisi sayılır. Her millette böyle değerlere ne kadar ihtiyaç vardır! Çünkü sosyal hayatta her eser veren, o topluluğa fikrî hayat aşılar ve medeniyetin bütünü içinde yer aldığı nispette değer taşır[82].
İnsanların manevî hayatını dolduran bunca fikir hareketleri içinde "şiir" en yüksek edebî bir türdür. Halk şairlerinden tutunuz da en kültürlü şairlere kadar eser verenler, bütünü ile bir devrin temsilcisidirler. 1 Kasım 1958'de ölümü dolayısıyla hatırasını andığımız Yahya Kemal'i ben de tanıdım. Atatürk'ün özel kitaplığında güzel ciltlenmiş türlü edebî eserler vardı. Bunları zaman zaman özel toplantılarında getirtir ve iyi okuyanlardan dinlerdi. Atatürk, bunları Yahya Kemal'in kendisine satın aldırdığını söylerdi. Yahya Kemal'i 1933 yılından sonra tanıdım. O, kendi şiirlerini ne güzel bir ahenkle okurdu! Hele, Fransız şairlerinden Victor Hugo'nun eserlerini okuduğu vakit içten duygularını ne güzel belirtirdi ve Atatürk onun sesinden gerek Fransız şiirlerini, gerekse şairin kendi şiirlerini dinlemekten pek çok zevk duyardı[83].
Şairler Tanrı'ya en yakın insanlardır, denir. Çünkü onların ilhamı İlâhî bir kaynaktan gelir gibidir. Onların söyledikleri güzel ahenkli mısralar dilden dile dolaşır, milletin malı olur. Hangi söz bir şairin mısraı kadar uzun ömürlü olabilir? Yahya Kemal tarih biliyordu, yalnız kendi milletinin tarihi değil, cihan tarihinin ummanı içinde yüzerdi. Konuşmalarında bunları ne güzel anlatırdı! Fakat ben onun bu konuşmalarından daha çok şiir okumasını ister, kendisinden bunu rica ederdim. Atatürk'ün toplantılarında bulunduğu vakitler, şiir ve edebiyat gecesi olurdu. Bana öyle gelirdi ki Yahya Kemal büyük Türk imparatorluğunun büyük cüssesini temsil ediyordu. O devirden aldığı nefesle tarih içinden seslenen bir edası vardı. Okuduğum tarihlerin sahifeleri, onun mısralarında çevrilir, çevrilir ve ben bir anda koca tarihin yükü altından sıyrılarak hafiflerdim. Atatürk bir gün onun için demişti ki: “Yahya Kemal geniş tarih kültürünün eseridir” ve ilâve etmişti: “Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidirler[84].”
Halide Edib-Adıvar da bizzat Millî Mücadele sırasında görev almıştır. Savaşın tüm zorluklarını görmüş Mustafa Kemal Paşa’nın yakınında bulunmuştur. Halide Edib-Adıvar’ın Dağa Çıkan Kurt başlıklı kitabındaki “Kurdun Memleketinde” yazısı da “kurdun özelliklerini” anlatma açısından çok önemlidir. Halide Edib Viyana’da beyaz perdede seyrettiği bir filimden esinlendikleri ile satılmak istenen bir kurdun kaçışı ve “Hürriyete” susamış haliyle Türk Milletine benzeyen yönlerini vurgulamıştır:
“Kurt artık çölde, kendi memleketindeydi. Karlı tepelerden kendini çağıran dişi kurda gelmişti. Beyaz ormanların, çağlayan suların, sarp kayaların ıssız vahşiliğinde sevişiyor ve yaşıyorlardı. Kayaların sıcak kovuklarında kendilerine bir iş edindikleri ve tombul kurt yavrularım ayakları altında dolaştığı zaman âdeta sevindim: “İnşallah artık uygar insanlar arasına dönmezsiniz; bu büyük vahşetin ortasında, ininizde kalırsınız” dedim. Fakat öyle olmadı. İnsanlar, onları izlediler. Dişi kurt ininde yavrularını emzirirken kurdun düşmanı olanlardan biri geldi. O inin altına bir kucak dinamit koydu ve bir dakika sonra sıcak ve canlı bir yavru ve sevgi yuvası olan in, taze bir mezar ve bir yığın toprak olmuştu[85].
Suların kıyısında yavrularına av yakalayan kurt döndüğü zaman pençeleriyle yıkılmış ini kazdı, uzun burnunu toprakların altına soktu, kokladı, döndü. Acı bir sembolün ızdırabıyla yavrularını ve eşini aradı, aradı. En sonunda insanlarda az gördüğüm derin bir umutsuzlukla yıkık “in” in üstüne kendini attı, zavallı başı pençelerinin üstüne düştü, büyüdü, büyüdü; beyaz perde üstünde yıkık yuvasına ağlayan koca bir kurt ateşli gözleriyle ta kalbime baktı. Fakat yine kurt perdeden silindi. Dimağımın görüş sahasında dinamitle atılmış binlerce insan yuvası yıkıntısı canlandı; hepsinin üstünde parça parça örtüleri altında didiklenmiş saçları, yaşlı gözleriyle birçok kadın, yerden fışkırdı. Böyle dilsiz, böyle derin ve şifa bulmaz bir ıstırap ve umutsuzluk kaç yüz kadının gözlerinde, yıkık ve boş yuvaları üstünde, avare ve elleri bomboş dolaşırken gördüm. Haykırmayan, durum ve davranışlarıyla hiçbir yapmacıklık ve zaaf göstermeyen, yalnız yanaklarındaki göz yaşı izlerinden acı yaşlar akarken bir tek adalesi oynamadan insanın canını altüst eden Anadolu kadınlarını kalbin gözüyle bir daha gördüm. Ben de Viyana'nın mahalle sinemasının bir köşesinde karanlıkta bir Anadolu kadınının sessizliğiyle ağladım. Gözlerimden eski levha uçtukça sıcak yaşlar da aktı, aktı[86].
Sonunda bu ini dağılmış aziz kurdu, düşmanını kovalarken, her tuzağa, her atılan kurşuna rağmen düşmanını didik didik ederken, dağ, taş, orman, su, hepsini bir hınç yıldırımı gibi aşarken görüyordum; kalbim de onunla beraber koştu, bir derenin ortasında “in”lerine dinamitler atan düşmanın son kemiğini büyük bir tat ve iştahla yerken garip bir sevinç ve zafer duydum. Yine perdenin üstünde yüce görünen kurt silindi. Kim bilir yıkıntıları üstünden kaç bahar geçtikten sonra canlanabilecek zavallı Türk yuvaları ortasında Türkiye'nin neferini gördüm, yuvası ezilmiş, sevdiği şeylerin hepsi işkence içinde ölmüştü. Fakat o sevdiği, kutsadığı şeylere el uzatanları sonuna kadar memleketinden temizlemişti. Tıpkı Duatepe'nin üstünden son işgal ortasında dua eden nefere benziyordu[87].
Selâm sana yurdumun aziz ve ezelî neferi, Türkiye’nin öz ve kahraman evladı! Üç gün sonra sevgili İstanbul'un son yabancılardan temizlenerek kırmızı beyaz sokaklarında süngülerinde çiçeklerle geçtiği gün yine seni selâmladım ve seni henüz dünyanın göremediği sağlam ve yüksek karakterinle gördüm. Memleket senin seven kalbine, kuvvetli ve erkek kollarının şeref ve namusuna emanet oldukça elbet yeniden can bulacak, şeref ve saadet yurdu olacaktır. Fakat yavrularının, dişilerinin yuva yaptığı ülkeye basacak yabancı ayaklar, kötü kötü bakacak gözler artık biliyorlar ki dost olarak gelirlerse sevgi ve sıcak bir dostluk ve vefa görecekler, fakat düşman gelirlerse onlara acırım, çünkü o zaman “kurdun memleketi”nde olduklarını anlayacaklardır[88].
Sonuç
Netice olarak diyebiliriz ki, büyük insan ve devlet adamı Atatürk, gençlik yıllarından beri fırsat buldukça ilgilendiği şiir ve edebiyat sevgisini, büyük şair Yahya Kemal’e duyduğu hayranlık ve takdir hisleri ile göstermiş, onunla ölümüne kadar uzun yıllar dostluğunu devam ettirmiştir. Atatürk ve Yahya Kemal dostluğu, aynı zamanda büyük bir devlet adamının kültüre, edebiyata, sanata saygı ve takdirinin belirtisidir[89].
Yahya Kemâl, elbet bir mütefekkir değildi. Ancak o, Türk cemiyetinin çeşitli talihsizliklerini ve mes'ûd anlarını, 75 yıla varan ömründe üç padişah, üç cumhurbaşkanı, bir hayli memleket, farklı rejim ve insan unsurları görüp tanımak suretiyle, hayât mâcerâsını şiir mâcerası ile birleştirmiş olan adamdır. O, şiirleriyle olduğu kadar sohbetleri ve çok değişik düşünceleri işleyen nesirleriyle de devrinin aynası olmuş ve her kesimden pek çok insanı kendisine hayran bırakmıştır. Millî Mücadele yıllarının Türkiye’sini anlatan en güzel yazıları o yazdığı gibi[90], Türk tarihinin bir haysiyet yarası hâlinde içten içe kanayan işgâl İstanbul'unu bir vak'anüvis, bir târihçi, bir târih filozofu ve bir sosyologdan çok daha tesirli ve mânâlı bir şekilde tesbit edip dile getiren de odur. Onun bu tür yazılarıyla, “1918” adını taşıyan şiirini bu anlayışla ve dikkatle ele alıp değerlendirebilenler, onlarda, için için ağlayan bir milletin yürekler yakan gözyaşlarını, vatansızlığın ve hürriyetsizliğin vatan ve hürriyete âşık gönüllerde husûle getirdiği dayanılmaz ıstırabı en mükemmel bir şekilde şiire ve sanata mal olmuş olarak göreceklerdir[91]. Yaşar Nabi “Büyük Hemşerimin Ardından” yazısında onu şu şekilde anlatır: Serhat (Üsküp) şehirlerinden birinde doğmuş, akıncı cetlerin mirasını yerinde görüp tanımıştı. Nemçe illerine ilgar eden sipahiler[92]in nal seslerini o topraklar üstünde duyar gibi olmuş, bu etki öğrenimini tamamlamak için gittiği Paris'te bile üstünden silinmemişti. Fransa tarihini de kendi tarihi kadar yakından bilen Yahya Kemal, şiir ve düşünce hürlüğünü korumanın yolunu bulmuş, taklitten nefret ederek her alanda kendimize has, bizim olan bir yeniyi aramış ve bulmuştur[93]. Atatürk’ün takdirini toplayan Millî Mücadele Dönemi gazete yazıları her yeni nesil Türk Gençliğinin yüreğinde/gönlünde/aklında koruması ve okuması gereken millî bir kütüphane hazinesidir.
Yahya Kemal’in Tevhid-i Efkar, nr. 311-3339, gazetesi 20 Nisan 1922 tarihli sayısındaki “İstiklâl Hissimiz” yazısı ise Türk Milletine bırakılan ayrı bir ölümsüz vasiyet niteliğindedir:
İnsaniyetin kadim zamanlarından son zamanlarına kadar, boyunduruk altına düşüp de kurtulmak için dövüşmüş milletlerin dillerinde istiklâl sevdasını tarif eden hâr (hararetli), hasretli sözler vardır. Bu sözlerin en güzeli, en şedidi, en fasihi (açık), en ateşini Türkçededir; insanlık en yüksek hissi olan istiklâl sevdasını ifade etmek için bu sözden harikulâde bir söz söylememiştir ve söyleyemez de: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” Öyle bir ifadedir ki insanoğlunun kalbinde yatan “azim” dediğimiz arslan kükreyerek boşanmış zannedilir. Ezelden ebede kadar Türk'ü bu sarp söz tarif edecek.
Büyük Millet Meclisi'nde bir mebus kürsüye çıksa da bu sözün bâdemâ millî şiarımız olarak armamıza, millet meclisimizin, hükümet dairelerimizin, kışlalarımızın, mekteplerimizin kapılarına hakkedilmesini teklif etse millete çok güzel bir şey hatırlatmış olur. Avrupa'da her milletin bir “şiar”ı var; dâhi bir Türk şairi dahi kim bilir kaç asrın esrarlı karanlığından gelen bu müthiş ses gibi, Türk'e “şiar” olabilecek bir söz söyleyemez: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!”
Üç senedir Aydın dağlarında, Hüdavendigar toprağında, Marmara kıyılarında, Eskişehir ovalarında, Sakarya boyunda, Kars ve Ardahan yollarında, vatanın her tarafında istiklâl için olan cidali bu iki çift kelime hulâsa eder: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe![94]”
Mustafa Kemal Paşa ki bu maceradan bir idam kararı, bir müşir üniforması, bir gazi unvanı gibi üç yadigâr saklayacak; Yunan ordusunun İzmir'e çıktığından bir gün sonra –o ateşin gün mirliva üniformasıyla Babıâli merdivenlerinden çıkmış yeisten ellerini ovuşturup bir çare soranlara, yegâne vazifeyi tavsiye etmiş, sonra aynı merdivenlerden inerek rıhtıma gitmiş, vapura binmiş, Karadeniz'in bir iskelesinde, Anadolu toprağına ayak basmıştı; orada o saat yüz yüze geldiği Türk milletinin hangi fikirde bulunduğunu, geçen baharda irat ettiği meşhur nutukta söyledi. Cümleler harfiyyen hatırımda değil, aynen nakledemeyeceğim. Diyordu ki “Anadolu'ya ayak bastığım zaman milleti bir istiklal cidaline hazır ve teşne bir halde buldum.” Millet o gün Anadolu'da hazırmış, yalnız bir adam bekliyormuş! Tarihin kaydedeceği bu şahadet ispat eder ki bu millet istiklâl fikrini bir an kaybetmemiş. Meş'um saat çalar çalmaz kalbinde yatan arslan uyanmış: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!”
Paris'in talebe âleminde Lehli bir arkadaşım vardı, istiklâl hasretinin ne olduğunu bu arkadaştan öğrenmiştim; bir gün konuşurken demişti ki: “Lehistan bitti, Lehistan'dan yadigâr kalan bir tek şeyimiz var: Leh milletinin kalbindeki istiklâl hissi! Eğer milletim bu hissi de kaybedeydi milletimden müebbeden vazgeçerdim! Ben belki görmeyeceğim fakat eminim ki vatandaşlarımın kalbinde kalan bu kıvılcımdan günün birinde Lehistan tekrar doğacak.” O arkadaş yaşıyor mu, bilmem. Fakat dediğinin doğru çıktığını ben gördüm, yiğit Polonya kurtuldu. Türklerin kalbinde istiklâl hissi asırlardan beri mukaddes bir ateş gibi küller altında duruyormuş, söndürüleceğini hissedeceği an bütün şiddetiyle parladı. Türkler, Lehler gibi boyunduruk altına düşmüş bütün milletler gibi uzun beklemediler; istiklâlsizlik acısını, İzmir haftasında etlerine sokulan kızgın bir demirle ancak birkaç gün hissettiler. Ah, bu felaket çok büyüktür, “Bir itibarla hayırlı oldu.” demeye insanın dili varmıyor, yoksa İstiklâlsizliği o kızgın demirden tadacağımıza, morfin gibi uyuşturucu bayıltıcı bir usulle tatsaydık çok fena olurdu, senelerden sonra fena ağrılarla uyanırdık ve derdimizin çaresi çok güç bulunurdu[95].
Fakat Namık Kemal'in hakkı varmış: “Her kuşede (köşede) bir şîr (arslan) yatar toprağımızda!” dediği doğru imiş. Yunan ordusu İzmir rıhtımına çıkar çıkmaz âdeta bir sihir ve efsun kuvvetiyle yeni bir Türk İstiklâli derhal belirdi. Ermenistan'ın, Sivas'tan Adana'ya inen haritası, Pontus hükümetinin Karadeniz boyunca giden haritası, Yunanlılığın bütün şark denizlerini sahil sahil, liman liman saran haritası. Bütün haritalar duvarlarda kaldılar, geçen gün mütareke haberleri vesilesiyle gözüm önünden bir manzara geçti. Yunanistan, Anadolu ortasından çıkacak olan murahhaslarla yüz yüze gelecek! Dâhi Venizelos, Yunanistan'ın üç sene sonra, Anadolu ortasından gelmiş murahhaslarla musâlâha edeceğini keşfetmiş miydi? Bu murahhaslar nereden gelecekler? Hangi milleti temsil ediyorlar? Bu millet ne zaman türedi? Bu son üç senede mi?
Yalnız onlar mı? Bizimkiler bile ne diyorlardı hatırlardadır: “Bu hareket dedikleri gibi millî bir hareket olamaz, bu millet Afrika'da, Avrupa'da, Asya'da bu kadar vilâyetlerini kaybetti de böyle ayaklanmadı; şimdi İzmir için ayaklanır mı? Hayır, bu bir oyundur!” Yunan Kralı'nı İsviçre'den Anadolu'ya kadar, beş on asi çetesiyle muharebe etmek için aldatıp getiren bu mütalâadır. Yunan Kralı da akıbet Türk milletinin istiklâli için dövüştüğünü anladı, bari bizimkilere de söylese de inansalar.
Türk dostu ecnebiler görüyorum ki: “Türk milletinin izzet-i nefsi fazla, Yunan şenaatini (kötülüğünü) hazmedemiyor. Bu harp onun yüzündendir.” diyorlar. Vatandaşlar görüyorum ki bu ecnebi dostlar gibi sebepleri vesilelerle karıştırıyorlar, bu harbin istiklâl hissimizin feveranından başka bir şey olmadığını kestiremiyorlar[96].
Türk milletinin hüviyeti ne olduğunu hayatta anlayamayanlar, kitapta da anlayamazlar. Yalnız bir Fransız şairinin meşhur bir şiiri vardı ki Türk milletinin ne olduğunu tam hakkıyla tarif eder: Fransız şairi Alfred de Vigny'nin “Kurdun Ölümü” diye meşhur manzumesinde bu hakikat meknuzdur (saklıdır). Bu hikâyeyi üç seneden beri belki bin defa naklettim, birkaç defa da yazdım. Dinleyenler ve okuyanlar, o kurt avı hikâyesinde, tek başına boğuşan ve aman dilemeksizin sessizce can veren erkek kurdu ve sonra yavrularını bu faciadan dağa aşırıp onlara, hiçbir zaman muti (itaat eden, boyun eğen) hayvanlar derekesine düşmemeyi öğreten dişi kurdu, erkek Türk ordusunun ve anne Türk milletinin timsalleri gibi gördüler. Bu son cidal o hikâyeyi bize sahnede gösterdi[97].
Millî Mücadele sırasında birçok gazeteci, şair, yazar, fikir adamı kalemleri ile Türk Milletinin heyecanını dayanma gücünü ayakta tutmaya çalıştılar. Türk ordusu zabiti ve isimsiz nice Mehmetçik, köylü, kentli, kadın, erkek, çocuk kanı ve silahları ile düşmanın karşısında eğilmediler. Dağlara eğil dediler. “Eğil dağlar eğil üstünden aşam / Yeni talim çıkmış varam alışam![98]” Onlar düşmana diz çöktürdüler. Bu millet tarihin zorluklarını aşa aşa gelen Türk Milletiydi. Önlerinde ise bir Bozkurt yürüyordu. Onun adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tü. Kalem ve kılıç onun elinde destanlar yazıyordu asırlar boyu da yazmaya devam edecekti.
…0…
ATATÜRK ET YAHYA KEMAL
Résumé
Atatürk et Yahya Kemal furent deux figures intellectuelles et politiques turques majeures — toutes deux profondément érudites en matière de littérature française — qui ont marqué la période charnière entre la fin de l’Empire ottoman et l’avènement de la République. L’un fut le fondateur, le commandant en chef et le principal pédagogue du nouvel État turc ; l’autre, une figure emblématique de la littérature turque. Mustafa Kemal Pacha — véritable « loup gris » de l’identité turque en Anatolie — s’est dressé contre les puissances impérialistes, guidé par la devise « L’indépendance ou la mort », sans jamais revenir en arrière. Par ses écrits depuis Istanbul, Yahya Kemal a soutenu la lutte nationale pour l’indépendance, s’attirant ainsi l’estime de Mustafa Kemal et des dirigeants à Ankara. Dans son œuvre, il a rappelé au peuple turc la portée historique de cet adage : « Soit l’État triomphe, soit les corbeaux se repaissent de sa dépouille. »
Inspiré par le poème « La Mort du loup » d’Alfred de Vigny, Yahya Kemal a rédigé un article intitulé « La Louve et ses louveteaux », dans lequel il décrit la lutte nationale. À Ankara, Gazi Mustafa Kemal a rassemblé les articles de presse signés par Yahya Kemal. Les deux hommes se sont rencontrés pour la première fois lors de la visite de Gazi Mustafa Kemal Pacha à Bursa, au lendemain de la « Grande Victoire ».
Leur amitié s’est poursuivie après la proclamation de la République ; sur la recommandation de Yahya Kemal, Atatürk a enrichi sa bibliothèque personnelle de plusieurs ouvrages issus des classiques français. Lors de leur rencontre à Bursa, en présence de Gazi Mustafa Kemal Pacha, Yahya Kemal a récité en français le poème « La Mort du loup » d’Alfred de Vigny ; même ceux qui ne maîtrisaient pas la langue furent captivés par l’harmonie de sa déclamation. Cette étude met en lumière les points communs entre Atatürk et Yahya Kemal. Elle aborde la première visite d’Atatürk à Bursa, ainsi que le séjour de Yahya Kemal à Istanbul en tant que membre de la délégation stambouliote. Par ailleurs, les écrits de Halide Edib-Adıvar — en particulier ceux centrés sur la thématique du « loup » — ont été intégrés à ce texte en raison de leur pertinence.
Mots-clés : Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, La Mort du loup, La Louve et ses louveteaux, Le Loup qui partit pour les montagnes, Au pays du loup
…0…
ATATÜRK AND YAHYA KEMAL
Abstract
Atatürk and Yahya Kemal were two major Turkish intellectual and political figures—both deeply knowledgeable about French literature—who left their mark on the period spanning the end of the Ottoman Empire and the rise of the Republic. One was the founder, commander-in-chief, and primary educator of the new Turkish state; the other, an iconic figure in Turkish literature. Mustafa Kemal Pasha—much like a "grey wolf" of Turkish identity in Anatolia—stood up against imperialist powers, guided by the motto "Independence or death," and never once looked back. Through his writings in Istanbul, Yahya Kemal supported the national struggle for independence, earning the esteem of both Mustafa Kemal and the leadership in Ankara. In his work, he reminded the Turkish people of the historical significance of the adage: "Either the state triumphs, or the ravens feast upon the carcass."
Inspired by Alfred de Vigny’s poem "The Death of the Wolf" (*La Mort du loup*), Yahya Kemal penned an article titled "The She-Wolf and Her Cubs," which described the national struggle. In Ankara, Gazi Mustafa Kemal collected the press articles written by Yahya Kemal. The two men met for the first time when Gazi Mustafa Kemal Pasha visited Bursa following the "Great Victory."
Their friendship continued even after the proclamation of the Republic, and, upon the recommendation of Yahya Kemal, Atatürk added several works from the French classics to his personal library. When they met in Bursa, in the presence of Gazi Mustafa Kemal Pasha, Yahya Kemal recited Alfred de Vigny’s poem "The Death of the Wolf" (*La Mort du loup*) in French; even those who did not know the language were captivated by the harmony of his recitation.This study sheds light on the commonalities shared by Atatürk and Yahya Kemal. It addresses Atatürk’s first visit to Bursa, as well as Yahya Kemal’s visit to Istanbul as part of the Istanbul delegation. Furthermore, writings by Halide Edib-Adıvar—specifically those centered on the theme of "the wolf"—have been incorporated into the text due to their relevance.
Keywords: Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, "The Death of the Wolf," "The She-Wolf and Her Cubs," "The Wolf That Departed for the Mountains," "In the Land of the Wolf"
…0…
АТАТЮРК И ЯХЬЯ КЕМАЛЬ
Аннотация
Ататюрк и Яхья Кемаль — две значимые фигуры в интеллектуальной и политической жизни Турции, глубоко знавшие французскую литературу, — оставили свой след в эпоху перехода от Османской империи к Турецкой Республике. Один из них стал основателем, главнокомандующим и главным просветителем нового турецкого государства, другой — знаковой фигурой в турецкой литературе. Мустафа Кемаль-паша, подобно «серому волку» — символу турецкой идентичности в Анатолии, — выступил против империалистических держав, руководствуясь девизом «Независимость или смерть», и ни разу не отступил от своего пути. Яхья Кемаль, находясь в Стамбуле, своими публикациями поддерживал национально-освободительную борьбу, заслужив уважение как самого Мустафы Кемаля, так и руководства в Анкаре. В своих трудах он напоминал турецкому народу об историческом смысле изречения: «Либо государство одержит победу, либо вороны будут пировать на его останках».
Вдохновившись стихотворением Альфреда де Виньи «Смерть волка» (*La Mort du loup*), Яхья Кемаль написал статью под названием «Волчица и её волчата», посвященную национальной борьбе. В Анкаре Гази Мустафа Кемаль собирал статьи Яхьи Кемаля, публиковавшиеся в прессе. Их первая личная встреча состоялась, когда Гази Мустафа Кемаль-паша посетил Бурсу после «Великой победы».
Их дружба продолжилась и после провозглашения Республики; по совету Яхьи Кемаля Ататюрк пополнил свою личную библиотеку произведениями французских классиков. Во время встречи в Бурсе, в присутствии Гази Мустафы Кемаля-паши, Яхья Кемаль прочитал на французском языке стихотворение Альфреда де Виньи «Смерть волка» (*La Mort du loup*); даже те, кто не владел языком, были очарованы гармоничностью его декламации. В данном исследовании рассматриваются общие черты, объединявшие Ататюрка и Яхью Кемаля. В работе освещаются первый визит Ататюрка в Бурсу, а также поездка Яхьи Кемаля в Стамбул в составе стамбульской делегации. Кроме того, в текст включены произведения Халиде Эдиб Адывар — в частности, те, в которых затрагивается образ «волка», — что обусловлено их значимостью для данной темы.
Ключевые слова: Мустафа Кемаль Ататюрк, Яхья Кемаль Беятлы, Альфред де Виньи, «Смерть волка», «Волчица и её волчата», «Волк, ушедший в горы», «В краю волка»
…0…
ATATÜRK UND YAHYA KEMAL
Zusammenfassung
Atatürk und Yahya Kemal waren zwei bedeutende türkische Persönlichkeiten aus dem intellektuellen und politischen Leben – beide mit fundierten Kenntnissen der französischen Literatur –, die die Übergangszeit vom Ende des Osmanischen Reiches bis zum Aufstieg der Republik maßgeblich prägten. Der eine war der Gründer, Oberbefehlshaber und wichtigste Wegweiser des neuen türkischen Staates; der andere eine Leitfigur der türkischen Literatur. Mustafa Kemal Pascha – gleichsam ein „Grauer Wolf“ der türkischen Identität in Anatolien – stellte sich, geleitet von dem Motto „Unabhängigkeit oder der Tod“, gegen die imperialistischen Mächte und blickte dabei niemals zurück. Durch seine in Istanbul verfassten Texte unterstützte Yahya Kemal den nationalen Unabhängigkeitskampf und erwarb sich damit die Anerkennung sowohl von Mustafa Kemal als auch der Führung in Ankara. In seinem Werk erinnerte er das türkische Volk an die historische Bedeutung des Ausspruchs: „Entweder siegt der Staat, oder die Raben laben sich am Kadaver.“
Inspiriert von Alfred de Vignys Gedicht „Der Tod des Wolfes“ (*La Mort du loup*) verfasste Yahya Kemal einen Artikel mit dem Titel „Die Wölfin und ihre Jungen“, in dem er den nationalen Befreiungskampf thematisierte. In Ankara sammelte Gazi Mustafa Kemal die von Yahya Kemal verfassten Presseartikel. Die beiden Männer begegneten sich erstmals, als Gazi Mustafa Kemal Pascha nach dem „Großen Sieg“ Bursa besuchte.
Ihre Freundschaft bestand auch nach der Ausrufung der Republik fort; auf Empfehlung Yahya Kemals nahm Atatürk zudem mehrere Werke französischer Klassiker in seine persönliche Bibliothek auf. Bei ihrem Treffen in Bursa trug Yahya Kemal in Anwesenheit von Gazi Mustafa Kemal Pascha das Gedicht „Der Tod des Wolfes“ (*La Mort du loup*) von Alfred de Vigny auf Französisch vor – selbst diejenigen, die die Sprache nicht beherrschten, waren von der Harmonie seines Vortrags gefesselt. Die vorliegende Studie beleuchtet die Gemeinsamkeiten zwischen Atatürk und Yahya Kemal. Sie befasst sich mit Atatürks erstem Besuch in Bursa sowie mit Yahya Kemals Aufenthalt in Istanbul als Teil der dortigen Delegation. Darüber hinaus wurden Schriften von Halide Edib-Adıvar – insbesondere solche, die das Motiv des „Wolfes“ behandeln – aufgrund ihrer Relevanz in die Untersuchung einbezogen.
Schlüsselwörter: Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, „Der Tod des Wolfes“, „Die Wölfin und ihre Jungen“, „Der Wolf, der in die Berge zog“, „Im Land des Wolfes“
ATATÜRK Y YAHYA KEMAL
Resumen
Atatürk y Yahya Kemal fueron dos figuras intelectuales y políticas fundamentales de Turquía —ambos con un profundo conocimiento de la literatura francesa— que dejaron su huella en el periodo comprendido entre el final del Imperio otomano y el surgimiento de la República. El primero fue el fundador, comandante en jefe y principal educador del nuevo Estado turco; el segundo, una figura emblemática de la literatura turca. Mustafa Kemal Pashá —a modo de «lobo gris» de la identidad turca en Anatolia— se alzó contra las potencias imperialistas, guiado por el lema «Independencia o muerte», sin mirar atrás en ningún momento. A través de sus escritos desde Estambul, Yahya Kemal apoyó la lucha nacional por la independencia, ganándose el aprecio tanto de Mustafa Kemal como de los dirigentes en Ankara. En su obra, recordó al pueblo turco el significado histórico de la máxima: «O triunfa el Estado, o los cuervos se dan un festín con el cadáver».
Inspirado por el poema «La muerte del lobo» (*La Mort du loup*), de Alfred de Vigny, Yahya Kemal redactó un artículo titulado «La loba y sus cachorros», en el que describía la lucha nacional. En Ankara, Gazi Mustafa Kemal recopiló los artículos de prensa escritos por Yahya Kemal. Ambos se conocieron personalmente cuando Gazi Mustafa Kemal Pashá visitó Bursa tras la «Gran Victoria».
Su amistad perduró incluso después de la proclamación de la República y, por recomendación de Yahya Kemal, Atatürk incorporó varias obras de los clásicos franceses a su biblioteca personal. Durante su encuentro en Bursa, en presencia de Gazi Mustafa Kemal Pashá, Yahya Kemal recitó en francés el poema «La muerte del lobo» (*La Mort du loup*), de Alfred de Vigny; incluso aquellos que no conocían el idioma quedaron cautivados por la armonía de su recitación. Este estudio arroja luz sobre los puntos en común entre Atatürk y Yahya Kemal. Asimismo, aborda la primera visita de Atatürk a Bursa, así como la estancia de Yahya Kemal en Estambul como parte de la delegación de dicha ciudad. Además, se han incluido —dada su relevancia— algunos escritos de Halide Edib-Adıvar, centrados específicamente en el motivo del «lobo».
Palabras clave: Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, «La muerte del lobo», «La loba y sus cachorros», «El lobo que partió hacia las montañas», «En la tierra del lobo»
==============================================
Kaynaklar
-Afet İnan, Tarih ve Büyük Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
-Alfred de Vigny, Les Destinees, Nos Auteurs Classiques, Introduction Et Notes Par J. Calvet, Doyen De La Faculte Libre Des Lettres De Paris, Propriete De J. De Gigord - Paris VI 15, Rue Cassette, 1864.
-Alfred de Vigny, Servitude et grandeur militaires Laurette ou le cachet rouge. La Veillee de Vincennes-Lager. Paris 1914 Louis Conard. 321 S. 8 1 Portre.
-Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Okul ve Genç Subaylık Anıları, İnkılâp Kitabevi, 2022.
-Ali Güler, Askerî Öğrenci Mustafa Kemal’in Notları (Arşiv Belgelerinin Işığında), Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2001.
-Enver Behnan Şapolyo, Kemâl Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, Rafet Zaimler Yayınevi, İstanbul, 1958.
-Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, Gazi M. Kemâl, Alfa, İstanbul, 2008.
-Halide Edib-Adıvar, Dağa Çıkan Kurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1963.
-Halim Serarslan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, TKAE, Ankara, 1995.
-H.C. Armstrong, Grey Wolf, Mustafa Kemal An Intimate Study of a Dictator, London Arthur Barker Ltd., Fifth Edition, 1935.
-Mehmet Önder, Atatürk - Yahya Kemal Dostluğu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: Temmuz 1988, Cilt IV - Sayı 12, s. 637-644.
-Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
-Kâzım Yetiş, Yahya Kemal Hayatı I, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2006.
-Millî Kütüphane Genel Müdürlüğü, Atatürk’ün Özel Kütüphanesi’nin Katoloğu, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1973.
-Mustafa Özbalcı, Yahya Kemal’in Duygu ve Düşünce Dünyası, Akçağ Basım, Ankara, 1996.
-Nedret Öztokat Kılıçeri, Alfred de Vigny’den Yahya Kemal Beyatlı’ya: “Kurdun Ölümü” Şiiri Üzerine Bir İnceleme, From Alfred de Vigny to Yahya Kemal Beyatlı: An analysis of the poem “The Death of the Wolf” , Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 60, Sayı: 2, 2020, 645-668.
-Yahya Kemâl, Eğil Dağlar (İstiklâl Harbi Yazıları), İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 1975.
-Yahya Kemal, Eğil Dağlar-İstiklâl Harbi Yazıları-, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2024.
-Yaşar Nabi, Büyük Hemşerimin Ardından, s.268., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
-Yılmaz Akkılıç, Atatürk ve Bursa, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa, 2009.
_________________________________________________
[1] Kendini bilen her insan ölümü tadan bir ölümsüzdür. "Her nefis ölümü tadacaktır" Ayet-i Kerime
[2] Kendini bilen her insan ölümü tadan bir ölümsüzdür. "Her nefis ölümü tadacaktır" Ayet-i Kerime
[3] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucu Müdürü
[4] Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Okul ve Genç Subaylık Anıları, İnkılâp Kitabevi, 2022., s.24.
[5] Ali Güler, Askerî Öğrenci Mustafa Kemal’in Notları (Arşiv Belgelerinin Işığında), Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2001., s.10.
[6] A. g. e., s.15.
[7] A. g. e., s.15.
[8] A. g. e., s.24.
[9] A. g. e., s.25.
[10] A. g. e., s.32.
[11] A. g. e., s.34.
[12] Mehmet Önder, Atatürk - Yahya Kemal Dostluğu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: Temmuz 1988, Cilt IV - Sayı 12, s. 637., Sadi Borak, Atatürk ve Edebiyat, s.22, İstanbul, 1972.
[13] A. g. e., s. 637., Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Atatürk, İstanbul, 1960.
[14] A. g. e., S. 637.
[15] Millî Kütüphane Genel Müdürlüğü, Atatürk’ün Özel Kütüphanesi’nin Katoloğu, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1973., 2995 no: Vigny, Alfred (1797-1863), Servitude et grandeur militaires Laurette ou le cachet rouge. La Veillee de Vincennes-Lager. Paris 1914 Louis Conard. 321 S. 8 1 Portre. (Vigny, Alfred (1797-1863), Kölelik ve Askeri Görkem: Laurette veya Kızıl Mühür. Vincennes-Lager Nöbeti. Paris 1914. Louis Conard. 321 sayfa. 8 1 Portre.)
“Oeuvres Completes de Alfred de Vigny”
Not: Eser Berthe Georges Gaulis’nin imzalı armağanıdır.
[16] Alfred de Vigny, Les Destinees, Nos Auteurs Classiques, Introduction Et Notes Par J. Calvet, Doyen De La Faculte Libre Des Lettres De Paris, Propriete De J. De Gigord - Paris VI 15, Rue Cassette, 1864.
[17] Yunan Hayranı İngiliz şair Lord Byron(1788-1824), Osmanlıya karşı Yunan İsyanına destek vermek için Yunanistan’a gitti.
[18] Stoacı doktrin, hayatı anlamlandırmak ve zorluklar karşısında sarsılmaz bir iç huzur (ataraxia) kazanmak felsefesidir.
[19] Alfred Vigny, a. g. e., s. 37.
[20] A. g. e., s. 37.
[21] A. g. e., s. 38.
[22] A. g. e., s. 39.
[23] A. g. e., s. 39.
[24] A. g. e., s. 39-40.
[25] Nedret Öztokat Kılıçeri, Alfred de Vigny’den Yahya Kemal Beyatlı’ya: “Kurdun Ölümü” Şiiri Üzerine Bir İnceleme, From Alfred de Vigny to Yahya Kemal Beyatlı: An analysis of the poem “The Death of the Wolf” , Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 60, Sayı: 2, 2020, s.653.
[26] Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, Gazi M. Kemâl, Alfa, İstanbul, 2008, s.66, Benoit Mechin, Kurt ve Pars, çev. Ahmet Çuhadır, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2001, s.11.
[27] H.C. Armstrong, Grey Wolf, Mustafa Kemal An Intimate Study of a Dictator, London Arthur Barker Ltd., Fifth Edition, 1935.
[28] Halide Edib-Adıvar, Dağa Çıkan Kurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1963., s.5-10.
[29] A. g. e., s. 5.
[30] A. g. e., s. 5.
[31] A.g.e., s.6.
[32] A.g.e., s.6.
[33] A.g.e., s.7.
[34] A.g.e., s.8.
[35] A. g. e., s.9.
[36] A. g. e., s.10.
[37] Enver Behnan Şapolyo, Kemâl Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, Rafet Zaimler Yayınevi, İstanbul, 1958., s.507.
[38] Yahya Kemal, Eğil Dağlar-İstiklâl Harbi Yazıları-, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2024.,s.93.
[39] Yahya Kemal, a. g. e., s. 93-94.
[40] Yahya Kemal, a. g. e., s. 94.
[41] Yahya Kemal, a. g. e., s. 94-95.
[42] Nedret Öztokat Kılıçeri, Alfred de Vigny’den Yahya Kemal Beyatlı’ya: “Kurdun Ölümü” Şiiri Üzerine Bir İnceleme, From Alfred de Vigny to Yahya Kemal Beyatlı: An analysis of the poem “The Death of the Wolf” , Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 60, Sayı: 2, 2020, s.653.
[43] A. g. m., s.653.
[44] A. g. m., s. 665.
[45] Mehmet Önder, a. g. m. s. 637.
[46] A. g. m., s. 638., Yahya Kemal, Eğil Dağlar, s.3, Ankara 1988
[47] Nihad Sami Banarlı “O” yazısını “Mustafa Kemal Paşa” başlığı ile yayınlamıştı (Kazım Yetiş, Yahya Kemal Enstitüsü, 2024, Eğil Dağlar)
[48] A. g. m., s. 638., Yahya Kemal, a.g.e., s.5
[49] Yahya Kemal (2024)., a. g. e., s. 118.
[50] Yahya Kemal (2024)., a. g. e., s. 119.
[51] Yahya Kemal (2024)., a. g. e., s. 120.
[52] Mehmet Önder, a. g. m. s. 638.
[53] Yılmaz Akkılıç, Atatürk ve Bursa, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa, 2009., s. 16.
[54] A.g.e., s. 17.
[55] A.g.e., s. 17.
[56] A.g.e., s. 18.
[57] A.g.e., s. 18.
[58] A.g.e., s. 18-19.
[59] A. g. e., s. 19.
[60] A.g.e., s.20.
[61] Kâzım Yetiş, Yahya Kemal Hayatı I, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2006., s. 215.
[62] Mehmet Önder, a. g. m. s. 638-639.
[63] A. g. m. s. 639., Sadi Borak, a.g.e, s. 93-94
[64] A. g. m. s. 639., Tarih Hazînesi Dergisi, sayı:5 s.2ig, İstanbul, 1951.
[65] A. g. m. s. 639.
[66] Yılmaz Akkılıç, a. g. e.,s. 22.
[67] A.g.e., s.23.
[68] A.g.e., s. 24.
[69] A.g.e., s. 25.
[70] A.g.e., s.26.
[71] A.g.e., s.26-27.
[72] Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 216., Atatürk'ün, Yahya Kemal'in Millî Mücadele yıllarında yazdığı yazıları kesip biriktirdiği ve bunları bilinmektedir sonra şaire gösterdiği bilinmektedir.
[73] A. g. e., s. 216.
[74] A. g. e., s. 217.,
[75] “Bir konuşma esnasında Yahya Kemal, Dr. Fethi Tevetoğlu'na şunları söyler. “Meşrûtiyet ve Cumhuriyet çağlarında üç büyük hatip tanıdım. Bunlar Ömer Naci, Hamdullah Subhi Beyler'le, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk)'dır. Benim için en ateşli, en duygulusu Ömer Naci'nin; biranın köpüğü gibi en zevk vereni, en tatlısı Hamdullah'ın; ve en doyuranı, tesir edeni de Mustafa Kemal Paşa'nın hitâbeleriydi”(Halim Serarslan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, TKAE, Ankara, 1995, s.195).
[76] Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 217-218., Raufi Manyasî, Birkaç Hatıra, Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası, c.I, İstanbul, 1959, s. 104-10
[77] Yılmaz Akkılıç, a. g.e., s. 21.
[78] Yılmaz Akkılıç, a. g. e., s. 28.
[79]Mehmet Önder.a. g. m., s. 640., Cumhurbaşkanlığı Köşkü Atatürk Arşivi, Dolap: 13, Kutu: 123, D: 92-1
[80] A. g. m. s. 640.
[81] A. g. m. s. 641.
[82] Afet İnan, Tarih ve Büyük Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000., s. 340.
[83] A. g. m., Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 340-341.
[84] A. g. m., Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 343.
[85] Halide Edib-Adıvar, Kurdun Memleketinde, Dağa Çıkan Kurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1963., s.156-157.
[86] A. g. e., s. 157
[87] A. g. e., s. 158
[88] A. g. e., s. 158
[89] Mehmet Önder, a. g. m. s. 644.
[90] Mustafa Özbalcı, Yahya Kemal’in Duygu ve Düşünce Dünyası, Akçağ Basım, Ankara, 1996.,s. 27., Yahya KEMAL, Eğil Dağlar (İstiklal Harbi Yazıları) 1. bs. Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, Baha Matbaası, İstanbul 1966.
[91] A. g. e., s.27.
[92] Atını dörtnala koşturarak düşmana ani baskın, hücum veya akın düzenleyen atlı asker.
[93] Yaşar Nabi, Büyük Hemşerimin Ardından, s.268., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Dr. HİLMİ ÖZDEN
Atatürk(1881-) ve Yahya Kemal (1884-)
Atatürk(1881-[1]) ve Yahya Kemal(1884-[2])
Hilmi ÖZDEN[3]
Özet
Atatürk’le Yahya Kemal Osmanlı son döneminden Cumhuriyete uzanan süreçte Fransız edebiyatına hâkim iki Türk aydını ve bayrak isimlerdir. Biri Yeni Türk Devleti’nin Kurucu Önder, Başkomutan ve Başöğretmeni diğeri ise Türk edebiyatının zirve isimlerindendir. Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da Türklüğün Bozkurdu olarak emperyalistlere karşı “Ya İstiklal Ya Ölüm” parolası ile arkasına bakmadan yola çıkmıştır. Yahya Kemal Millî İstiklal Mücadelesini İstanbul’da yazdığı yazılarla desteklemiş Mustafa Kemal’in ve Ankara’nın takdirlerini toplamıştır. O yazılarında Türkün tarihî derinliklerinden “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” atalar sözünü hatırlatmıştır.
Yahya Kemal Fransız şairlerinden Alfred de Vigny’in “Kurdun Ölümü” şiirinden ilhamla, “Kurdun Dişisi ve Yavruları” başlıklı bir yazı kaleme almış ve Millî Mücadeleyi anlatmıştır. Gazi Mustafa Kemal, Yahya Kemal’in gazete yazılarını Ankara’da biriktirmiştir. Büyük Zaferden sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa gezisinde ilk defa karşılaşmışlardır.
Dostlukları Cumhuriyetin ilanından sonra da devam etmiş ve Atatürk, Yahya Kemal’in tavsiyesi ile Fransız klasiklerinden bazı eserleri kendi kitaplığına eklemiştir. Bursa’da karşılaştıklarında Gazi Mustafa Kemal Paşa huzurunda Yahya Kemal, Alfred de Vigny’in Kurdun Ölümü şiirini Fransızca olarak okumuş Fransızca bilmeyenler bile onun okuyuşundaki ahenge hayran kalmıştır.
Bu çalışmada Atatürk ve Yahya Kemal’in ortak noktalarına dikkat çekilmiştir. Atatürk’ün ilk Bursa Gezisi ve Yahya Kemal’in İstanbul heyetiyle onu ziyarete gelmesinden bahsedilmiştir. Ayrıca konuyla ilgili olması nedeniyle Halide Edib-Adıvar’ın Kurt başlıklı yazıları metne dâhil edilmiştir.
Giriş
Atatürk çocukluğundan itibaren dünya edebiyat ve tarihiyle birlikte Fransız edebiyatı başta olmak üzere Fransızca eserleri takip eden/okuyan bir Türk subayı ve aydınıdır. Atatürk’ün hem batı hem doğu kültürünü tanıma/özümseme özelliği onu yeni bir devlet kurucusu ve başöğretmen kişiliği ile tarih sahnesine çıkarmıştır. Avrupa ve İslâm klasiklerini Fransızca kaynaklardan okuması ise Mustafa Kemal’in ayrı bir özelliğiydi. Onun Selanik Askeri Rüştiyesinden itibaren kişisel gayretiyle Fransızcasını geliştirdiği görülmektedir. Mektep notlarından da bu başarı takip edilmektedir.
Ali Fuat (Cebesoy) hesap, geometri ve cebir gibi dersleri de Sen Josef'te Fransızca okumuştu. Herkes onun gibi bir imkâna sahip değildi. Ali Fuat (Cebesoy) Harp okulunda onunla tanışmasını şu şekilde nakletmektedir.
“Birden elimi sıktı. “Çok iyi, çok iyi, birbirimize yardımcı olacağız. Merak ettiğim bazı Fransızca eserleri okumak için sık sık sözlüğe müracaat ediyorum. Bundan sonra sizden yararlanmaya çalışacağım”. “Bu sırada çavuş (Mustafa Kemal sınıf çavuşu olmuştu) işaretinin üzerindeki sarı şerit dikkatimi çekti. Neye delalet ettiğini sordum. Meğer Fransızca sınavına girmiş, başarı kazanmış, ondan dolayı bu şeridi de ilave etmişler. O zamanlar Türk okullarında yabancı dil öğrenimi kolay değildi. Kendi kendisine çalıştığı ve büyük çaba gösterdiği kesindi. Toplamı yedi yüz elli kişiyi bulan birinci sınıfta, kendisi gibi dil bilenlerin sayısının parmakla sayılacak kadar az olduğunu söyledi[4]”.
Atatürk Rüştiye sıralarından itibaren Fransızcasını geliştirmeye çalışmıştı. Öğretmenlerinin teşviki kendi özel gayretiyle Fransızcası mükemmel bir noktaya gelmişti. Diğer dersleri ve Fransızcasındaki başarı çizelgesi için bazı örnekler arşivler ışığında verilebilmektedir:
Kara Harp Okulu Arşivi’ndeki, 13 No’lu Numara Defteri’ne göre Atatürk’ün Selanik Askeri Rüştiyesi dördüncü sınıfında okuduğu dersleri, notları ve buradaki ders başarısı şu şekildedir: Bu sınıfta “tam numarası” dokuzunun 45, ikisinin de 20 olan toplam on bir adet ders vardır. Derslerin toplam tam numarası ise 445 ’ tir. Numara Defteri’nde "Ahmet Subaşı Mahallesi" ile kayıtlı olduğu görülen "Mustafa Kemal Efendi", on bir dersin onundan tam numara, birinden de tam numaradan iki numara eksik, toplam 443 numara almış ve dördüncü olmuştur. Okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Mantık (45), Hesap (45), Usul-i Defterî (45), Hendese (45), Coğrafya (45), Tarih-i İslâm (43), Kavaid-i Osmaniye (45), Fransızca (45), İmlâ-yı Türkî (45), Hatt-ı Fransevî (20), Resim (20)[5]. Mustafa Kemal’in Manastır Askeri İdadi ikinci sınıf ve üçüncü sınıf dersleri ve başarı durumu ise şöyledir: Müsellesat (45), Hendese (45), Tarih-i Umumî (45), Kitâbet (44), Fransızca (44), Resim (20), Tarama (20), Jimnastik (20). Mustafa Kemal, bu sınıfın sonunda toplam 283 not alarak üçüncü olmuştur[6]. Mustafa Kemal’in üçüncü sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Makine (45), Kozmoğrafya (45), Tarih-i Umumî (45), Tarih-i Osmanî (45), Kitâbet (45), Mantık (45), Akaid (45), Fransızca (45), Resim (20), Tarama (20), Cimnastik (20)[7].
Harbiye Mektebinde Mustafa Kemal birinci sene Piyade sınıfından eğitim ve öğretime devam eden toplam 610 arkadaşı arasından, toplam 484 not alarak ve 9 ncu olarak ikinci sınıfa geçmiştir. Bu seneki not çizelgelerine göre "beher dersin tam numarası yekun-ı umumisi 530" ve "beher dersin üssü mizanı yekun-ı umumisi 234"tür.
Mustafa Kemal’in ikinci sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: "Akaid-i Diniye (42), Topografya Nazariyatı (33), Hendeseyi Resmiye (29), Hikmet-i Tabiye (44), Kimya (42), Kitabet (45), Talim Nazariyatı (37), Malumat-ı ve Terbiye-yi Askeriye (45), Lisan-ı Fransevi (44), Harita Tersimi (19), Hendese-yi Resmiye Eşkali (20), Topografya Ameliyatı (20), Talim Ameliyatı (20), Alman veya Rus Lisanı (44)[8].
Mustafa Kemal’in üçüncü sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: "Sınıf-ı Salise Tabiyesi (41), Istihkamat-ı Hafife (40), Fenn-i Esliha (45), Hıfzı’s- Sıhha-yı Askeri (45), Coğrafya-yı Askerî (42), Devlet-i Aliye Ordu Teşkilatı(43), Talim Nazariyatı (44), Malumat ve Terbiyeyi Askeri (41), Lisan-ı Fransevi (43), İstikşafat-ı Askeriye (17), istihkam Eşkali (18), Talim Ameliyatı (19), Tabiye Tatbikatı (18), Alman veya Rus Lisanı (36)[9].
Mustafa Kemal’in Harp Okulu’ndan "neşet" tarihi olan 28 Kanunusani 1317, yani 10 Şubat 1902 Pazartesi tarihi, Harp Akademisi’ne girdiği tarihtir.
Atatürk’ün Harp Akademisi birinci ve ikinci sınıfta okuduğu dersler, notları ve buradaki ders başarısı şu şekildedir:
Sınıf mevcudu kırk iki kişi olan Akademi birinci sınıfta', toplam 580 olan ders notlarından Mustafa Kemal, toplam 479 not almıştır ve başarı sırası 8’dir. Okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Coğrafya-yı Sevkü’l-Ceyş (32), Talim- gâh-ı Hafife Tatbikatı (41), Fenn-i Esliha Nazariyatı (38), Tarih-i Fenn-i Harp (35), Fransızca (36), Mübahis-i Riyaziye (43), Talim Nazariyatı (45), Kitabet-i Askeriye (39), Tabiye Nazariyatı (33), Muharebat-ı Meşhure Münakaşası (32), Almanca veya Rusça (33), Mufassal Topografya (34), Istik- şafat-ı Askeriye (18), Talim Ameliyatı (20)[10].
İkinci sınıfta Mustafa Kemal'in kırk kişilik sınıf mevcudu içinde toplam 480 puan aldığı görülmektedir ve 6. sıradadır. Dersleri ve notları şu şekildedir: Topçuluk ve Topçu Tabyası (45), Muharebat-ı Meşhure Münakaşası (38), Coğrafya-yı Sevkü’l-Ceyş (45), lstihkamat-ı Cesime (35), Tabiye Tatbikatı (36), Ecnebi Ordu Teşkilatı (43), Tabakatü’l-Arz(39), Fransızca (38), Talim Nazariyatı (43), Mübahis-i Riyaziye (45), Almanca veya Rusça (42), İstikşafat-ı Askeriye (16), Talim Ameliyatı (20)[11].
Atatürk’ün edebiyatla, hele onun en çekici türü şiirle ilk karşılaşması ise Manastır Askerî İdadisi (Askeri Lise) ne girdiği 1896 yılında olmuştu. Askerî İdadiye girdikten sonra, Ömer Naci adında zeki, güzel konuşan, şiire meraklı, hatta şiir yazan bir arkadaşı olmuş, onunla çok samimi dostluk kurmuştu, Ömer Naci’nin tavsiyesi ile ders kitapları dışında edebî eserleri okumuş, hoşlanmıştı. Ömer Naci, 'bir gün Namık Kemal’in okunması yasaklı şiirlerinden bir tomar vermiş, Askerî İdadi Öğrencisi Selanikli genç Mustafa Kemal bu şiirlerden pek etkilenmişti. Îdadî’de Tevfik Fikret’in şiirlerini de okuyan Mustafa Kemal, Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu) ye geçince orada artık şiire aşina edebî bir olgunluğa ulaşmıştı. Hatta Fransız şiirinden hoşlandıklarını Türkçeye çevirmeye başlamış, bunlardan birisi 28 Eylül 1899 tarihli “Malûmat” dergisinde yayınlanmıştı[12]. Daha sonraları, 1905 yılında Sinop’ta yazılan ve 1908 yılında, Şanlı Ordu gazetesinde Mustafa Kemal imzası ile yayınlanmış iki hamasî şiirin Atatürk’e ait olup olmadığı uzun tartışma konusu olmuştur[13]. Tevfık Fikret’i, hele onun “Ferdâ” başlıklı şiirini çok seven, Mehmet Akif i takdir eden Atatürk, Yahya Kemal’e, onun şiirdeki gücüne hayranlık duyuyordu[14].
Yahya Kemal Fransa'da geçirdiği günlerin ve Fransız aydınlarının eserlerine hâkimiyeti nedeniyle Fransızcası güçlü ve Fransız edebiyatı konusunda bilgisi genişti. Fransızca şiirleri ezbere de okuyabilirdi. Millî Mücadele yıllarında Yahya Kemal, Fransız şair Alfred de Vigny’in “Kurdun Ölümü” şiirinden ilhamla, “Kurdun Dişisi ve Yavruları” başlıklı bir yazı da kaleme almış, Mustafa Kemal Paşanın takdirlerini kazanmıştı.
Bu çalışmada Atatürk ve Yahya Kemal’in ortak noktalarına ve dostluklarına dikkat çekilmiştir. Atatürk’ün ilk Bursa Gezisi ve Yahya Kemal’in İstanbul heyetiyle onu ziyarete gelmesinden bahsedilmiştir. Ayrıca konuyla ilgili olması nedeniyle Halide Edib-Adıvar’ın Kurt başlıklı yazıları metne dâhil edilmiştir.
Bozkurt Atatürk
Atatürk’ün Özel Kütüphanesinde birçok Fransızca eser bulunmaktaydı. Alfred de Vigny (1797-1863)’in, 2995 nolu kayıtlı Servitude et grandeur militaires Laurette ou le cachet rouge. La Veillee de Vincennes-Lager. Paris 1914 Louis Conard. 321 S. 8 1 Portre. (Vigny, Alfred (1797-1863), Askerlik Hizmeti ve Görkem: Laurette veya Kızıl Mühür. Vincennes-Lager Nöbeti. Paris 1914. Louis Conard. 321 sayfa. 8 1 Portre[15]) başlıklı eseri bir öykü ve felsefi düşünce kitabıydı. Bu kitap, şairin kendi askerlik anılarına, tarihsel olaylara ve ahlaki düşüncelerine dayanan üç adet uzun öyküden (nouvelle) oluşmaktaydı. Eserde şu öyküler vardı: 1. Laurette ou le Cachet rouge (Laurette veya Kırmızı Mühür), 2. La Veillée de Vincennes (Vincennes Nöbeti), 3. La Canne de jonc (Kamış Değnek / Yüzbaşı Renaud'nun Hayatı ve Ölümü). Eser askeri hayatın zorluklarını, itaat duygusunu ve şeref kavramını işleyen nesirler içeriyordu.
Alfred de Vigny’nin Kurdun Ölümü şiiri ise felsefi şiir kitabı Les Destinées[16]’de yer almaktaydı. Birçok son dönem Osmanlı Türk aydını gibi Mustafa Kemal ve Yahya Kemal de özgürlük için canı pahasına fedakârlık yapmak ve gerekirse gözyaşı dökmeden sessizce ölüme teslim olmanın bir temsili olan “Alfred de Vigny’in “Kurdun ölümü” (Fransızca: La Mort du loup ) şiirini bilirlerdi. Alfred de Vigny’in La Mort du loup bu şiir, ölümünden sonra 1 Şubat 1843'te Revue des Deux-Mondes'da yayımlanmıştı. Başlangıç noktası muhtemelen bir av anekdotu ve dolayısıyla kişisel bir anıdır. Ancak eğer kurt, burada Stoacı cesaretin simgesi haline geliyorsa, Vigny bu sembolik yorumu Byron[17]'dan ödünç almıştır. Sonuçta, anekdot onun için pek önemli değildir; Vigny, insanların kötülüğünün ve kendisinin hayata karşı öfkesinin tüm acıklı halini ifade etmek ister. Av anlatımında utangaç ve soğuk olan dizeleri, sarsılmaz Stoacı doktrinini[18] anlatmak için doğrudan, kesin ve metalik bir sertliğe bürünür[19].
La Mort du loup
(Kurdun ölümü)
I
Bulutlar, ateşten duman kaçar gibi, alev alev yanan ayın üzerinden hızla geçiyordu ve ormanlar ufka kadar siyahtı. Nemli çimenlerde, sık fundalıklarda ve yüksek fundalıklarda, konuşmadan yürüdük; ta ki Landes'tekilere benzeyen köknar ağaçlarının altında, avladığımız gezgin kurtların bıraktığı büyük pençe izlerini görene kadar. Nefesimizi tutarak, adımlarımız havada asılı kalmış bir şekilde dinledik. Ne orman ne de ova havada inlemiyordu; sadece akşamleyin yas tutan rüzgârgülü feryat ediyordu;
Çünkü rüzgâr, toprakların çok yukarısında, sadece yalnız kulelere ayaklarıyla dokunuyordu[20],
Ve aşağıda, kayalara yaslanmış meşeler, dirseklerinin üzerinde uyuyor ve hareketsiz görünüyordu. O zaman, aramaya çıkan avcıların en yaşlısı, başını eğip yere uzanırken kuma baktığında hiçbir hışırtı duyulmadı; kısa süre sonra, burada başarısız olduğunu görmediğimiz o adam, alçak sesle bu yeni izlerin iki büyük vaşak ve iki dişi kurdun gelişini ve güçlü pençelerini haber verdiğini söyledi.
Hepimiz bıçaklarımızı hazırladık ve tüfeklerimizi ve onların bembeyaz parıltılarını gizleyerek, dalları aralayarak adım adım ilerledik. Üç kişi durdu ve ben, onların gördüklerini görünce, aniden alev alev yanan iki göz fark ettim ve ötesinde, ay ışığı altında fundalıkların arasında dans eden dört ışık parlaklığı gördüm; tıpkı efendileri döndüğünde her gün gözlerimizin önünde büyük bir gürültüyle dans eden neşeli tazılar gibi.
Halleri benzerdi ve dansları da benzerdi; ama kurdun çocukları sessizce oynuyorlardı, iki adım ötede, yarı uykuda, düşmanları olan adamın siperinin içinde yattığını çok iyi biliyorlardı. Baba ayakta duruyordu ve daha ileride, bir ağaca yaslanmış, dişi kurdu, Romalıların taptığı, tüylü yanları yarı tanrılar Romulus ve Remus'u barındıran mermer heykel gibi yatıyordu.
Kurt gelir ve oturur, iki bacağını kaldırır, tırnaklarını kuma derinlemesine saplar. Kendini kaybolmuş sanmıştı, çünkü şaşırtılmıştı, geri çekilme yolu kesilmiş ve tüm yolları tıkanmıştı; sonra yakaladı ve etini delen silah atışlarımıza ve bağırsaklarına saplanan, kıskaç gibi çaprazlanan keskin bıçaklarımıza rağmen, son ana kadar demir çenelerini gevşetmedi; ta ki önünde çoktan ölmüş olan boğulmuş köpek ayaklarının altında yuvarlanana kadar. Kurt sonra onu bıraktı ve sonra kanayan ağzıyla, en cesur köpeğin nefes nefese kalmış boğazıyla bize baktı[21].
Bıçaklar saplarına kadar yan tarafında kaldı, onu çimenlere çiviledi, her tarafı kanına bulanmıştı; tüfeklerimiz onu uğursuz bir hilal şeklinde çevreledi.
Tekrar bize baktı, sonra tekrar uzandı, ağzına dökülen kanı yaladı ve nasıl öldüğünü bilmeye tenezzül etmeden, büyük gözlerini kapatarak, tek bir ses bile çıkarmadan öldü[22].
II
Alnımı barutsuz tüfeğime yasladım, düşüncelere dalmıştım ve dişi kurdu ve yavrularını takip etmeye kendimi ikna edemedim, üçü de onu beklemek istemişti; Ve, benim de istediğim gibi, o güzel ve kasvetli dul kadın, iki kurt yavrusu olmasaydı, onu bu büyük sınava yalnız bırakmazdı; fakat onun görevi onları kurtarmaktı, böylece onlara açlığa iyi dayanmayı, insanın kendisinden önce avlanan köle hayvanlarla yaptığı şehirler anlaşmasına asla girmemeyi, uyuyacak bir yer bulmayı, ormanların ve kayalıkların ilk sahipleri olmayı öğretebilsin[23].
III
Ah! Düşündüm ki, bu büyük İnsanlık adına rağmen, ne kadar utanıyorum kendimizden, ne kadar güçsüzüz!
Hayatı ve tüm dertlerini nasıl geride bırakmalıyız, en iyi siz bilirsiniz, yüce yaratıklar!
Dünyada ne olduğumuzu ve geride bıraktıklarımızı görmek, sadece sessizlik büyüktür; gerisi zayıflıktır. — Kalbime bir kanat! Dedi ki: “Eğer yapabilirsen, çalışkan ve düşünceli kalarak ruhunu o yüksek stoacı gurur derecesine ulaştır,
Ormanda doğduğumda ilk yükseldiğim yere. İnlemek, ağlamak, dua etmek de aynı derecede korkakçadır.
Kaderin seni çağırdığı yolda uzun ve zorlu görevini yılmadan/yorulmadan/canhıraş bir şekilde yerine getir, sonra da benim gibi acı çek ve konuşmadan öl.” Ah! Seni çok iyi anladım, vahşi gezgin ve son bakışını da[24].
Yahya Kemal “Dişi Kurt ve Yavruları” adlı makalesiyle, Vigny'nin “Kurdun Ölümü”ne şiirsel ve entelektüel bir şekilde atıfta bulunmuştu. Büyük bir şiirsel derinlik kullanarak, Vigny'nin ünlü şiirini “kurt” metaforu temelinde düzyazıya aktardı ve yorumladı[25].
Böylece Yahya Kemal’in Eğil Dağlar eserinde “Kurdun Ölümü” “Kurdun Dişisi ve Yavruları” ismiyle yeniden ruh bulmuş Türk Millî Mücadelesinde canlanmıştı. İlk kez 4 Mayıs 1921'de İleri Gazetesi’nde yayımlanan bu metinde, Yahya Kemal Fransız okullarında hürriyet ve istiklal duygusunu aşılamak için okutulan bu şiiri özetlemiş onunla Türk İstiklal Savaşı arasında kuvvetli sembolik bağlar kurmuştu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türk Milletinin Bozkurduydu. Onu dünya tarihinde dost düşman herkes Bozkurt olarak adlandırmıştı: Zübeyde Hanım bebek Mustafa ağladığında onu yatıştırmak için beşiğin üzerine eğilir, ona otoriter fakat şefkatli bir ses tonuyla, eski Anadolu türküleri söylerdi. “Uyu yavrum” derdi, “uyu benim Bozkurdum…[26]” Atatürk düşmanı İngiliz ajanı Harold C. Armstrong[27] ise Atatürk’e iftiralarla dolu kitabına Bozkurt adını vermişti.
Dağa Çıkan Kurt
Halide Edib-Adıvar ise 10 Ekim 1919’da Millî Mücadele günlerinde yazdığı “Dağa Çıkan Kurt”ta Mustafa Kemal Paşa ve Türk Milletini anlatmaktaydı[28]: Bir Türk şairi, bir gün bana, bilmem hangi Fransız sanatçısının bir kurt parçasını anlatmıştı. Bunu Türkçe bir şiir olarak yazacaktı. Her gün bu kurt masalının yayınlanmasını bekledim. Çıkmadı. Anladım ki şair, benim gibi, anlattığı konuları elinden, kalbinden çıkarıyor. Bir daha onlardan güzellik yaratamıyor. Fakat bu, ormanları, avcıları, ay ışığı, ağaçları, kurtları ve av borularıyla o kadar şiir ve hayat çerçevesindendi ki bu kurdu tanıyor ve seviyor gibiydim. Nihayet başım boş ve içim sınırsız bir sıkıntı içinde, deniz altın bir ışıkla dümdüzken kurt hülyasına daldım[29]. Halide Edib-Adıvar, herhalde Yahya Kemal’den bahsediyordu. Yahya Kemal, Halide Hanımın bu yazısından yaklaşık iki yıl sonra 1921'de “Kurdun Dişisi ve Yavruları’nı” yazabilmişti. Halide Edib-Adıvar, Dağa Çıkan Kurt’u lirik bir üslupla anlatmaya devam eder:
Birdenbire istedim ki Karacaahmet mezarlıkları karşısında harabe halinde bir küçük evin küçük bir çocuğu olayım. Serviler inlerken, taşlar karanlıkta kımıldarken, bekçi uzakta tak tak sopasını vurup bir beşik başında yalnız bir kadın sesi, bırakılmış, unutulmuş bir kimsesizlikle bir ninni tekrar ederken, bitkin bir ihtiyar yüz yıllık bir yorgunlukla mezarlıklardakilere bir Yasin okurken annem bana bu kurt masalını söylesin ve ben büyülenmiş gibi korku içinde uyuyup gideyim. Üsküdar’da Paşakapısı'nın biraz ötesinde mezarlıkların karşısındaki yamrı yumru arsa üzerinde tek, kırık tahta evde oturuyoruz. Kapının önünde çömeldim; siyah servilerin arkasında akşam gölgeleri arasında canlanan taşlara bakarak annemi bekliyorum. Karnım aç, elim ayağım donmuş gibi! Annemin çamaşırdan dönerken yırtık çarşafı altında getireceği ekmeği hayal etmeğe çalışırken onun göğsünü söken, gözlerinin etrafını simsiyah yapan öksürüğünü işitiyorum sanıyorum.[30] Annem, nihayet takunyalarını sürüyerek geliyor. Anlıyorum ki koltuğunun altında ekmek yok. Artık kaybettiğimiz asker babamı düşünüyor, anlamak istiyorum. O, raftan aldığı üç günlük siyah bir ekmek parçasını elime sıkıştırıyor, beni yatağa fırlatıyor, kirli yorganı başıma çekiyor, sonra oturup dövünüyor. Ben, boğazımdaki yumrunun ekmek mi, annemin sesi mi olduğumu bilmiyorum. Annem başını dövüyor ve inliyor: Yuvalarınız bozuldu, yavrularınız dağıldı, yurdumuzda yas ve zincir var, avcı inlerinizi sardı. Ne dişi, ne yavru, ne iş, ne ekmek, ne de ateş kaldı. İnini köpekler basmış kurt yavruları gibi çocukların dağıldı[31]. Bu garip lâkırdıların arkasındaki ses bana babamı çağıran bir haykırış gibi geliyor, içim değişiyor, ellerim pençeleşiyor, çenem uzuyor, gözlerim yanıyor, çenelerimin arasında insanoğluna benzemez bir çığlık mezarlığa doğru uzanıp gidiyor. Yanımda annemden daha şekilsiz yumuşak siyah bir küme benimle beraber dövünüyor, içimizden öyle vahşi, öyle garip bir acı ile uluyor ki... Gece, yatağımın üstünde, iki sarı ateşten göz yüzümü yaktı; uyandım. Rüzgâr durmuştu. Kırık pencereden ay, ışığını donduran bir soğuklukla odaya akıyor. Mezarlığın servi uçları, simsiyah diziliyorlardı[32]. Kalbim boğazımda atarak gözlerimi açtım. Annem yanımda yarı tahtaya, yarı kırpıntı bir mindere kıvrılmıştı. Yatağımın üstünde ağır fakat yumuşak bir şey kımıldadı. Ayaklarımı bu ağırlık altında kalmıştı. Başımı kaldırdım. O ağır ve kocaman şey yine kımıldadı. Pencereden giren ışığın ortasında parladı. İçim karıştı. Nefesim kesildi. Fakat gözlerim iki ateş gibi yanan sarıgözlere sımsıkı bağlandı, kaldı. Yaralı kocaman bir bozkurt arka ayakları üstünde oturuyor; korkunç, uzun başı ateşli gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. Omuzundan boz tüyleri üzerine akan kanlar, garip, soluk lekelerle sarı ayın sarı ışığında dalgalanıyordu. Önce uzun uzun titredim, dilim tutuldu. Kafası o kadar uzun ve kocamandı ki, gözleri o kadar derin, o kadar ateşliydi ki, vücudu o kadar bütün kurtların babası gibi büyük ve korkunçtu ki, öyle oturup bakarken bile kendi kendime onun ağzından midesine gireceğim, bir lokma olacağım sanıyordum. Fakat bu kocaman ve korkunç kurdun gözleri, çenesi üstünden akan kanları onun büyük, pek büyük bir savaştan çıktığını gösteriyordu. Bakarken içimde gerçekten, o kurdun içine girip çıkmış gibi tuhaf ve tanıdık bir duygunun izleri uyandı. O izler neydi bilemiyorum. Fakat yüzlerce sorunun dolambaçlı, unutulmuş efsanelerine doğru uzanıp gidiyordu. Bu soğuk korku ve sıkıntı içinde tırnaklarım pençeleşiyor, gözlerim ateşleniyor, çenem uzanıyor, uzanıyor, vücudum sıcak ve yumuşak bir kürkle örtülüyor, kalbim tuhaf tuhaf yanıyordu. O izlerin sonundaki sırlı yola vücudumla beraber ulaşmıştım; kocaman, yaralı ve ateşli bozkurdu anlamış, tıpatıp onunla bir olmuştum. Ne zamandı bilemiyorum, fakat ben onu çağırdığımı hatırlıyorum. Çenemi aya doğru uzattım[33]. Gözlerimden uçan kıvılcımların sıcaklığını duyuyordum; boğazımdan, içim-deki yeni duygumu tabiatın ilk sesiyle şakıyacak bir ses çıkmaya çalışıyordu. Kocaman kurt başı da benim küçükbaşıma doğru geldi, kafalarımız birleşti ve ikimiz de birbirimizi tanıdık ve ayın sarı yüzüne sarıgözlerimizi çevirdik, çenemizi kaldırdık. Sessiz, içten, fakat binlerce yıldan beri uzanıp gelen bir acı ve bir isyanla derin derin ve boğuk boğuk uluduk, uluduk.
Ne zamandı acaba? Aynı sesle başını döven bir kadınla beraber, “Baba, baba!” diye uluşmuştuk. İşte şimdi bu soğuk gecelerde kara servilerden, sarı aydan karşılığını kendisi getirmişti. Kanları henüz sıcak olan bu güçlü, yaralı vücuda sokularak vücudumuzun her zerresinde aynı felâket ve aynı acı ile aya bakıyor, kurt soyunun bozgunculuğuna karşı andını söylüyorduk. Babam, çağırdığım babam ölmemişti. Yanımda, içimde ta topraktan, dağdan, ormandan, kayadan, yabandan, gökten, yıldızdan gelen tabiat sesiyle kurt soyunun andını, kurt soyunun felâket masalını söylüyordu. Kocaman çenelerini ayırdı. Mezarlığa doğru uzanıp giden seslerle yaralı, yanık, yolunmuş sıcak postunun altında çölden gelen hayat gücü kabarıyor, dalgalanıyor, bütün geçmiş gelecek menkıbelerini benim vücuduma, damarlarıma, etime, kanıma söylüyordu: Cengelde bir gün kavga havası çalındı, diye uludu, fillerin hortumları dimdik, yılanlar külçelerinden ok gibi fırlıyarak, aslanlar kükreyerek, kaplanlar ışıldıyan gözlerle atılmaya hazır pençeler, ayılar derin öfke homurtuları, çakallar ortalığı karıştıran uluyuşlarla cengeli kapladılar. Kurtlar inlerinden fırlamış büyük sürülerle kavgaya girdiler. Tırnakları ve gagalarıyle yüz yıllık kartallar, kara ormanın parçaladıkları kuşlardan kan ve kanat parçaları yağdırdılar. Isıran, parçalıyan, koparan, kemi-ren, pençeliyen, vuran hayvanlar kükremeleri, homurtuları, ıslıkları, ulumalariyle yerleri titretirken cengelde kan ırmaklariyle leşler ve hayvan parçaları aktı. Ne sağlam bir in, ne durgun bir pınar, ne ezilmemiş bir çalılık, ne de köklerinden fırlamamış, yaprakları dökülmemiş, dalları yaralanmamış bir çınar kaldı[34].
Kırk uzun gün ve geceden sonra ormanın ulusu, fil, barış borusu çaldırdı. Kara ormanın geyik pınarında bütün hayvanlar toplandı. Hortumu kopuk, dişi kırık, bacağı sakat filler, pençeleri yaralı, derileri parçalanmış aslan ve kaplanlar, perişan ve ezilmiş koca ayılar, koca cüsselerinin yaralarına çalılar dokundukça derin ve pes ıslıklarla öten yılanlar sürüklenerek, kıvrılarak, topallıyarak, sürünerek toplandılar. Cengel baştanbaşa yakılıp yıkılmıştı; ne dişi, ne yavru kalmıştı. Fil, uzun bir söylev verdi; hayvan dünyası artık savaşı, hileyi, bir bir avlamayı bırakacak; her sürü, her cins kendi bölgesinde, kendi çevresinde uysal ve sessiz yaşayacaktı. Küçük ve zayıf hayvanlar, kuvvetliler tarafından ne haraca kesilecek, ne de onların besini olacaktı. Kendisi en başta olmak üzere fil, bütün cengelin büyük ve zorba hayvanlarıyla buna söz veriyordu. Fil öyle çekici, öyle yüreğe işleyici bir sesle bağırdı ki, Ganj'daki timsahların kalbleri titredi, gözlerinden yaşlar boşandı.
Kaplan ve yılan, körpe ceylânların hayaliyle gözlerini kapadılar. Otyiyenler pembe hülyalara dalıp giderken et yiyenler derin kaygılarla düşündü. Her büyük hayvan arkasında bir sürü küçük hayvan, çakal, köstebek sürüleri vardı. Hem bunları, hem de eski av günlerini düşünerek korkunç bir sessizliğe vardılar. En son bir işaretle büyükler ve çalılar arkasında gizli köpekler, birden-bire ayaklandılar. Bu uysallık ve sessizlik, ancak, bir tek cins hayvanı herkese yemlik ve av diye feda etmekle sağlanabilecekti. Düşündüler, konuştular; sonunda hep birden cengelde daima korku gölgesi gibi dolaşan bir hayal hepsinin gözünden geçti, hepsi haykırdı: “-Kurt! Kurt![35]”
Yanımdaki uzun, sıcak baş: Cengelde bana ve soyuma hüküm giydirdiler, diye uludu; hükümden sonra, bu cengeldekiler, kurtların diyarına yürüdüler. İnlerimizi çiğnediler, yavrularımızı çaldılar, dişilerimizi parçaladılar, erkek kurtları avladılar; kaplanlar, aslanlar, ayılar, yılanlar, arkasından çakallar, köstebekler bağrışarak etimizi yağma, inimizi yerle bir ettiler. Herkes, tuzak, tırnak, pençe ve her şeyle kurt soyuna saldırdı. Bu eşi görülmemiş bozgun ve yıkım karşısında inlerinden, cengelin av ve tuzak yerlerinden yaralı, bahtsız boşanan kurtlar, soyun öç andını ulumak için dağlara çıktı.
Şimdi sarı ay, sarı ateş gözlerimize giriyor; siyah servi duvarının arkasından, boş ufuklardan, korkunç gürültülü ve derin bir uluma bütün dünya kurtlarının uluması, bize cevap veriyor gibiydi. İkimizin de uzun çenelerimizden derin bir acı çığlık uzanıp aya gitti ve biz kurt soyunun giydiği haince hüküm kalkıncaya kadar dağda kalmaya and ettik. Dünyada, bir kurt, bir de kurt soyunun acısı vardı[36].
Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni açılmış vilâyetlerden birçok mebus Ankara’ya gelmişlerdi. Bu mebuslar Ankara’ya gelince inkisarı hayale (hayal kırıklığına) uğradılar. Ne ordu var, ne de hazine ve ne de devlet dairesi kurulacak bina vardı. Yalnız ortada bir tek Mustafa Kemal vardı. Bu mebuslardan bir kısmı, bu dâvanın bu yoksulluk içinde başarılamayacağına inanarak geri dönmeğe karar verdiler. Atatürk bu mebusların kararlarından haberdar oldu. Az da olsalar, böyle bir hareket kötü bir tesir yapacaktı. Meclis devam ederken Atatürk söz alarak kürsüye geldi: “— Bazı arkadaşların yoksulluk içinde bu büyük dâvanın başarılamayacağını zannederek memleketlerine dönmek arzusunda olduklarını duydum. Arkadaşlar, ben sizleri bu millî dâvaya silâh zoruyla dâvet etmedim. Görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silâhım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketlerinize dönebilirsiniz. Hatta hepiniz de bu kararda olabilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu Meclisi âlide tek başıma kalmağa ahdettim. Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara’ya kadar gelecek olursa ben bir elime silâhımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elmadağı’na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım... Bu bayrak kanımı sindire” diye ateşin bir hitabede bulununca, bu vatansever kahraman Paşaya herkesin imanı kuvvetlendi. Bu tek adam millî dâvayı tahakkuk ettireceğine inanarak Millî Mücadeleye devam ettiler[37]. Mustafa Kemal Paşa zorluklar ve imkânsızlıklar sebebiyle Ankara'dan geri dönmek isteyen ve ümitsizliğe kapılan milletvekillerine karşı tam bir Bozkurt sesiyle bu sözlerle haykırmıştı.
“Kurdun Dişisi ve Yavruları”
Fransız mekteplerinde çocuklara şair Alfred de Vigny'nin Kurdun Ölümü diye meşhur bir şiiri okutulur. Bu şiiri dinlerken çocukların gözleri dolar, gönüllerinde saf bir dağ rüzgârı eser. Fikirlerini hürriyet ve istiklâl sevdası alır. Eski bir hanedanın asalet unvanını taşıdığı gibi, hilkaten' de asil olan şair Vigny sakin, münzevi (yalnız yaşayan) mütevekkil (işi olruna bırakan) ve ahlâka en yüksek tarifini veren kadim felsefenin Revâkıyye (Stoacılık) mezhebindendi. Kendi yaradılışına tamamıyla uyan bu mezhebin felsefesini hikâye kılıklı küçük bir şiirde canlandırmış[38].
Şair (Alfred de Vigny) bu şiirinde bir kurt avındaki serencâmını (bir olayı) anlatır:
Şair, dostları, birçok asilzadelerle dağlarda bir kurt avına çıkar. Vakit gece, ıssız bir ay aydınlığı var. Alevlenmiş gibi yanan ayın üzerinden bulutlar geçiyor. Siyah ormanlar ufuklara kadar dayanıyor. Tabîatin böyle tenhâ bir saatinde avcılar birbiri ardından tüfekleri tetikte, yürüyorlar. Bir aralık avcıların kurt avlarında en ziyâde tecrübelisi yere yatıyor ve yerde taze tırnak izleri görüyor ve avcılara haber veriyor ki: Bu izler oradan biraz evvel geçmiş iki kurtla iki yavrusunun izleridir. Bütün avcılar hemen bıçaklarını hazırlıyorlar, tüfeklerini ve tüfeklerinin beyaz parıltılarını saklıyorlar. Ağaç dallarını ayırarak adım adım yürüyorlar, o sıra üç avcı duruyor, şair Vigny’de ne gördüklerini aranıyor ve birdenbire karşısında iki alev saçan göz görüyor: Kurt! Biraz ötede de yavruları ve gölgeleri raksa benzeyen bir kımıldanışla kımıldanıyor Kurdun yavruları sessiz sessiz oynuyorlar, yavru olmakla beraber bir kurt sevk-i tabiîsiyle biliyorlar ki düşmanları olan insanoğlu birkaç adım yakında pusudadır. Kurdun dişisi, bu tehlike karşısında, bir zamanlar Roma'nın banileri Romus ve Romulus'u emzirdiği için Romalıların taptığı heykel gibi camit (donmuş) duruyor[39].
Erkek kurt anlıyor ki bütün yollar kapalı, ric'at tariki (dönüş yolu) kesilmiş, geliyor, ön ayaklarının tırnaklarıyle kumluğa saplanarak çömeliyor, üzerine atılan köpeklerin en ziyâde cür'etkârca saldıranını seçiyor, o köpeğin gırtlağına dişlerinin bütün savletiyle sarılıyor, avcılar üstüne vira ateş ediyorlar, vücudunu delik deşik bir hâle sokuyorlar, bıçaklarını kurdun böğrüne üşürüyorlar. Lâkin kurt, demir gibi çene kemiklerini çözmüyor, köpeği bırakmıyor, nihayet köpeği gebertiyor. Kurt, etine kabzasına kadar saplı duran bıçaklarla çömelmiş kanlar içinde avcılara bir bakıyor. Avcılar tüfekleri tetikte, etrafını sarıyorlar. Kurt ağzından akan kanları diliyle yalıyor, avcılara bir defa daha bakıyor. Nihayet nasıl öldürüldüğünü bilmeğe tenezzül etmeksizin, iri gözlerini kapıyor ve hiç bir ses çıkarmadan ölüyor.
Şair Vigny, bu maceradan sonra başını tüfeğinin namlusuna dayıyor, dişi kurtla yavrularının peşinden koşmağa karar veremiyor ve diyor ki: Eğer bu iki yavru olmasaydı o güzel ve kederli dul, erkeğini bu büyük imtihan karşısında yalnız bırakmazdı! Lâkin bir vazifesi vardı. O iki yavruyu dağlara kaçırmak, onlara orada açlığa tahammül etmeği ve şehirlerde bir lokma ekmeğe ve bir yatacak yere mukabil insanın önünde av avlayan zelil (alçak) hayvanların insanla akdettiği ittifaknameye hiç bir zaman dâhil olmamayı öğretmekti[40].
Şair Vigny hikâyesinin bu noktasında kalmıyor ve felsefesinin bir cezbesiyle şiirini bitiriyor; diyor ki: “Hayattan ve bütün ıztıraplardan nasıl feragat edilir? Ey ulvî hayvanlar, yalnız siz biliyorsunuz!
Yeryüzünde ne olduğumuzu ve arkamızdan ne bıraktığımızı bir kere iyice hesap ettikten sonra anlaşılır ki “ulvî olan ancak sükûttur, maadası (gerisi) zaaftır.”
Şair, kurdun o son bakışında ne demek istediğini anlıyor. Asil hayvan, o son bakışıyla demek istiyor ki: “inlemek, ağlamak, yalvarmak hepsi zillettir (aşağılanmaktır). Kaderinin seni sevk ettiği yolda uzun ve ağır vazifeni dişini sıkarak ifa et! Sonra da benim gibi hiç ses çıkarmaksızın ıztırap çek ve öl!”
Bu kurt hikâyesi kaç defa beni derin derin düşündürdü. Zannettim ki şair Vigny “bizi”, bizim maceramızı anlatmış! O erkek kurt, ölen ordudur; o dişi kurt, anne Anadolu'dur; o kurdun yavruları, İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki dul annelerinden aldıkları dersi tekrar ediyorlar: Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl!” [41]
Kılıçeri’ye göre (2020) bu şiire adını veren “kurt” bir simge olarak şiirin ufkundan tüm zamanlara özellikle de okurun zamanına uzanan estetik ve şiirsel bir enerjiyi taşımaktadır. Öncelikle “kurt” bir metafor olarak gücün, dayanıklılığın, sadakatin, toprakla güçlü ilişkinin bir simgesi, Batı ve Doğu mitolojilerinde de “kurucu” aktör olarak bir anlam üstlenmiştir. Böylece ait olduğu türe bağlanan /hayvan/ niteliğini dönüştüren anlamsal bir üreticiliğe sahiptir: Orta Asya mitlerinde karşımıza çıkan dişi kurt (Asena) kağana süt verirken, Latin mitolojisinde yine bir dişi kurt (Lupa) Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’u emzirir. Kaynaklara göre Roma’yı kuran ikiz kardeşlerin babası Mars’ın ikonik temsillerinde dişi kurtla birlikte gösterilmesi bu eski söylenceye dayanır. Olumlu ve yardımcı bir figür olarak Oğuz Kağan destanında yol gösteren kurt figürünü de anımsamakta yarar var[42].
Çeşitli halk inanışlarında karşımıza çıktığı biçimiyle Kurt ilginç bir biçimde hem “vahşilik”, hem “üretkenlik” olmak üzere iki anlam alanına bizi götüren üretken bir imge olarak karşımıza çıkıyor. Bizim örneğimiz Batı mitolojisinin Romus ve Romulus efsanesine doğrudan bağlanmaktadır. Bu açıdan, Roma’nın kurucusu iki kardeşi “besleyen” Lupa öykünmesiyle (mimetizm), bu şiirde de dişi kurt “hayat veren”, “koruyup kollayan” rolüyle karşımıza çıkıyor. “Kurdun Ölümü”nde yer alan “yalnızlık” izleğinin (temasının) işlenmesi diğer şairlerin tarzından ayrılır. Doğa’da sık sık içlerine dönerek, kendilerini çözümleyerek bir bakıma yalnızlığın tadını çıkaran romantiklerden farklı olarak Vigny’nin şiiri hayat dersi içermektedir; ahlâki/ moralist bir şiirdir. Kurt örneğinden yola çıkarak, aslında şair yalnızlığın içinde ayakta kalmanın erdemini, “kendi bilincinin gururunu” yaşar. Son dizelerde de dile geldiği gibi, Stoacı bir ders içermesi açısından da önemli bir imgedir “kurt”: Vigny için, ölme zamanı çattığında ruhsal yüceliği anımsatan ve korkuya teslim olmuş, günü kurtaran pragmatizme karşı ruhun asaletine çağrıda bulunan doğanın özgür ve güçlü varlığıdır[43].
Dayanıklılık, staocı bir duruş, ağır bir kaybın ardından ayakta kalma, ölümün sınırında durabilmek, acı karşısında mücadeleden vaz geçmemek, can çekişmenin acısına katlanmak, mağlubiyeti görmek… şiirden ulaşan etik bunları anlatıyor. Yahya Kemal’in Eğil Dağlar/ İstiklâl Harbi Yazıları içinde yer alan yazılar, Kâzım Yetiş’in tespitiyle İstiklal Harbi’nin “gün gün nabzını tutan” ve “bazen Yunanlıların ve Yunan ordusunun, bazen Ankara hükûmeti, bazen efkâr-ı umumiyyenin konuya bakışı”nı yansıtan tarihsel birer belge gibi okunur. Yahya Kemal’in 1921 tarihli “Kurdun Dişisi ve Yavruları” başlıklı yazısı İstiklâl Savaşında Türkiye’nin geçirdiği zor zamanları kaleme alırken Alfred de Vigny’nin şiirini referans alır: “Zannettim ki şair Vigny bizi, bizim maceramızı anlatmış! O erkek kurt, ölen ordudur; anne Anadolu’dur, o kurdun yavruları İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki dul annelerinden aldıkları dersi tekrar ediyorlar: “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl”[44].
Yahya Kemal, Mustafa Kemal adını İlk defa Çanakkale Savaşı yıllarında duymaya başlamıştı. Onu Anafartalar Kahramanı, yiğit, vatansever bir asker olarak tanıyordu. Ardından Mustafa Kemal Paşa’nın 16. Kolordu, daha sonra 2. Ordu Komutam olarak Doğu Cephesindeki başarıları, Suriye’de hizmetleri, derken çökmüş olan devleti kurtarmak üzere Anadolu’da Millî Mücadeleyi başlatması Yahya Kemal’in hayranlığını büsbütün artırdı[45].
Yahya Kemal’in Millî Mücadele yıllarında (1919-1922), İstanbul’da yayınlanan gazete ve dergilerde yazdığı 88 makalesi, sonradan (Eğil Dağlar) adlı bir eserde toplanmıştır[46]. Yahya Kemal, Millî Mücadeleyi heyecanla destekleyen bu makalelerinde, Atatürk’ten her fırsatta “Millî Timsal” olarak bahseder, “Mustafa Kemal tek başına bir fert değil, şahlanan Türk Milletinin Millî Timsalidir” der. “Eser” başlığı ile yazdığı bir makalesinde bu sözüne açıklık getirir: “Mustafa Kemal’i bir şahıs zannedenler aldanıyorlar. Evet, Efzunlar (Yunanlılar) İzmir’e çıktığı günden evvel Mustafa Kemal bir fertti. Ama o günden sonra artık bir fert değil, bir timsaldir” diyerek Onu Milletin bağrından çıkan müstesna bir eser olarak alkışlar. “O” (Mustafa Kemal Paşa[47]) adlı makalesinde de “Onun asıl dehası Samsuna çıktığı günden itibaren Türk Milletinin istiklâl iddiasında olduğunu sezişindedir” der[48]. Yahya Kemal’in sağlığında hiçbir kitabı yayınlanmamıştır. Vefatını müteakip 7 Kasım 1959 tarihinde Yahya Kemal Enstitüsü kurulmuştur. Böylece 1961 yılında Yahya Kemal’e ait şiir, makale ve vesikalar yayınlanmaya başlamıştır. Büyük çoğunluğu İstanbul’un işgal yıllarında yazdığı Millî Mücadele Yazıları Eğil Dağlar başlığı ile kitaplaştırılmıştır.
Anadolu’nun Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde bir bozkurt gibi ayağa kalktığı İstanbul’un işgal günlerinde herkes kalemini Yahya Kemal gibi cesurca kullanamıyordu. İstanbul halkının maneviyatını yükseltirken Anadolu’ya da aynı ölçüde güven duygularını gönderiyordu. Yazıları İstanbul ve Ankara gönüllerinde köprü oluyor onlarca makalesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa başta olmak Millî Mücadele Kahramanları/kahramanlıklarına takdirlerini ve hayranlığını edebî bir üslupla ifadeden çekinmiyordu. Bu makalelerden birinde 12 Mayıs 1921 İleri Gazetesinde “O” başlığı ile Mustafa Kemal Paşa’yı şu satırlarla anlatmaktadır:
Yahya Kemal’in Kaleminden Mustafa Kemal Paşa (O)
Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz bu senelerde önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran Mustafa Kemal Paşa'nın simasın ileride tahattur (Hatırlamak) edecek her Türk, Abdülhak Hâmid'in bu mısraındaki çerçeve içinde görecek:
Akardı payına (ayağına) mahşer-misal bir millet!
Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun şahsında böyle temessül etmemişti (özümlemek). Milletlerin asırlarda bir doğurduğu büyük insanlar henüz eserlerini ikmal etmemişken bile gözleri kamaştırırlar, bize de bugün bu vaki oluyor. Mamafih hem bizim hem de ecnebilerin karşısında milletinin timsali kesilen bu büyük adam, kendi büyüklüğünün farkında değil, konuşurken Selîm-i Evvel'in “Bu muvaffakıyetleri benim kendi eserim zannediyorlar... Ah zavallılar, bilmiyorlar ki...” dediği tarzında konuşuyor. Ankara'da çıkan Hakimiyet-i Milliyye refikimizin (arkadaşımız) bir muharriri, Büyük Millet Meclisi'nin sene-i devriyesi münasebetiyle Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş, İstanbul'dan Anadolu'ya geçtiğinden beri birçok tahassüslerini (duygularını) sormuş, kaydetmiş. Bu sözler bizi düşündürdü. Mustafa Kemal Paşa diyor ki: “Ben evvela herhangi bir suretle Anadolu'ya geçmek ve orada milletin efkâr ve hissiyatını bir defa daha yoklamak ve menâbi-i memleketi (ülkenin imkânları) takip etmek istiyordum. Samsun'a ayak bastıktan sonra derhal milleti ve memleketi yokladım[49]. Gördüm ki memleketin ve milletin temayülatı (eğilimleri) istiklâl müdafaasında tereddüt edenleri hacîl (utanma) mevkiinde bırakabilecek bir mahiyet-i aliyyededir. Filhakika iki seneden beri bütün dünyanın şahit olduğu vakāyi hadisat, düşüncelerimde isabet ve milletin azim ve imanında hakikî salabet (manevi kuvvet )olduğunu ispat etti. Bundan dolayı cidden müftehirim (iftihar ederim)."
Bu sözleri dikkatle okuyanlar yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan düşünür dururlar. Bir milletin tekevvün (oluşum) devresinde fertler böyle kendilerini göremezler, millet kendini bir timsalde görür. Bugün Anadolu'da vaki olan da bu haldir. Mustafa Kemal Paşa diyor ki: Bu İnönü mucizesi yalnız Türk neferlerinin eseridir; neferler diyor ki: O gün İnönü'nde, bizim başımızda arslan gibi zabitler vardı, onların elinde kendimizden geçtik, yürüdük; zabitler diyor ki: O gün başımızda İsmet Paşa vardı, bu muzafferiyet onundur; Fevzi Paşa hazırladı, o kazandı; İsmet Paşa da diyor ki: Bu eser Mustafa Kemal Paşa'nındır! Bu söyleyişleri tevazu zannedenler ne kadar aldanırlar!
Kuzu gibi Anadolu'nun birdenbire arslan kesilişini en sivri akıllılar hâlâ bir türlü tahayyül edemiyorlar; o Anadolu ki Hazret-i İsâ gibi halimdi, bir yanağına bir sille indirene öteki yanağını gösteriyordu, o Anadolu ki nice siyasîlerin rivayetine göre vergi vere vere, zulüm göre göre, askere gide gide Osmanlı idaresinden bezmişti, kendi milliyeti Türklükten usanmıştı, istiklâlinden vazgeçmişti, illallah diyordu, herhangi bir ecnebi idareyi seve seve kabul etmeye candan, yürekten hazırdı, o Anadolu ki Yunanistan bile lehinde şirin sözler söylüyordu, Yunan boyunduruğuna uslu uslu boynunu bırakır zannediyordu, işte bu istiklâl galeyanı o Anadolu'dan çıktı. Yalnız Anadolu o âna kadar bir adam bekliyordu[50].
Yunanlılar İzmir'e çıktıkları gün çok bed-mesttiler(sarhoş), o gün, o fecî gün İstanbul'dan Samsun'a bir adamın gittiğini fark edemediler. Her şeyin bittiğini zannettikleri o gün her şey başlıyordu, o adamın neden sonra ismini öğrendiler. Şimdi de rüyalarına giriyor. Yunanlılar, bu ismi ve bu adamı, Kartaca 'Kadîm Caton'u (Caton L'Anelen) nasıl müebbeden hatırladıysa öyle hatırlayacaklardır!
O güne kadar Anadolu'yu, Rumeli'yi, daha doğrusu bu ecnebiler biliyormuş ne Yunanlılar yoklamışlar hatta ne de coğrafya isimlerini bir tarafa bırakarak Türk milletini ne biz hissetmişiz. Mustafa Kemal Paşa'nın asıl dehası, Samsun'a çıktığı günden itibaren Türk milletinin istiklâl iddiasında olduğunu sezişindedir.
Romalılar muzafferiyet kazanmış serdarlarına bir zafer alayı yaptırırlar lakin o gün zafer gerdûnesinde (araba), o muzaffer serdarın övünmesin diye yüzünü kırmızıya boyarlardı; biz millî timsalimizden bahsederken bu takayyüde (bağlanma) lüzum görmüyoruz çünkü o övünmüyor ve övünmeyecektir de çünkü yüksekte yalnız bir adam olmanın pes (alçak) gururuyla, satıhta bütün bir milletle hem-vücud olmanın Bülent (yüce) zevki arasındaki farkı temyiz etmiş (ayırt etmiş); Hâkimiyet-i Milliyye refikimize söylediği sözlerden bunu hissettik[51].
Yahya Kemal, Millî Mücadele yıllarının sevinçli ve hüzünlü günlerini milleti ile birlikte yaşar. Başta, Ankara’daki Büyük Millet Meclisinde bazı milletvekilleri olduğu halde birçokları sabırsızdır. Bu mücadele ne zamana kadar sürecek, ne zaman taarruza geçilecek diyenlerin sayısı günden güne artmaktadır. Yahya Kemal, 19 Haziran 1922 tarihinde “Arslan gerilir de öyle atlar” başlıklı, bir makale ile bu gibilere cevap verir ve aynı zamanda vezinli bir cümle olan bu başlığı “ve öyle muzaffer olur” cümlesi ile tamamlar. Ordular şahlanmış, büyük taarruz başlamıştır. O gün Yahya Kemal (26 Ağustos 1922) başlığı ile şu kıt’ayla Allah’a dua etmektedir: “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yarabbi!/ Senin uğrunda ölen ordu budur Yarabbi! Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyet nâmın,/ Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın[52]”.
Atatürk'le Yahya Kemal’in Görüşmesi
Mustafa Kemal Paşa ile Yahya Kemal’in görüşmesi Bursa’da gerçekleşecektir.
Atatürk’ün Birinci Bursa Gezisi (17-29 Ekim 1922) “Barışa Doğru Güvenli Adımlar”
Bursalılar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı uzun süredir ısrarla Bursa'ya çağırıyorlardı. Kurtuluştan iki gün sonra, 13 Eylül 1922 günü Bursa'ya gelen Bursa milletvekilleri Muhittin Baha (Pars), Şeyh Servet (Akdağ) ve Operatör Emin (Erkul Seyitoğlu), o gün öğleden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na çektikleri telgrafta, "Halkımızın Ulusal Hükümet'e saygı ve gönül borcu duyguları çok yüksektir. Herkes Büyük Millet Meclisi ile Başkomutan'a saygı ve gönül borcu duygularını sunmak için can atmaktadır" diyorlardı.
15 Eylül Cuma günü, Bursa'da büyük bir açık hava toplantısı yapılmıştı. Belediye önünde toplanan Bursalılar, coşkun gösterilerle kurtuluşu bir kez daha kutlamışlar, bu arada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir toplantısının Bursa'da yapılması dileğinin bir telgrafla TBMM Başkanlığı'na duyurulmasına karar vermişlerdi. Milletvekilleri Muhittin Baha ve Operatör Emin Bey'lerle Şeyh Servet Efendi ve Belediye Başkan Vekili Mümtaz Bey tarafından, Bursalılar adına Ankara'ya çekilen bu telgraf şöyle (sadeleştirerek)[53]:
"Cuma günü Belediye önünde toplanan otuz-kırk bin kişi, kendilerini tutsaklıktan kurtaran ve ulusal değer ve onuru yüceltmeye yönelik sorunu çözümleyen Büyük Millet Meclisi'ne ve ayrı ayrı sayın üyelerine, yüreklerine sığmayan gönül borcu ve saygılarını bizzat sunmaya duyulan vicdani gerek-sinmeyi en içten bir coşku ile göstererek, kendi adlarına bu telgrafın çekilme-sini istediler. Bu toplantıda güçlü Başkanımızla (Mustafa Kemal Paşa) Yüce Meclisimizin adı ne denli saygı ve gönül borcu ile anıldı ise, İstanbul'daki sefil hizip de o oranda nefret ve tiksinti ile lanetlendi. Bütün Bursalıların duyduğu büyük özlem dikkate alınarak, Yüce Meclis'in gezisi gibi olsun, yeşil, güzel ve tarihsel beldemize onur vermesini halk adına ve kişisel olarak büyük bir özlemle dileriz."
Bu telgraf TBMM'nin 20 Eylül 1922 günlü toplantısında okunmuş, üzerinde tartışma açılmış; çağrıya bir teşekkür telgrafıyla yanıt verilmesi kararlaştırılmıştı. Ardından 23 Eylül günlü gizli oturumda yeniden gündeme gelen Bursalıların çağrısı daha ayrıntılı biçimde görüşülerek, Bursa'da bir toplantı yapılmasının sakıncaları ortaya konulmuş ve çağrının bir nezaket gösterisi sayılması gerektiği sonucuna varılmıştı.
O sıralarda Mustafa Kemal Paşa İzmir'de bulunuyordu. Bursa'dan, Bursalılar adına görevlendirilen bir kurul İzmir'e giderek, Gazi Başkomutan'ı Bursa'ya çağırmıştı. Başkomutan bu çağrıya olumlu yanıt vermişti. Ancak dönemin gelişmekte olan siyasal olaylarını da göz önünde bulundurarak uygun bir zamanı kollamaktaydı.
Bu arada Ateşkes Konferansı'nın Mudanya'da toplanması kararlaştırılmış ve Türk Delegasyonu Başkanı İsmet Paşa da, 2 Ekim 1922 günü önce Bursa'ya gelmiş, Bursalıların sevinç gösterileriyle karşılandıktan sonra aynı gün Mudanya'ya geçmişti. Yine aynı gün TBMM Başkanı ve Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa da Ankara'ya dönmüştü.
Ateşkes Anlaşması'nın 11 Ekim 1922'de imzalanması üzerine Mustafa Kemal Paşa, Bursalıların çağrısına uyma zamanının geldiğine karar verdi. Evet tam zamanıydı artık, Bağlaşık Devletlere ve İstanbul'da hâlâ oturmakta olan Sultan'a karşı bir gövde gösterisi yapmanın...[54](zamanıydı)
Ulusal Savaşımın Önderleriyle
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'yı ve bir süredir hafif kırgın ve uzakta kalmış olmasına karşın Refet Paşa'yı (Bele) Ankara'ya çağır-dı. Genelkurmay Başkanı Fevzi ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'larla Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa (Özalp), esasen Bursa'da idiler.
Böylece Rauf Bey dışında (o Ankara'da Hükümet'in başında kalacaktı), Türk Kurtuluş Savaşı'nın önderleri, hep birlikte eski başkent Bursa'da olacaklar; buradan köhnemiş Dersaadet'e (1) el atacaklar, ayrı-ca Lozan'da toplanacak Barış Konferansı'na temsilci göndereceklerdi.
15 Ekim günü Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ile kısa süre sonra Türk Devrimi'nin İstanbul'daki temsilciliği görevini üstlenecek olan Refet Paşa Ankara'ya geldiler. 16 Ekim'de ulusal savaşımın öncü kadrosunun bu üç önemli adı, özel bir trenle Eskişehir'e doğru yola çıktılar.
Bu yolculuk, 16 Ekim günlü Hakimiyet-i Milliye'de şöyle yer aldı[55]:
"Büyük Millet Meclisi Başkanı Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bu sabah saat dokuzda, özel bir trenle Eskişehir'e doğru kentimizden ayrılacaklardır.
Bilindiği üzere, Bursa ahalisi kurtarıcı Başkomutanlarına birçok kez baş-vuruda bulunarak, kurtulan yurtlarına çağırmışlardı. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Bursalıların bu çağrısına uyma lütfunda bulunmuşlar ve bu geziye çıkmayı kabul buyurmuşlardır. Başkomutan Paşa Hazretlerine, dün kentimize gelmiş olan Kâzım Karabekir Paşa Hazretleriyle Refet Paşa Hazretleri de eşlik eylemektedirler[56]."
Bursa Büyük Coşku İçindeydi
17 Ekim salı günü öğlene doğru, Mustafa Kemal Paşa'nın gelmek üzere olduğu haberi yayıldı. Bursalılar ve çevre köylerden gelen kala-balık halk toplulukları, O'nun geçeceği yolları doldurdular. Bu geziye tanık olan dönemin yazarlarının belirttiklerine göre, Başkomutan'ı karşılamak üzere toplanan büyük kalabalık, olağanüstü coşkuluydu.
Kaynak: Yılmaz Akkılıç
Belediye binasından İstasyon'a (günümüzdeki Yeni Hal) değin, Mustafa Kemal Paşa'nın geçeceği yollara halılar serilmişti. Sabahtan beri inceden inceye, sinsice bir yağmur yağıyordu. Ama hiç kimse yerini bırakmıyor, kalabalık azalacağına giderek artıyordu.
İlk resmi karşılama Duaçınarı'nda yapıldı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Milli Savunma Bakanı Kâzım (Özalp) Paşa, Bursa milletvekilleri, Vali Hacı Adil ve Belediye Başkanı Muhtar Bey'lerle öteki ilgililer, burada Mustafa Kemal Paşa'yı ve arkadaşlarını karşıladılar. Başkomutan'ın Bursa'ya ayak basışı, 21 atım top ateşi ile selâmlandı.
Kaynak: Yılmaz Akkılıç
Hakimiyet-i Milliye'nin 19 Ekim 1922 günlü sayısında, Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa'ya gelişi şöyle verildi (bir tarihsel belge olması dolayısıyla kısaltılmadan, ancak sadeleştirilerek sunulmuştur)[57]:
"BURSA, 17 (Özel muhabirimizin telgrafıdır) Başkomutan Paşa Hazretlerinin Bursa'yı ziyaretlerini duyan halk büyük bir sevinç içinde idi ve bu se-vinç yalnız kentle sınırlı olmayıp çevre köyleri de kaplamıştı.
Bursa İli, büyük kurtarıcılarını karşılamak için on günden beri hazırlık yapmakta idi. Karşılama için benzersiz düzenler alınmıştı. Başkomutan Paşa Hazretleri beraberlerinde Kâzım Karabekir ve Refet Paşa'lar ve yaverleri oldu-ğu halde öğleden sonra bir buçukta onur verdiler. Sabahtan beri ahali yollara dökülmüş ve bunlara çevreden gelen köylüler de katılmıştı. Bu kalabalık kit-le arasındaki coşkulu bekleyiş görülecek bir şeydi. Çocuklardan kadınlara ve doksanlık ninelere değin herkes yolları tutmuştu. Paşa Hazretlerinin geçeceği yol, baştan aşağı halılarla döşendi. Fevzi, İsmet, Kâzım (Özalp) Paşa'lar ile Bursa'da bulunan milletvekilleri ve kurullar, Bursa dışında uzaklara giderek karşılamada bulundular.
Sabahtan beri aralıksız bir biçimde ince bir yağmur yağıyor, ancak bu yağmur hiç kimseyi yerinden kıpırdatmıyor ve halk sevinçle bekliyordu. Paşa görünür görünmez birden kopan, düşlenmesi bile olanaksız bir alkış dalgası bütün besinden toplar atılıyor, her tarafta bandolar çalınıyordu. Yıllarca kahır çeken Bursa'yı dolaşıyordu. Minarelerden kasîdeler okunuyor, Sultan Osman türbesinden toplar atılıyor, her tarafta bandolar çalınıyordu. Yıllarca kahır çeken Bursa tüm özlemini böylelikle Yüce Başkomutan'ın önüne seriyordu.
Paşa Hazretleri, bütün kurulları Belediye'de kabul ettiler. Memleketin en yaşlısı, iki süt beyaz sakallı sayın kişi, ulusal giysilerle Bursa'nın saygı ve yüceltme duygularını sundular. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, kendileriyle pek içten bir görüşmede bulundular. Bundan başka kent adına üç mini mini kızcağız Paşa'ya teşekkürlerini sundu (3). Ve Paşa, kendilerini kucaklayarak iltifatta bulundu[58].
Törenden sonra Paşa Hazretleri, hazır bulunanlara aynen şu söylevi verdiler:
“Sayın Bursa halkının hakkımızda göstermiş olduğu içten gösterilerden olağanüstü duyguluyum. Bugün mutluluğunu duyduğumuz zaferi, ulusumuzun kararlılık ve kutsal inanç gücü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının süngüleri kazanmıştır. Üzerinde başka türlü hiçbir güç, hiçbir baskı yoktur ve olmamıştır. Ulusun ve ordularının yeteneği, bütün ulusal emellerimizi elde edecek derecededir. Ülkenin kaynaklarının genişliği, halkın çalışkanlığı ve yeteneği ve ordularının süngüleri, barış döneminde de her türlü sonuçları elde edecektir. Üç buçuk yıl süren bu savaştan sonra, bilim açısından, milli eğitim açısından, ekonomi açısından savaşımlarımızı sürdüreceğiz ve güveniyorum ki bunda da başarılı olacağız. Fabrikacı olacağız, sanatkâr olacağız. Bundan sonra düşüncelerimizi hep buna adayalım[59].”
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Belediye'deki söylevinden sonra halkın arasına karıştı. Bursa'nın kız okullarının öğrencileri beyaz giy siler giymiş olarak O'nu karşılamaya gelmişlerdi. Tüm öğrencilerin ellerini teker teker sıktı. İçlerinden bazılarıyla görüştü. Sonra onlara kısa bir söylev vererek, geleceğin umudu olduklarını vurguladı. Bu kısa söylev, Hakimiyet-i Milliye muhabirinin kaydedebildiği kadarıyla şöyle idi:
"Küçük Hanımlar, Küçük Beyler!
Sizler her biriniz geleceğin gülü, bir yıldızı, bir geleceğisiniz. Memleketi asıl aydınlığa gark edecek sizlersiniz. Kendinizin ne denli önemli, ne denli değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz kızlar, çocuklar.
Teşekkür ederim."
Bu sırada Belediye'nin çevresinde toplanmış olan halk hep bir ağızdan; "Hamd ü sena Mevla'ya / Kavuştunuz Bursa'ya / Esselâm-aleyk Paşa / Askerinle bin yaşa!" diye tempo tutuyor ve o günlerin ünlü bestesi Yaşa Mustafa Kemal Paşa marşını söylüyordu.
Saat 15.30 sıralarında tören sona erdi. Mustafa Kemal Paşa ve komutanlar onurlarına düzenlenmiş bulunan yemeğe katıldılar Yaklaşık bir saat sonra da, Gazi Başkomutan dinlenmeye çekilmek üzere Altıparmak'ta Çekirge yolu üzerinde, günümüzde SGK binası bulunan yerdeki Yağcı Cemal Bey'in köşküne gitmek üzere Belediye'den ayrıldı.
Kaynak: Yılmaz Akkılıç
Gece görkemli bir fener alayı düzenlendi. Bursalılar coşkun bir sel gibi, ellerinde meşalelerle Gazi Mustafa Kemal'in kalmakta olduğu köşke yürüdüler. Bu coşkulu olayı yaşayan Renin gazetesi muhabiri Ali Sedat; izlenimlerini şöyle anlatmaktaydı:
"Dün gece görkemli bir fener alayı Belediye önünden kalkarak Muradiye'ye Mustafa Kemal Paşa'nın oturduğu köşke gitti.
Talihin ne garip bir cilvesi ki, Yunan sürülerinin sahte ve yalancı vakar ve azameti döneminde, kibirli bir tavırla başlarında taşıdıkları miğferler, bu alayda ahalinin ellerinde fener görevini görüyordu. Gerçekten binlerce halk Yunanlıların kaçıp giderken sokaklarda bıraktıkları miğferlere birer sopa geçirerek ve içine gazlı paçavralar koyarak bunlardan yaptıkları meşalelerle ulusal zaferin bayramını kutluyorlardı[60]."
9 Eylül 1922'de düşman İzmir'den denize dökülüp de Gazi Mustafa Kemal Bursa'ya geldiği zaman İstanbul Darülfünunu bu mesut hadise dolayısıyla Gazi'yi tebrik için bir heyeti Bursa'ya gönderecektir. Heyette bu mücadeleyi başından beri destekleyen Yahya Kemal de vardır. Bu, Yahya Kemal ile Mustafa Kemal'in ilk karşılaşmalarıdır[61].
Millî Mücadelenin zaferle sonuçlandığı günlerde Yahya Kemal İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi profesörüydü. Bulunduğu bilim kuruluşunun Büyük Kurtarıcıya minnet ve şükranlarını sunması kadar tabiî bir hareket olmazdı. Bu vesile ile Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Fakülte fahrî profesörlüğüne seçilmesi için Dekan tarihçi Necip Asım’a bir teklif yazısı gönderdi. Yahya Kemal’in bu teklifi 19 Eylül 1922 günlü Edebiyat Fakültesi Meclisinde heyecanlı görüşmelere vesile oldu ve Atatürk’e İstanbul Edebiyat Fakültesinin fahri profesörlüğü unvanı verilerek aşağıdaki telgraf gönderildi[62]:
İstanbul: 19 Eylül 1338 (1922)
Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,
İstanbul Darülfünunu'nun Edebiyat Medresesi Meclisi Müderrisleri 19 Eylülde akdettiği celsede Zât-ı Müncî-i kumandanîlerini fahrî müderrisliğe müttefikan intihap etmekle kesb-i fahreyler.
İstanbul Darülfünunu
Edebiyat Medresesi Riyaseti
Necip Asım
Atatürk, Edebiyat Fakültesi profesörlerinin kendisine fahri profesörlük payesini veren bu kararından çok duygulanmış, ertesi gün telgrafla şu cevabı vermişti:
Türk harsının mihrakı olan Medreseniz fahri müderrisliğine
İntihabımdan dolayı meclisinize teşekkür ederim. Eminim ki, millî istiklâlimizi ilim sahasında fakülteniz ikmal edecektir. Bu şerefli tekâmülün husulünü deruhte eden heyetiniz arasında bulunmak bence bais-i iftihardır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
Başkumandan
Gazi Mustafa Kemal[63]
Daha sonra üç kişilik bir heyet, Ankara’ya gelerek Atatürk’e profesörlük diplomasını sunmuştu. Diplomada şu cümleler yer alıyordu[64]:
İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi Meclis-i Müderrisini 19 Eylül 1338 tarihinde akdettiği içtimâda Millî Mücadelenin büyük kahramanı ve yeni Türk Devleti’nin müessisi olan Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Türk Milletinin ve Türk harsının istiklâlini müeyyid İslâm kavimlerinin halâsına müteveccih olan tarihî mesaisini takdir ve tebcil ettiğinin bir delili olmak üzere Edebiyat Medresesi fahri müderrisliği unvanını tevcihe karar vermiştir. Şaban 1341 (Eylül 1922)[65].
Diğer taraftan TBMM Başkanı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa'da bulunduğunu öğrenen “Dersaadet Mekteb-i İptidaiye Muallimleri Cemi-yeti” (İstanbul İlkokul Öğretmenleri Birliği), topluca Bursa'ya giderek Başkomutan'ı ve arkadaşlarını görmek, onları kucaklamak üzere bir gezi düzenlemek için başvuruda bulunmuştu. Bu başvuruları olumlu karşılanınca, 27 Ekim 1922 günü yola çıkmak üzere hazırlıklarını yaptılar. O sabah ilkin Cağaloğlu'ndaki Büyük Reşit Paşa İlkokulu'nda toplanan 250'si kadın ve 230'u erkek olmak üzere 480 öğretmen -aralarında Yahya Kemal (Beyatlı), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) gibi Darülfünun müderrisleri de bulunmaktaydı, buradan Babıâli Caddesi-Sirkeci-Eminönü yoluyla marşlar söyleyerek Köprüye geldiler[66]. Daha önceden kiralanmış bulunan Şirket-i Hayriye'nin (Boğaziçi'nde vapur işleten özel şirket) 64 numaralı vapuruna bindiler ve saat 10.00'da Mudanya'ya doğru hareket ettiler.
Öğretmenleri Mudanya iskelesinde Tümen Komutanı Osman Nuri Paşa (Koptagel), Kaymakam Hüseyin Hüsnü Bey ve kalabalık bir halk topluluğu törenle karşıladı. İstanbul ve Anadolu, burada kucaklaşarak hasret gidermeye çalıştı.
Ardından beklemekte olan özel trenle Bursa'ya giden öğretmenler, Altıparmak'taki istasyonda yine törenle karşılandılar ve buradan doğruca Gazi Başkomutan'ın kalmakta olduğu Yağcı Cemal Bey'in köşküne yürüdüler.
Mustafa Kemal Paşa, kendisini görmeye gelen İstanbul'un ilkokul öğretmenleri ve öteki temsilcileriyle teker teker ilgilendi, hepsinin ellerini sıktı. Öğretmenler sevinç gözyaşları arasında O'nun önünden geçtiler.
Gece, Setbaşı'ndaki "Şark Tiyatrosu"nda bir toplantı düzenlenmişti (8). Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa ve öteki komutanlar bu toplantıya onur konukları olarak katıldılar.
Toplantının ilginç özelliği, Bursa'da, kadın erkek bir arada ilk kez düzenlenmiş bir toplantı olmasındaydı. Bu durum, Bursa Seyahati adlı yapıtta yer alan şu tümceden anlaşılıyor:
"Seyyahlar yemeklerini yedikten sonra, Bursa'nın güzel ve muntazam bir binası olan Şark Tiyatrosu'nda toplandılar. Bu bina şüphesiz ilk defa kadın ve erkeği bir arada görüyordu."
Toplantı, İstiklal Marşı ile açıldı. Sonra öğretmenlerden bir grup Toplar Atılırken marşını söyledi, ardından "Yaşa, bin yaşa Mustafa Kemal Paşa" diye başlayan marş, hep bir ağızdan yüksek sesle okundu.
İstanbul'dan gelen öğretmenler adına Kemal Zülfü Bey ilk sözü alarak, TBMM Ordularına ve Gazi Başkomutan'la silâh arkadaşlarına, tüm İstanbul'un hasret ve sevgi duygularını dile getiren bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı Ruşen Eşref (Ünaydın), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Muhittin Baha (Pars) beylerin coşkulu söylevleri izledi.
Daha sonra Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa söz alarak, gelecekteki Türkiye'nin politikalarının ana esaslarını açıkladığı şu konuşmayı yaptı:
"Bayanlar, Baylar!
İstanbul'dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul'un ışık ocaklarını tem-sil eden yüce topluluğunuz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. Yüreklerinizdeki duyguları, kafalarınızdaki düşünceleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü bir sevinç kaynağı oluyor.
Bu dakikada karşınızda içime dolan en içten duyguyu, izninizle açıklaya-yım: İsterdim ki aranızda bulunayım, çocuk olayım, genç olayım ve sizin ışık saçan eğitim çevrenizde bulunayım; sizden feyiz alayım, siz beni yetiştiresiniz. O zaman sanıyorum ki, ulusum için daha faydalı, çok daha faydalı olurdum. Ama ne çare ki, artık elde edilemeyecek bir isteğin karşısındayım. Dolayısıyla kendim için yerine getirilemeyecek bu isteğimin yerine, başka bir istekte bulunacağım: Bugünün çocuklarını yetiştiriniz. Onları ülkeye, ulusa yararlı insan-lar yapınız. Bunu sizden bekliyor ve istiyorum[67].
Bayan öğretmenler, Bay öğretmenler!
Olasıdır ki 'muallime' demediğim için beni hatalı buluyorsunuz. Ancak bunu düzeltmek istemiyorum. Ben, dilimizde ille dişiliği belirten yabancı ekler kullanmanın gerekli olmadığını sanıyorum. Evet, öğretmen bayanlar ve baylar diyorum. Evet, öğretmen bayanlar ve öğretmen baylar, biliniz ki, ulusumuz büyük bir yıkım geçirdi. Devletimiz bir çöküntüye uğrama tehlikesiyle karşılaştı. Varlığımızı yeryüzünden silme yolunda birçok suçlar işlendi. Çok çalıştık, bugünkü başarıya ulaştık.
Bayanlar, Baylar!
Bir ulusu uğradığı herhangi bir yıkımdan kurtarmakta, bir ulusu uyandırmakta, aydınların önemli bir ödevi olduğu gözden kaçamaz. Hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek [bugüne ulaşmak], ulus aydınlarının doğruluğu, namusu, ulusu ve yurdu sevip kollayan çabaları ve özellikle günlük çıkarları hiçe sayan duyguları sayesinde kolay olmuştur. Ama bugün ulaş-tığımız nokta, gerçek kurtuluş noktası değildir. Artık tamamen kurtulmuş olarak ulusumuzu tamamen güvenlik içinde görüyoruz demek bir gaflettir.
Hayır, gerçek kurtuluşa henüz ulaşamadık. Bu noktadaki düşüncemi biraz açıklayayım: Bir ulusun yıkımlara uğraması demek, o ulusun güçsüz, bakımsız, hasta olması demektir... Dolayısıyla asıl kurtuluş, toplumdaki hastalığı bulmak ve iyileştirmekle elde edilir; ve hastalığın tedavisi ancak bilime ve tekniğe dayalı yollardan yapılacak olursa şifa verici olur. Yoksa, bilim ve tekniğe dayanmayan bir tedavinin hiçbir zaman, hiçbir hastalığı tedavi edemeyeceği bilinmektedir. Tersine hastalık müzminleşir ve tedavi edilemez bir hâle gelir. Bir toplumun hastalığı ne olabilir? Biliyorsunuz ki, bir ulusu ulus yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Bunlar da düşünce güçleri, sosyal güçlerdir...
Kim safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastalıklıdır. Toplumsal yaşayış da Dolayısıyla düşünceler anlamsız, mantıksız, faydasız, belki zararlı birta-akil ve mantıktan uzak, insanlıktan ve her türlü anlamdan uzak, faydasız ve zararlı birtakım görenek ve geleneklerle dopdolu olursa, felç olur.
Dolayısıyla tedavisi için, önce düşünce ve toplum güçlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak gerekir. Ulusu ve ülkeyi kurtarmak isteyenler için, coşkun sevgi, iyi niyet, çaba harcamak, özveri pek gerekli olan niteliklerdir[68].
Ama bayanlar, baylar! Bir toplumdaki hastalığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletip yetiştirmek için bu nitelikler yeterli değil-dir, bunların yanında bilgi gerekir, teknik gerekir. Bilim ve tekniğin çalışma ve oluşma çevresi okuldur. Bunun için okulları açmak ve artırmak gerektir. 'Okul' adını hep birlikte saygı duyarak, kutlayarak ayakta analım: Okul!..
[Alkışlar... Hazır bulunanlar da "Mektep / Okul" diye tekrarladı]
Okul, genç kafalara, insanlığı saymayı, ulusu ve ülkeyi sevmeyi, özgür yaşamayı, bağımsızlık onurunu öğretir... Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarabilmek için tutulması gereken en doğru yolu belletir. Yurdu ve ulusu kurtarmaya çalışanların, aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman, birer etkin bilgin olmaları gerekir. Bunu sağlayacak yine okuldur. Ancak böylelikle her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olabilir. [Alkışlar]
Bayanlar, Baylar!
Ülkemizin en bayındır, en alımlı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenip atan zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların yönetiminde bilim ve tekniği rehber kabul etmektir. Ulusumuzu yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında hep bu yolu tutacağız. Evet, her konuda, ulusumuzun siyasal, sosyal yaşamında da, ulusumuzun düşünce eğitiminde de, yol göstericimiz bilgi ve teknik olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği bilim ve teknik sayesinde ki, Türk Ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün ince güzellikleriyle gelişir. [Alkışlar]
Bayanlar, Baylar!
Ülkemiz içinde uygar düşüncelerin, çağdaş ileriliklerin bir an yitirmeden yayılması ve gelişmesi gereklidir. Bunun için bütün bilim ve teknik insanlarının, bu uğurda çalışmayı bir nâmus borcu bilmeleri gerekir. Öğretmenlerimiz, ozanlarımız, yazarlarımız, sürekli olarak ulusa yıkılış günlerini ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, anlatacaklar, bu kara günlerin geri dönmemesi için, yeryüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye'nin varlığını tanımak istemeyenlere onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.
Bayanlar, Baylar!
Görülüyor ki, en önemli ve verimli ödevlerimiz, öğretim ve eğitim işleridir. Öğretim ve eğitim işlerinde kesin olarak başarılı olmak gerektir ve olacağız. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak böylelikle olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can, tek düşünce olarak belirli bir program üzerinde çalışmamız gerektir. Bence bu programın temel iki konusu vardır:
Toplum yaşayışımızın ihtiyaçlarına uygun düşmesi,
Çağın gereklerine uymasıdır.
Kuşku yok ki, bugün bütün dünyaya gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yaşadığımızı varsayamayız. Ülkemizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. Tersine, ileri ve uygar bir ulus olarak, çağdaş uygarlık alanı üzerinde yaşayacağız. Bu yaşama da, ancak bilgiyle, teknikle olur. Bilgi ve teknik nerede ise, oradan alacağız ve ulusun her bir insanının kafasına koyacağız. Bilgi ve teknik için kayıt ve koşul yoktur. Dinimiz bu yüce buyruğu içerdiği içindir ki, gelişkin dindir. Dinimiz, bilim ve tekniği putperest memle-ketlerde aratır, ta Çin'de bile aratır. Bu gerçekleri bütün ulusun bilmesi gerekir[69].
Akla uygun hiçbir nedene dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi çok güç, çok geç olur; belki hiç olmaz. İlerlemek yolunda bağları ve koşulları aşamayan uluslar, yaşamı makul ve pratik düşünemez. Hayat felsefesini geniş gören ulusların egemenliği ve tutsaklığı altına girmeye mahkûmdurlar!
Bütün bu gerçeklerin ulusça iyi anlaşılması ve sindirilebilmesi için, her şeyden önce bilgisizliği gidermek gerektir. Bunun için, öğretim programımızın, eğitim davranışımızın temel taşı, bilgisizliği gidermek olmalıdır.
Bu giderilemedikçe bir adım attığımızı sanmayınız. Böyle olunca daima yandan genel bilgisizliği gidermeye çalışmakla birlikte; öte yandan toplum ya yerimizde sayacağız. Yerinde duran bir şey ise, geriye gidiyor demektir. Bir yandan toplum yaşamında bizzat etkili, iş gören ve verimli kimseler yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve orta öğretimin günlük yaşamaya uygun olmasıyla gerçekleşebilir. Toplumlar ancak bu yoldan işadamlarına, sanat adamlarına kavuşabilirler. Elbette ulusal dehamızı geliştirecek, kültürlerimizi layık olduğu dereceye ulaştırmak için yüksek meslek erbabını da yetiştireceğiz. Kız çocuklarımızı da aynı eğitim derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.
Bayanlar, baylar!
Kesin olarak bilmeliyiz ki, iki ayrı parça halinde yaşayan uluslar zayıftır, hastadır. [Alkışlar]
Çocuklarımızla ve gençlerimize uygulayacağımız öğretimin sırrı ne olursa olsun, onlara her şeyden önce temel olarak şunları öğreteceğiz: Birincisi ulu suna, ikincisi Türkiye Devleti'ne, üçüncüsü Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümetine düşman olanlarla savaşımın gerekliliği...
Bireyleri bu savaşım nedenleri ve araçlarıyla donanmış olmayan uluslar için kalımlılık hakkı yoktur. Savaşım, savaşım gerekir!
Bayanlar, baylar!
Bir gerçeği olduğu gibi dimağlarımızda canlandırmak zorundayız: Açıkça söyleyeyim ki (İtiraf etmeliyim ki), biz üç buçuk yıl öncesine değin cemaat halinde (ulusal bağları olmayan, rasgele, başka eğreti bağlarla bir araya gelmiş olan bir topluluk hâlinde) yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya bizi, bizi temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk yıldır tamamen ulus olarak yaşıyoruz. Bunun elle tutulur, gözle görülür tanığı yönetimimizin biçimidir ki, bunu yasalar 'Büyük Millet Meclisi Hükümeti' diye adlandırdı. [Alkışlar]
Bütün dünya bir gün bile unutmasın ki, Türkiye devletinin biricik ve ger-çek temsilcisi, yalnız ve yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Hasis çıkarları için, kendi kişiliklerini korumak için ulus ve ülkenin bağımsızlığını, ulusun öz-gürlüğünü düşmana peşkeş çekmekte sakınca görmeyen, bağımsızlığı yok ede-cek hükümlerle dolu Sevr Anlaşması'nı kabul eden egemenlerin, sultanların, padişahların menkıbelerini, bu gasıpların istibdatlarını Türk Ulusu artık, ancak ve yalnız tarihte okur... [Şiddetli alkışlar][70]
Bayan öğretmenler, Baylar!
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yer hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Gerçek zaferi siz kazanacak ve sürdüreceksiniz ve kesinlikle başaracaksınız. Ben ve sarsılmaz bir inançla bütün arkadaşlarım, bütün varlığımızla sizi izleyeceğiz [Heyecanlı alkışlar] ve eğer kültürel gelişme yolunda herhangi bir engelle karşılaşırsanız, sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız, bütün varlığımızla sizin düşüncelerinizi ileri yürüteceğiz. [Heyecanlı alkışlar]
Son bir söz: Sizin değerli bir topluluk olarak Bursa'ya gelmeniz, yalnız Bursa'yı değil, bütün Anadolu'daki kardeşlerinizi sevindirdi. İstanbul'dan getirdiğiniz selâmları, bütün ulusa ulaştıracağız. Ben de sizden dileyeceğim ki, benim ve arkadaşlarımın ve bütün Anadolu'nun selâm ve saygılarını İstanbul'da bulunan ve henüz baskıdan kurtulmayan kardeşlerimize duyurunuz.
Hiçbir neden ve güç, onları bu halde bırakamaz.
İstanbul'un talihi, İstanbul'da yaşayan öz Türklerin gönlündeki, vicdanındaki isteklere denk olarak belirip parlayacaktır[71]."
Millî Mücadele yıllarında Gazi Mustafa Kemal, Yahya Kemal'in gazete yazıları ile İstanbul'da çok etkili olduğunu görmüştür. İstiklal Harbi ile ilgili yazılarında Yahya Kemal daima Mustafa Kemal Paşa’yı Türk milletinin timsali olarak kabul etmiş ve onun etrafında birleşilmesini istemiştir.
Haluk Y. Şehsuvaroğlu, Yahya Kemal’in Mustafa Kemal Atatürk’le tanışmalarıyla ilgili olarak şairin şu sözlerini nakletmektedir: “Bursa, düşmandan istirdat edilmişti (kurtarılmıştı). Gazeteler Atatürk'ün Bursa'ya geleceğini yazıyordu. Darülfünun'da hoca idim. Talebelerle beraber Bursa'ya gitmek ve Gazi'yi görmek istemiştik. Gazeteler bizim böyle bir seyahat yapacağımızı da yazdılar. Biz, muayyen günde talebelerle Mudanya'ya gittik. Grup, çok neşeli ve heyecanlıydı. Mudanya'ya geldiğimizde bizi sahile çıkarmak istemediler. Nöbetçiler, kumandanı görmemiz ve müsaade almamız lâzım geldiğini söylediler, öyle yaptık. Kumandan, bizim kim olduğumuzu ve ziyaret sebebimizi öğrenince çok iyi muamele etti. Mudanya'dan kaçan zengin Rumlardan birinin evi ikametimize tahsis olundu..... Bursa'ya hareket ettik.... Bursa'yı heyecan içinde bulduk, şehir, Gazi'nin gelmesine hazırlanıyordu. Otele indik. Ertesi gün Gazi'yi karşılamaya gittik. Halk, yolları doldurmuştu. Fakat çok şiddetli bir yağmur vardı. Gazi otomobille şehre girdi. Benim Bursa'da olduğumu öğrenince çağırttı. Beni görmekten pek memnun olduğunu söyledi[72], arabasına aldı ve oteli terk ederek kendisine hazırlanan köşke nakletmemi istedi. Öyle yaptık. Her akşam sofrasında bulunuyordum. Gazi, Bursa'dan kara yoluyla Ankara'ya dönerken beni de beraber aldı ve böylece kendisi ile beraber Ankara'ya gitmiş oldum[73]”.
Bunlar bizzat şairin anlattıklarıdır. Şimdi de bir başka tanığı dinleyelim: “Bursa'daki İtibar-ı Millî Bankasının müdürünü Yunanlılar esir alırlar ve yanlarında götürürler. Şehrin düşmandan kurtarılmasından sonra Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye, bankanın İstanbul'daki genel müdürlüğünden vaziyete el konulması ister. Bunun üzerine Raufi Manyasî Bursa'ya gönderilir. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Bursa'ya gelmektedir. Karşılama programı hazırlanır. Madam Brod otelinde Gazi'ye akşam yemeği verilecektir. Bu iş için Cevdet İzraboğlu ile Manyasî görevlendirilir: “Akşam üzeri Mustafa Kemal Paşayı şehir hududunda istikbal ettik. Ertesi gün, Gazi'nin huzuruyla öğleyin, Yeşil Cami'de şüheda ruhuna bir Mevlit okundu. Öğleden sonra Kız Lisesi'nde Gazi bir konuşma yaptı ve orada kendilerinden vaki ricamızı kabul ederek akşam yemeğini teşrif ettiler. Bu toplantıdan çıkıp yemek hazırlıklarını ikmal için otele geldiğimizde, salonda merhum aziz arkadaşım Yahya Kemal'le karşılaştık.” Yazar, Yahya Kemal'le Vâlâ Nurettin'in evinde tanıştığını ve ondan Fransızca şiirler dinlediğini, özellikle La Mort du Loup (Kurdun Ölümü) şiirini çok güzel okuduğunu nakleder. Bu şiir ve hikâyesi Yahya Kemal'in Millî Mücadele ile ilgili yazılarında da sık sık geçer. Sonra yazısına şöyle devam eder: “İşte bu 1338 (1922) senesinin mesut günlerinden birinde yani bundan 37 sene evvel, Bursa'da otelin salonlarında kendisine rastlayınca çok sevinmiştim. İstanbul'dan Bursa'ya gelen bir talebe kafilesine katılarak gelmiş. Yemekten bahsettim. Ve kendisinin de yemeğe iltihakını temin ettim[74]. Gazi, gece yemeğe gelince, maiyetinde bulunanlar arasında Hamdullah Suphi de vardı. Yahya Kemal'i Gazi'ye takdim etti. Uzun masanın etrafında sıralandık. Gazi o kadar güzel konuşuyor o ağır davudî sesiyle, hepimizi öyle bağlıyordu ki saatlerin geçtiğini hissetmiyorduk[75]. Nihayet Yahya Kemal'den bir şeyler okumasını istediler. Bilmem nasıl oldu, gayr-i ihtiyarî, yüksek sesle La Mort du Loup deyivermişim. Gazi'nin tam karşısında oturuyordum. Ağzımdan bu cümlenin çıkmasıyla kıpkırmızı kesildim. Fakat o bakmaya doyulmaz sihirli gözlerinin içi güldü. Ve “Peki rica ediyoruz” dediler. Yahya Kemal ayağa kalktı ve ağır ağır La Mort du Loup'yu öyle bir okudu ki yirmi yirmibeş kişilik hazırun, hatta Fransızca bilmeyenler dahi bu harikulâde okuyuşun tesiri altında mebhut kalmışlardı. Gazi son derece beğendi ve bana işaret ederek, “Teşekkür ederim” dediler. Ben yaptığım gafın üzüntüsünü ancak böyle silebildim. Yahya Kemal de o akşam Gazi'nin sevdikleri arasına karıştı. O derecede idi ki Bursa'dan birkaç gün sonra Ankara'ya beraber gittiler[76]”.
Lozan Konferansı İçin Baş delege: İsmet Paşa
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın bu ilk Bursa gezisi, siyasal gelişmeler bakımından çok yoğun geçmiştir.
İlkin, Mudanya Ateşkes Anlaşması hükmü gereğince Doğu Trakya'yı Bağlaşık Devletlerden teslim alacak jandarma güçlerinin komutanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin temsilcisi olarak İstanbul'a gönderilmesi kararlaştırılan Refet Paşa ile son hazırlıklar Bursa'da gözden geçirildi. Refet Paşa, 19 Ekim 1922 günü sabahı Mudanya'dan Gülnihal gemisi ile İstanbul'a hareket etti.
Bir başka önemli konu, Lozan'da toplanacak olan Barış Konferansı'na gönderilecek Delegeler Kurulu Başkanı'nın seçimiydi. Savaşın sona ermesiyle birlikte, eski silah arkadaşları arasında, re-kabete dayalı bazı anlaşmazlıkların doğması beklenebilirdi. Gerçekten de böyle bir anlaşmazlık, Lozan'a gönderilecek delege seçiminde doğmuştur.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu görevi en iyi biçimde yapabilecek olan kişinin, Mudanya'daki çetin görüşmelerde deneyim kazanmış ve diplomasi yeteneğini kanıtlamış bulunan İsmet Paşa (İnönü) olduğuna inanıyordu. Ancak ulusal savaşımın önder kadroları arasında kırgınlıklara meydan vermemek konusunda titiz davranmak gereğini duyuyordu. Ne ki sonunda bir oldu bittiyle kararını açıklamak zorunda kaldı.
Atatürk Söylev'de bu konudaki gelişmeleri şöyle anlatır:
"Bursa'da kaldığım günlerde Refet Paşa'yı bilindiği üzere İstanbul'a gönderdim. İsmet Paşa'nın da delegeler kurulu başkanlığı yapıp yapamayacağını bütün bildiklerime karşın, bir daha inceledim. Mudanya Konferansı'nı nasıl yönettiğini ayrıntılarıyla anlamaya çalıştım. İsmet Paşa'nın kendisine düşüncelerimi sezinletecek hiçbir söz söylemiyordum. En sonu, olumlu olarak kararımı verdim. İsmet Paşa'nın Delegeler Kurulu Başkanı olması için, daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'e özel ve gizli olarak çektiğim bir kapalı telde, kendisinin Dışişleri Bakanlığı'ndan çekilmesine ve yerine İsmet Paşa'nın seçilmesine aracı olmasını rica ettim.
Ankara'dan ayrılışımdan önce Yusuf Kemal Bey bana, Delegeler Kurulu Başkanlığı görevini en iyi İsmet Paşa'nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey'den kendisine çektiğim teli iyi karşılayarak gereğini yap-maya başladığını bildiren bir karşılık aldım.
İşte ondan sonra idi ki İsmet Paşa'ya bir olupbitti biçiminde, Dışişleri Bakanı olacağını, ondan sonra da barış konferansına Delegeler Kurulu Başkanı olarak gideceğini söyledim. Paşa birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu ileri sürerek özür diledi. En sonunda, önerimi bir buyruk sayarak kabul etti."
Mustafa Kemal Paşa'nın kentte bulunduğu süre boyunca, Bursa, yerli ve yabancı basının temsilcilerinin akınına uğramış gibiydi. TBMM Başkanı gazete ve ajans muhabirleriyle görüşmelerinde, genel olarak gelecekteki Türkiye'ye dönük mesajlar vermekteydi[77].
Mustafa Kemal Paşa'nın bu ilk Bursa gezisi, savaş sonrasında uygulamaya konulacak politikaların ilk adımlarının atıldığı bir başlangıç olmuştur. Aynı zamanda, barış dönemine geçiş sürecinin bazı önemli ve geleceği etkileyici değişimleri de bu gezi sırasında gerçekleştirilmiştir.
Örneğin TBMM Başkanı'nın Bursa'ya geldiği gün, İstanbul'daki son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa, kendisine bir telgrafla başvuruda bulunarak, "Barış Konferansı'na İstanbul ve Ankara delegelerinin birlikte katılmalarının uygun olacağını ve bu amaçla önceden birinin görüşmek üzere İstanbul'a gönderilmesini istemişti. Mustafa Kemal son sadrazamın bu yakışıksız önerisini 18 Ekim 1922 günü Bursa'dan şöyle yanıtladı:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının kazandığı kesin utkunun doğal sonucu olmak üzere, yapılması yakın olan barış konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından temsil olunur”
Osmanlı egemenliğinin ulusal savaşımı gerçekleştirenlerce artık tanınmadığı, ilk kez doğrudan ve dolaysız olarak bu telgrafla Bursa'dan açıklanmıştır.
25 Ekim'de Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey (Tengirşenk), Mustafa Kemal Paşa'nın kendisine özel olarak çektiği telgraf gereği görevin den ayrılmış, ertesi günü, TBMM'de Dışişleri Bakanlığı'na İsmet Paşa seçilmişti. Artık Lozan'da masaya oturmaya hazırdır yeni Türkiye Devleti...
28 Ekim 1922 günü, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Dışişleri Bakanı seçilmesi dolayısıyla, Bursa'dan Batı Cephesi Ordularına bir veda mesajı yayımlayarak, "Onurumuzu ve kanımızı birbirine bağladığımız bütün asker, subay ve komutan arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ve veda ederim" demişti[78].
Mustafa Kemal Paşa, Yahya Kemal’i Lozan’a giden Türk barış heyeti arasında görevlendirmiş, dönüşte Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Urfa milletvekili seçtirmişti. Bu arada Varşova ve Madrid büyükelçiliklerinde de bulunan Yahya Kemal, 1934 yılı Mart ayında yapılan milletvekili ara seçimlerinde Atatürk’ün tavsiyesi ile Yozgat milletvekili seçilmiş, ikinci defa Meclis’e girmişti. Yahya Kemal’in Yozgat milletvekilliğine seçilmesi dolayısıyla Atatürk’e gönderdiği teşekkür telgrafının aslı bugün Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü Atatürk Arşivinde, Milletvekili Seçimleri bölümündeki dosyalar arasındadır[79]. Mehmet Önder tarafından bulunan ve ilk olarak onun tarafından yayınlanan telgraf şöyledir:
İstanbul/Galata, 70.3.7934, Sa: 15
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hz-Ankara
Türk milletinin büyük ve engin şerefli reisinin yüksek teveccühü eseri olarak bu defa Yozgat mebusluğuna intihabım vesilesile kalbim minnetle doludur. Ondokuz senedenberi dehasının yıldızına peyrev olduğum büyük reisimizin teveccühü hayatımın yegâne değeridir. Derin şükran ve tazimatımı arzederim, efendim.
Yahya Kemal
Telgraf, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak tarafından Atatürk’e okunmuştur. Atatürk, kendi adına cevap vermesi için Hasan Rıza Soyak’a emir vermiş, o da telgrafın üzerine “namlarına ben cevap yazacağım” kaydını koyarak 11 Mart 1934 günü Yahya Kemal’e şu telgrafı göndermiştir:
Ankara, 11.3.1934
Yahya Kemal Beyefendi,
Moda, Avukat Celâl Bey Köşkü
Kadıköy/İstanbul,
Telgrafınızı Reisicumhur hazretlerine arzettim. Güzel duygularınızdan pek mütehassis oldular. Muvaffakiyet dilediler. Tebrik ve selâmlarını size bildirmekliğimi emir buyurdular. Hürmetlerimi arzederim, efendim.
Umumi Kâtip[80]
Yahya Kemal’in 1934 yılı Yozgat milletvekilliği bir yıl sürmüş, 1935 yılında Tekirdağ, 1943 yılında da İstanbul milletvekilliğine seçilerek 1946 seçimlerine kadar 12 yıl parlâmento hayatı devam etmiştir[81].
Afet İnan, Yahya Kemal’in vefatından sonra yazdığı “Tarih ve Büyük Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı” başlıklı yazısında şunları kaleme almıştır:
Her milletin manevî değerleri vardır. Bunlar, ömürleri boyunca fikir dünyalarının yaratıcı kudreti ile eser verirler. Hayatta iken sevilirler, yakın ve uzak çevreleri vardır, sohbetleri aranır, kendilerini herkes tanımak ister. Onlar eğer bu dar çevreleri aşıp da milletin tanıdığı, sevdiği, takdir ettiği, eserlerine değer verdiği kimseler olursa, milletin temsilcisi sayılır. Her millette böyle değerlere ne kadar ihtiyaç vardır! Çünkü sosyal hayatta her eser veren, o topluluğa fikrî hayat aşılar ve medeniyetin bütünü içinde yer aldığı nispette değer taşır[82].
İnsanların manevî hayatını dolduran bunca fikir hareketleri içinde "şiir" en yüksek edebî bir türdür. Halk şairlerinden tutunuz da en kültürlü şairlere kadar eser verenler, bütünü ile bir devrin temsilcisidirler. 1 Kasım 1958'de ölümü dolayısıyla hatırasını andığımız Yahya Kemal'i ben de tanıdım. Atatürk'ün özel kitaplığında güzel ciltlenmiş türlü edebî eserler vardı. Bunları zaman zaman özel toplantılarında getirtir ve iyi okuyanlardan dinlerdi. Atatürk, bunları Yahya Kemal'in kendisine satın aldırdığını söylerdi. Yahya Kemal'i 1933 yılından sonra tanıdım. O, kendi şiirlerini ne güzel bir ahenkle okurdu! Hele, Fransız şairlerinden Victor Hugo'nun eserlerini okuduğu vakit içten duygularını ne güzel belirtirdi ve Atatürk onun sesinden gerek Fransız şiirlerini, gerekse şairin kendi şiirlerini dinlemekten pek çok zevk duyardı[83].
Şairler Tanrı'ya en yakın insanlardır, denir. Çünkü onların ilhamı İlâhî bir kaynaktan gelir gibidir. Onların söyledikleri güzel ahenkli mısralar dilden dile dolaşır, milletin malı olur. Hangi söz bir şairin mısraı kadar uzun ömürlü olabilir? Yahya Kemal tarih biliyordu, yalnız kendi milletinin tarihi değil, cihan tarihinin ummanı içinde yüzerdi. Konuşmalarında bunları ne güzel anlatırdı! Fakat ben onun bu konuşmalarından daha çok şiir okumasını ister, kendisinden bunu rica ederdim. Atatürk'ün toplantılarında bulunduğu vakitler, şiir ve edebiyat gecesi olurdu. Bana öyle gelirdi ki Yahya Kemal büyük Türk imparatorluğunun büyük cüssesini temsil ediyordu. O devirden aldığı nefesle tarih içinden seslenen bir edası vardı. Okuduğum tarihlerin sahifeleri, onun mısralarında çevrilir, çevrilir ve ben bir anda koca tarihin yükü altından sıyrılarak hafiflerdim. Atatürk bir gün onun için demişti ki: “Yahya Kemal geniş tarih kültürünün eseridir” ve ilâve etmişti: “Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidirler[84].”
Halide Edib-Adıvar da bizzat Millî Mücadele sırasında görev almıştır. Savaşın tüm zorluklarını görmüş Mustafa Kemal Paşa’nın yakınında bulunmuştur. Halide Edib-Adıvar’ın Dağa Çıkan Kurt başlıklı kitabındaki “Kurdun Memleketinde” yazısı da “kurdun özelliklerini” anlatma açısından çok önemlidir. Halide Edib Viyana’da beyaz perdede seyrettiği bir filimden esinlendikleri ile satılmak istenen bir kurdun kaçışı ve “Hürriyete” susamış haliyle Türk Milletine benzeyen yönlerini vurgulamıştır:
“Kurt artık çölde, kendi memleketindeydi. Karlı tepelerden kendini çağıran dişi kurda gelmişti. Beyaz ormanların, çağlayan suların, sarp kayaların ıssız vahşiliğinde sevişiyor ve yaşıyorlardı. Kayaların sıcak kovuklarında kendilerine bir iş edindikleri ve tombul kurt yavrularım ayakları altında dolaştığı zaman âdeta sevindim: “İnşallah artık uygar insanlar arasına dönmezsiniz; bu büyük vahşetin ortasında, ininizde kalırsınız” dedim. Fakat öyle olmadı. İnsanlar, onları izlediler. Dişi kurt ininde yavrularını emzirirken kurdun düşmanı olanlardan biri geldi. O inin altına bir kucak dinamit koydu ve bir dakika sonra sıcak ve canlı bir yavru ve sevgi yuvası olan in, taze bir mezar ve bir yığın toprak olmuştu[85].
Suların kıyısında yavrularına av yakalayan kurt döndüğü zaman pençeleriyle yıkılmış ini kazdı, uzun burnunu toprakların altına soktu, kokladı, döndü. Acı bir sembolün ızdırabıyla yavrularını ve eşini aradı, aradı. En sonunda insanlarda az gördüğüm derin bir umutsuzlukla yıkık “in” in üstüne kendini attı, zavallı başı pençelerinin üstüne düştü, büyüdü, büyüdü; beyaz perde üstünde yıkık yuvasına ağlayan koca bir kurt ateşli gözleriyle ta kalbime baktı. Fakat yine kurt perdeden silindi. Dimağımın görüş sahasında dinamitle atılmış binlerce insan yuvası yıkıntısı canlandı; hepsinin üstünde parça parça örtüleri altında didiklenmiş saçları, yaşlı gözleriyle birçok kadın, yerden fışkırdı. Böyle dilsiz, böyle derin ve şifa bulmaz bir ıstırap ve umutsuzluk kaç yüz kadının gözlerinde, yıkık ve boş yuvaları üstünde, avare ve elleri bomboş dolaşırken gördüm. Haykırmayan, durum ve davranışlarıyla hiçbir yapmacıklık ve zaaf göstermeyen, yalnız yanaklarındaki göz yaşı izlerinden acı yaşlar akarken bir tek adalesi oynamadan insanın canını altüst eden Anadolu kadınlarını kalbin gözüyle bir daha gördüm. Ben de Viyana'nın mahalle sinemasının bir köşesinde karanlıkta bir Anadolu kadınının sessizliğiyle ağladım. Gözlerimden eski levha uçtukça sıcak yaşlar da aktı, aktı[86].
Sonunda bu ini dağılmış aziz kurdu, düşmanını kovalarken, her tuzağa, her atılan kurşuna rağmen düşmanını didik didik ederken, dağ, taş, orman, su, hepsini bir hınç yıldırımı gibi aşarken görüyordum; kalbim de onunla beraber koştu, bir derenin ortasında “in”lerine dinamitler atan düşmanın son kemiğini büyük bir tat ve iştahla yerken garip bir sevinç ve zafer duydum. Yine perdenin üstünde yüce görünen kurt silindi. Kim bilir yıkıntıları üstünden kaç bahar geçtikten sonra canlanabilecek zavallı Türk yuvaları ortasında Türkiye'nin neferini gördüm, yuvası ezilmiş, sevdiği şeylerin hepsi işkence içinde ölmüştü. Fakat o sevdiği, kutsadığı şeylere el uzatanları sonuna kadar memleketinden temizlemişti. Tıpkı Duatepe'nin üstünden son işgal ortasında dua eden nefere benziyordu[87].
Selâm sana yurdumun aziz ve ezelî neferi, Türkiye’nin öz ve kahraman evladı! Üç gün sonra sevgili İstanbul'un son yabancılardan temizlenerek kırmızı beyaz sokaklarında süngülerinde çiçeklerle geçtiği gün yine seni selâmladım ve seni henüz dünyanın göremediği sağlam ve yüksek karakterinle gördüm. Memleket senin seven kalbine, kuvvetli ve erkek kollarının şeref ve namusuna emanet oldukça elbet yeniden can bulacak, şeref ve saadet yurdu olacaktır. Fakat yavrularının, dişilerinin yuva yaptığı ülkeye basacak yabancı ayaklar, kötü kötü bakacak gözler artık biliyorlar ki dost olarak gelirlerse sevgi ve sıcak bir dostluk ve vefa görecekler, fakat düşman gelirlerse onlara acırım, çünkü o zaman “kurdun memleketi”nde olduklarını anlayacaklardır[88].
Sonuç
Netice olarak diyebiliriz ki, büyük insan ve devlet adamı Atatürk, gençlik yıllarından beri fırsat buldukça ilgilendiği şiir ve edebiyat sevgisini, büyük şair Yahya Kemal’e duyduğu hayranlık ve takdir hisleri ile göstermiş, onunla ölümüne kadar uzun yıllar dostluğunu devam ettirmiştir. Atatürk ve Yahya Kemal dostluğu, aynı zamanda büyük bir devlet adamının kültüre, edebiyata, sanata saygı ve takdirinin belirtisidir[89].
Yahya Kemâl, elbet bir mütefekkir değildi. Ancak o, Türk cemiyetinin çeşitli talihsizliklerini ve mes'ûd anlarını, 75 yıla varan ömründe üç padişah, üç cumhurbaşkanı, bir hayli memleket, farklı rejim ve insan unsurları görüp tanımak suretiyle, hayât mâcerâsını şiir mâcerası ile birleştirmiş olan adamdır. O, şiirleriyle olduğu kadar sohbetleri ve çok değişik düşünceleri işleyen nesirleriyle de devrinin aynası olmuş ve her kesimden pek çok insanı kendisine hayran bırakmıştır. Millî Mücadele yıllarının Türkiye’sini anlatan en güzel yazıları o yazdığı gibi[90], Türk tarihinin bir haysiyet yarası hâlinde içten içe kanayan işgâl İstanbul'unu bir vak'anüvis, bir târihçi, bir târih filozofu ve bir sosyologdan çok daha tesirli ve mânâlı bir şekilde tesbit edip dile getiren de odur. Onun bu tür yazılarıyla, “1918” adını taşıyan şiirini bu anlayışla ve dikkatle ele alıp değerlendirebilenler, onlarda, için için ağlayan bir milletin yürekler yakan gözyaşlarını, vatansızlığın ve hürriyetsizliğin vatan ve hürriyete âşık gönüllerde husûle getirdiği dayanılmaz ıstırabı en mükemmel bir şekilde şiire ve sanata mal olmuş olarak göreceklerdir[91]. Yaşar Nabi “Büyük Hemşerimin Ardından” yazısında onu şu şekilde anlatır: Serhat (Üsküp) şehirlerinden birinde doğmuş, akıncı cetlerin mirasını yerinde görüp tanımıştı. Nemçe illerine ilgar eden sipahiler[92]in nal seslerini o topraklar üstünde duyar gibi olmuş, bu etki öğrenimini tamamlamak için gittiği Paris'te bile üstünden silinmemişti. Fransa tarihini de kendi tarihi kadar yakından bilen Yahya Kemal, şiir ve düşünce hürlüğünü korumanın yolunu bulmuş, taklitten nefret ederek her alanda kendimize has, bizim olan bir yeniyi aramış ve bulmuştur[93]. Atatürk’ün takdirini toplayan Millî Mücadele Dönemi gazete yazıları her yeni nesil Türk Gençliğinin yüreğinde/gönlünde/aklında koruması ve okuması gereken millî bir kütüphane hazinesidir.
Yahya Kemal’in Tevhid-i Efkar, nr. 311-3339, gazetesi 20 Nisan 1922 tarihli sayısındaki “İstiklâl Hissimiz” yazısı ise Türk Milletine bırakılan ayrı bir ölümsüz vasiyet niteliğindedir:
İnsaniyetin kadim zamanlarından son zamanlarına kadar, boyunduruk altına düşüp de kurtulmak için dövüşmüş milletlerin dillerinde istiklâl sevdasını tarif eden hâr (hararetli), hasretli sözler vardır. Bu sözlerin en güzeli, en şedidi, en fasihi (açık), en ateşini Türkçededir; insanlık en yüksek hissi olan istiklâl sevdasını ifade etmek için bu sözden harikulâde bir söz söylememiştir ve söyleyemez de: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” Öyle bir ifadedir ki insanoğlunun kalbinde yatan “azim” dediğimiz arslan kükreyerek boşanmış zannedilir. Ezelden ebede kadar Türk'ü bu sarp söz tarif edecek.
Büyük Millet Meclisi'nde bir mebus kürsüye çıksa da bu sözün bâdemâ millî şiarımız olarak armamıza, millet meclisimizin, hükümet dairelerimizin, kışlalarımızın, mekteplerimizin kapılarına hakkedilmesini teklif etse millete çok güzel bir şey hatırlatmış olur. Avrupa'da her milletin bir “şiar”ı var; dâhi bir Türk şairi dahi kim bilir kaç asrın esrarlı karanlığından gelen bu müthiş ses gibi, Türk'e “şiar” olabilecek bir söz söyleyemez: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!”
Üç senedir Aydın dağlarında, Hüdavendigar toprağında, Marmara kıyılarında, Eskişehir ovalarında, Sakarya boyunda, Kars ve Ardahan yollarında, vatanın her tarafında istiklâl için olan cidali bu iki çift kelime hulâsa eder: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe![94]”
Mustafa Kemal Paşa ki bu maceradan bir idam kararı, bir müşir üniforması, bir gazi unvanı gibi üç yadigâr saklayacak; Yunan ordusunun İzmir'e çıktığından bir gün sonra –o ateşin gün mirliva üniformasıyla Babıâli merdivenlerinden çıkmış yeisten ellerini ovuşturup bir çare soranlara, yegâne vazifeyi tavsiye etmiş, sonra aynı merdivenlerden inerek rıhtıma gitmiş, vapura binmiş, Karadeniz'in bir iskelesinde, Anadolu toprağına ayak basmıştı; orada o saat yüz yüze geldiği Türk milletinin hangi fikirde bulunduğunu, geçen baharda irat ettiği meşhur nutukta söyledi. Cümleler harfiyyen hatırımda değil, aynen nakledemeyeceğim. Diyordu ki “Anadolu'ya ayak bastığım zaman milleti bir istiklal cidaline hazır ve teşne bir halde buldum.” Millet o gün Anadolu'da hazırmış, yalnız bir adam bekliyormuş! Tarihin kaydedeceği bu şahadet ispat eder ki bu millet istiklâl fikrini bir an kaybetmemiş. Meş'um saat çalar çalmaz kalbinde yatan arslan uyanmış: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!”
Paris'in talebe âleminde Lehli bir arkadaşım vardı, istiklâl hasretinin ne olduğunu bu arkadaştan öğrenmiştim; bir gün konuşurken demişti ki: “Lehistan bitti, Lehistan'dan yadigâr kalan bir tek şeyimiz var: Leh milletinin kalbindeki istiklâl hissi! Eğer milletim bu hissi de kaybedeydi milletimden müebbeden vazgeçerdim! Ben belki görmeyeceğim fakat eminim ki vatandaşlarımın kalbinde kalan bu kıvılcımdan günün birinde Lehistan tekrar doğacak.” O arkadaş yaşıyor mu, bilmem. Fakat dediğinin doğru çıktığını ben gördüm, yiğit Polonya kurtuldu. Türklerin kalbinde istiklâl hissi asırlardan beri mukaddes bir ateş gibi küller altında duruyormuş, söndürüleceğini hissedeceği an bütün şiddetiyle parladı. Türkler, Lehler gibi boyunduruk altına düşmüş bütün milletler gibi uzun beklemediler; istiklâlsizlik acısını, İzmir haftasında etlerine sokulan kızgın bir demirle ancak birkaç gün hissettiler. Ah, bu felaket çok büyüktür, “Bir itibarla hayırlı oldu.” demeye insanın dili varmıyor, yoksa İstiklâlsizliği o kızgın demirden tadacağımıza, morfin gibi uyuşturucu bayıltıcı bir usulle tatsaydık çok fena olurdu, senelerden sonra fena ağrılarla uyanırdık ve derdimizin çaresi çok güç bulunurdu[95].
Fakat Namık Kemal'in hakkı varmış: “Her kuşede (köşede) bir şîr (arslan) yatar toprağımızda!” dediği doğru imiş. Yunan ordusu İzmir rıhtımına çıkar çıkmaz âdeta bir sihir ve efsun kuvvetiyle yeni bir Türk İstiklâli derhal belirdi. Ermenistan'ın, Sivas'tan Adana'ya inen haritası, Pontus hükümetinin Karadeniz boyunca giden haritası, Yunanlılığın bütün şark denizlerini sahil sahil, liman liman saran haritası. Bütün haritalar duvarlarda kaldılar, geçen gün mütareke haberleri vesilesiyle gözüm önünden bir manzara geçti. Yunanistan, Anadolu ortasından çıkacak olan murahhaslarla yüz yüze gelecek! Dâhi Venizelos, Yunanistan'ın üç sene sonra, Anadolu ortasından gelmiş murahhaslarla musâlâha edeceğini keşfetmiş miydi? Bu murahhaslar nereden gelecekler? Hangi milleti temsil ediyorlar? Bu millet ne zaman türedi? Bu son üç senede mi?
Yalnız onlar mı? Bizimkiler bile ne diyorlardı hatırlardadır: “Bu hareket dedikleri gibi millî bir hareket olamaz, bu millet Afrika'da, Avrupa'da, Asya'da bu kadar vilâyetlerini kaybetti de böyle ayaklanmadı; şimdi İzmir için ayaklanır mı? Hayır, bu bir oyundur!” Yunan Kralı'nı İsviçre'den Anadolu'ya kadar, beş on asi çetesiyle muharebe etmek için aldatıp getiren bu mütalâadır. Yunan Kralı da akıbet Türk milletinin istiklâli için dövüştüğünü anladı, bari bizimkilere de söylese de inansalar.
Türk dostu ecnebiler görüyorum ki: “Türk milletinin izzet-i nefsi fazla, Yunan şenaatini (kötülüğünü) hazmedemiyor. Bu harp onun yüzündendir.” diyorlar. Vatandaşlar görüyorum ki bu ecnebi dostlar gibi sebepleri vesilelerle karıştırıyorlar, bu harbin istiklâl hissimizin feveranından başka bir şey olmadığını kestiremiyorlar[96].
Türk milletinin hüviyeti ne olduğunu hayatta anlayamayanlar, kitapta da anlayamazlar. Yalnız bir Fransız şairinin meşhur bir şiiri vardı ki Türk milletinin ne olduğunu tam hakkıyla tarif eder: Fransız şairi Alfred de Vigny'nin “Kurdun Ölümü” diye meşhur manzumesinde bu hakikat meknuzdur (saklıdır). Bu hikâyeyi üç seneden beri belki bin defa naklettim, birkaç defa da yazdım. Dinleyenler ve okuyanlar, o kurt avı hikâyesinde, tek başına boğuşan ve aman dilemeksizin sessizce can veren erkek kurdu ve sonra yavrularını bu faciadan dağa aşırıp onlara, hiçbir zaman muti (itaat eden, boyun eğen) hayvanlar derekesine düşmemeyi öğreten dişi kurdu, erkek Türk ordusunun ve anne Türk milletinin timsalleri gibi gördüler. Bu son cidal o hikâyeyi bize sahnede gösterdi[97].
Millî Mücadele sırasında birçok gazeteci, şair, yazar, fikir adamı kalemleri ile Türk Milletinin heyecanını dayanma gücünü ayakta tutmaya çalıştılar. Türk ordusu zabiti ve isimsiz nice Mehmetçik, köylü, kentli, kadın, erkek, çocuk kanı ve silahları ile düşmanın karşısında eğilmediler. Dağlara eğil dediler. “Eğil dağlar eğil üstünden aşam / Yeni talim çıkmış varam alışam![98]” Onlar düşmana diz çöktürdüler. Bu millet tarihin zorluklarını aşa aşa gelen Türk Milletiydi. Önlerinde ise bir Bozkurt yürüyordu. Onun adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tü. Kalem ve kılıç onun elinde destanlar yazıyordu asırlar boyu da yazmaya devam edecekti.
…0…
ATATÜRK ET YAHYA KEMAL
Résumé
Atatürk et Yahya Kemal furent deux figures intellectuelles et politiques turques majeures — toutes deux profondément érudites en matière de littérature française — qui ont marqué la période charnière entre la fin de l’Empire ottoman et l’avènement de la République. L’un fut le fondateur, le commandant en chef et le principal pédagogue du nouvel État turc ; l’autre, une figure emblématique de la littérature turque. Mustafa Kemal Pacha — véritable « loup gris » de l’identité turque en Anatolie — s’est dressé contre les puissances impérialistes, guidé par la devise « L’indépendance ou la mort », sans jamais revenir en arrière. Par ses écrits depuis Istanbul, Yahya Kemal a soutenu la lutte nationale pour l’indépendance, s’attirant ainsi l’estime de Mustafa Kemal et des dirigeants à Ankara. Dans son œuvre, il a rappelé au peuple turc la portée historique de cet adage : « Soit l’État triomphe, soit les corbeaux se repaissent de sa dépouille. »
Inspiré par le poème « La Mort du loup » d’Alfred de Vigny, Yahya Kemal a rédigé un article intitulé « La Louve et ses louveteaux », dans lequel il décrit la lutte nationale. À Ankara, Gazi Mustafa Kemal a rassemblé les articles de presse signés par Yahya Kemal. Les deux hommes se sont rencontrés pour la première fois lors de la visite de Gazi Mustafa Kemal Pacha à Bursa, au lendemain de la « Grande Victoire ».
Leur amitié s’est poursuivie après la proclamation de la République ; sur la recommandation de Yahya Kemal, Atatürk a enrichi sa bibliothèque personnelle de plusieurs ouvrages issus des classiques français. Lors de leur rencontre à Bursa, en présence de Gazi Mustafa Kemal Pacha, Yahya Kemal a récité en français le poème « La Mort du loup » d’Alfred de Vigny ; même ceux qui ne maîtrisaient pas la langue furent captivés par l’harmonie de sa déclamation. Cette étude met en lumière les points communs entre Atatürk et Yahya Kemal. Elle aborde la première visite d’Atatürk à Bursa, ainsi que le séjour de Yahya Kemal à Istanbul en tant que membre de la délégation stambouliote. Par ailleurs, les écrits de Halide Edib-Adıvar — en particulier ceux centrés sur la thématique du « loup » — ont été intégrés à ce texte en raison de leur pertinence.
Mots-clés : Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, La Mort du loup, La Louve et ses louveteaux, Le Loup qui partit pour les montagnes, Au pays du loup
…0…
ATATÜRK AND YAHYA KEMAL
Abstract
Atatürk and Yahya Kemal were two major Turkish intellectual and political figures—both deeply knowledgeable about French literature—who left their mark on the period spanning the end of the Ottoman Empire and the rise of the Republic. One was the founder, commander-in-chief, and primary educator of the new Turkish state; the other, an iconic figure in Turkish literature. Mustafa Kemal Pasha—much like a "grey wolf" of Turkish identity in Anatolia—stood up against imperialist powers, guided by the motto "Independence or death," and never once looked back. Through his writings in Istanbul, Yahya Kemal supported the national struggle for independence, earning the esteem of both Mustafa Kemal and the leadership in Ankara. In his work, he reminded the Turkish people of the historical significance of the adage: "Either the state triumphs, or the ravens feast upon the carcass."
Inspired by Alfred de Vigny’s poem "The Death of the Wolf" (*La Mort du loup*), Yahya Kemal penned an article titled "The She-Wolf and Her Cubs," which described the national struggle. In Ankara, Gazi Mustafa Kemal collected the press articles written by Yahya Kemal. The two men met for the first time when Gazi Mustafa Kemal Pasha visited Bursa following the "Great Victory."
Their friendship continued even after the proclamation of the Republic, and, upon the recommendation of Yahya Kemal, Atatürk added several works from the French classics to his personal library. When they met in Bursa, in the presence of Gazi Mustafa Kemal Pasha, Yahya Kemal recited Alfred de Vigny’s poem "The Death of the Wolf" (*La Mort du loup*) in French; even those who did not know the language were captivated by the harmony of his recitation.This study sheds light on the commonalities shared by Atatürk and Yahya Kemal. It addresses Atatürk’s first visit to Bursa, as well as Yahya Kemal’s visit to Istanbul as part of the Istanbul delegation. Furthermore, writings by Halide Edib-Adıvar—specifically those centered on the theme of "the wolf"—have been incorporated into the text due to their relevance.
Keywords: Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, "The Death of the Wolf," "The She-Wolf and Her Cubs," "The Wolf That Departed for the Mountains," "In the Land of the Wolf"
…0…
АТАТЮРК И ЯХЬЯ КЕМАЛЬ
Аннотация
Ататюрк и Яхья Кемаль — две значимые фигуры в интеллектуальной и политической жизни Турции, глубоко знавшие французскую литературу, — оставили свой след в эпоху перехода от Османской империи к Турецкой Республике. Один из них стал основателем, главнокомандующим и главным просветителем нового турецкого государства, другой — знаковой фигурой в турецкой литературе. Мустафа Кемаль-паша, подобно «серому волку» — символу турецкой идентичности в Анатолии, — выступил против империалистических держав, руководствуясь девизом «Независимость или смерть», и ни разу не отступил от своего пути. Яхья Кемаль, находясь в Стамбуле, своими публикациями поддерживал национально-освободительную борьбу, заслужив уважение как самого Мустафы Кемаля, так и руководства в Анкаре. В своих трудах он напоминал турецкому народу об историческом смысле изречения: «Либо государство одержит победу, либо вороны будут пировать на его останках».
Вдохновившись стихотворением Альфреда де Виньи «Смерть волка» (*La Mort du loup*), Яхья Кемаль написал статью под названием «Волчица и её волчата», посвященную национальной борьбе. В Анкаре Гази Мустафа Кемаль собирал статьи Яхьи Кемаля, публиковавшиеся в прессе. Их первая личная встреча состоялась, когда Гази Мустафа Кемаль-паша посетил Бурсу после «Великой победы».
Их дружба продолжилась и после провозглашения Республики; по совету Яхьи Кемаля Ататюрк пополнил свою личную библиотеку произведениями французских классиков. Во время встречи в Бурсе, в присутствии Гази Мустафы Кемаля-паши, Яхья Кемаль прочитал на французском языке стихотворение Альфреда де Виньи «Смерть волка» (*La Mort du loup*); даже те, кто не владел языком, были очарованы гармоничностью его декламации. В данном исследовании рассматриваются общие черты, объединявшие Ататюрка и Яхью Кемаля. В работе освещаются первый визит Ататюрка в Бурсу, а также поездка Яхьи Кемаля в Стамбул в составе стамбульской делегации. Кроме того, в текст включены произведения Халиде Эдиб Адывар — в частности, те, в которых затрагивается образ «волка», — что обусловлено их значимостью для данной темы.
Ключевые слова: Мустафа Кемаль Ататюрк, Яхья Кемаль Беятлы, Альфред де Виньи, «Смерть волка», «Волчица и её волчата», «Волк, ушедший в горы», «В краю волка»
…0…
ATATÜRK UND YAHYA KEMAL
Zusammenfassung
Atatürk und Yahya Kemal waren zwei bedeutende türkische Persönlichkeiten aus dem intellektuellen und politischen Leben – beide mit fundierten Kenntnissen der französischen Literatur –, die die Übergangszeit vom Ende des Osmanischen Reiches bis zum Aufstieg der Republik maßgeblich prägten. Der eine war der Gründer, Oberbefehlshaber und wichtigste Wegweiser des neuen türkischen Staates; der andere eine Leitfigur der türkischen Literatur. Mustafa Kemal Pascha – gleichsam ein „Grauer Wolf“ der türkischen Identität in Anatolien – stellte sich, geleitet von dem Motto „Unabhängigkeit oder der Tod“, gegen die imperialistischen Mächte und blickte dabei niemals zurück. Durch seine in Istanbul verfassten Texte unterstützte Yahya Kemal den nationalen Unabhängigkeitskampf und erwarb sich damit die Anerkennung sowohl von Mustafa Kemal als auch der Führung in Ankara. In seinem Werk erinnerte er das türkische Volk an die historische Bedeutung des Ausspruchs: „Entweder siegt der Staat, oder die Raben laben sich am Kadaver.“
Inspiriert von Alfred de Vignys Gedicht „Der Tod des Wolfes“ (*La Mort du loup*) verfasste Yahya Kemal einen Artikel mit dem Titel „Die Wölfin und ihre Jungen“, in dem er den nationalen Befreiungskampf thematisierte. In Ankara sammelte Gazi Mustafa Kemal die von Yahya Kemal verfassten Presseartikel. Die beiden Männer begegneten sich erstmals, als Gazi Mustafa Kemal Pascha nach dem „Großen Sieg“ Bursa besuchte.
Ihre Freundschaft bestand auch nach der Ausrufung der Republik fort; auf Empfehlung Yahya Kemals nahm Atatürk zudem mehrere Werke französischer Klassiker in seine persönliche Bibliothek auf. Bei ihrem Treffen in Bursa trug Yahya Kemal in Anwesenheit von Gazi Mustafa Kemal Pascha das Gedicht „Der Tod des Wolfes“ (*La Mort du loup*) von Alfred de Vigny auf Französisch vor – selbst diejenigen, die die Sprache nicht beherrschten, waren von der Harmonie seines Vortrags gefesselt. Die vorliegende Studie beleuchtet die Gemeinsamkeiten zwischen Atatürk und Yahya Kemal. Sie befasst sich mit Atatürks erstem Besuch in Bursa sowie mit Yahya Kemals Aufenthalt in Istanbul als Teil der dortigen Delegation. Darüber hinaus wurden Schriften von Halide Edib-Adıvar – insbesondere solche, die das Motiv des „Wolfes“ behandeln – aufgrund ihrer Relevanz in die Untersuchung einbezogen.
Schlüsselwörter: Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, „Der Tod des Wolfes“, „Die Wölfin und ihre Jungen“, „Der Wolf, der in die Berge zog“, „Im Land des Wolfes“
ATATÜRK Y YAHYA KEMAL
Resumen
Atatürk y Yahya Kemal fueron dos figuras intelectuales y políticas fundamentales de Turquía —ambos con un profundo conocimiento de la literatura francesa— que dejaron su huella en el periodo comprendido entre el final del Imperio otomano y el surgimiento de la República. El primero fue el fundador, comandante en jefe y principal educador del nuevo Estado turco; el segundo, una figura emblemática de la literatura turca. Mustafa Kemal Pashá —a modo de «lobo gris» de la identidad turca en Anatolia— se alzó contra las potencias imperialistas, guiado por el lema «Independencia o muerte», sin mirar atrás en ningún momento. A través de sus escritos desde Estambul, Yahya Kemal apoyó la lucha nacional por la independencia, ganándose el aprecio tanto de Mustafa Kemal como de los dirigentes en Ankara. En su obra, recordó al pueblo turco el significado histórico de la máxima: «O triunfa el Estado, o los cuervos se dan un festín con el cadáver».
Inspirado por el poema «La muerte del lobo» (*La Mort du loup*), de Alfred de Vigny, Yahya Kemal redactó un artículo titulado «La loba y sus cachorros», en el que describía la lucha nacional. En Ankara, Gazi Mustafa Kemal recopiló los artículos de prensa escritos por Yahya Kemal. Ambos se conocieron personalmente cuando Gazi Mustafa Kemal Pashá visitó Bursa tras la «Gran Victoria».
Su amistad perduró incluso después de la proclamación de la República y, por recomendación de Yahya Kemal, Atatürk incorporó varias obras de los clásicos franceses a su biblioteca personal. Durante su encuentro en Bursa, en presencia de Gazi Mustafa Kemal Pashá, Yahya Kemal recitó en francés el poema «La muerte del lobo» (*La Mort du loup*), de Alfred de Vigny; incluso aquellos que no conocían el idioma quedaron cautivados por la armonía de su recitación. Este estudio arroja luz sobre los puntos en común entre Atatürk y Yahya Kemal. Asimismo, aborda la primera visita de Atatürk a Bursa, así como la estancia de Yahya Kemal en Estambul como parte de la delegación de dicha ciudad. Además, se han incluido —dada su relevancia— algunos escritos de Halide Edib-Adıvar, centrados específicamente en el motivo del «lobo».
Palabras clave: Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı, Alfred de Vigny, «La muerte del lobo», «La loba y sus cachorros», «El lobo que partió hacia las montañas», «En la tierra del lobo»
==============================================
Kaynaklar
-Afet İnan, Tarih ve Büyük Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
-Alfred de Vigny, Les Destinees, Nos Auteurs Classiques, Introduction Et Notes Par J. Calvet, Doyen De La Faculte Libre Des Lettres De Paris, Propriete De J. De Gigord - Paris VI 15, Rue Cassette, 1864.
-Alfred de Vigny, Servitude et grandeur militaires Laurette ou le cachet rouge. La Veillee de Vincennes-Lager. Paris 1914 Louis Conard. 321 S. 8 1 Portre.
-Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Okul ve Genç Subaylık Anıları, İnkılâp Kitabevi, 2022.
-Ali Güler, Askerî Öğrenci Mustafa Kemal’in Notları (Arşiv Belgelerinin Işığında), Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2001.
-Enver Behnan Şapolyo, Kemâl Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, Rafet Zaimler Yayınevi, İstanbul, 1958.
-Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, Gazi M. Kemâl, Alfa, İstanbul, 2008.
-Halide Edib-Adıvar, Dağa Çıkan Kurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1963.
-Halim Serarslan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, TKAE, Ankara, 1995.
-H.C. Armstrong, Grey Wolf, Mustafa Kemal An Intimate Study of a Dictator, London Arthur Barker Ltd., Fifth Edition, 1935.
-Mehmet Önder, Atatürk - Yahya Kemal Dostluğu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: Temmuz 1988, Cilt IV - Sayı 12, s. 637-644.
-Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
-Kâzım Yetiş, Yahya Kemal Hayatı I, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2006.
-Millî Kütüphane Genel Müdürlüğü, Atatürk’ün Özel Kütüphanesi’nin Katoloğu, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1973.
-Mustafa Özbalcı, Yahya Kemal’in Duygu ve Düşünce Dünyası, Akçağ Basım, Ankara, 1996.
-Nedret Öztokat Kılıçeri, Alfred de Vigny’den Yahya Kemal Beyatlı’ya: “Kurdun Ölümü” Şiiri Üzerine Bir İnceleme, From Alfred de Vigny to Yahya Kemal Beyatlı: An analysis of the poem “The Death of the Wolf” , Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 60, Sayı: 2, 2020, 645-668.
-Yahya Kemâl, Eğil Dağlar (İstiklâl Harbi Yazıları), İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 1975.
-Yahya Kemal, Eğil Dağlar-İstiklâl Harbi Yazıları-, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2024.
-Yaşar Nabi, Büyük Hemşerimin Ardından, s.268., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
-Yılmaz Akkılıç, Atatürk ve Bursa, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa, 2009.
_________________________________________________
[1] Kendini bilen her insan ölümü tadan bir ölümsüzdür. "Her nefis ölümü tadacaktır" Ayet-i Kerime
[2] Kendini bilen her insan ölümü tadan bir ölümsüzdür. "Her nefis ölümü tadacaktır" Ayet-i Kerime
[3] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucu Müdürü
[4] Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Okul ve Genç Subaylık Anıları, İnkılâp Kitabevi, 2022., s.24.
[5] Ali Güler, Askerî Öğrenci Mustafa Kemal’in Notları (Arşiv Belgelerinin Işığında), Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2001., s.10.
[6] A. g. e., s.15.
[7] A. g. e., s.15.
[8] A. g. e., s.24.
[9] A. g. e., s.25.
[10] A. g. e., s.32.
[11] A. g. e., s.34.
[12] Mehmet Önder, Atatürk - Yahya Kemal Dostluğu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: Temmuz 1988, Cilt IV - Sayı 12, s. 637., Sadi Borak, Atatürk ve Edebiyat, s.22, İstanbul, 1972.
[13] A. g. e., s. 637., Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Atatürk, İstanbul, 1960.
[14] A. g. e., S. 637.
[15] Millî Kütüphane Genel Müdürlüğü, Atatürk’ün Özel Kütüphanesi’nin Katoloğu, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1973., 2995 no: Vigny, Alfred (1797-1863), Servitude et grandeur militaires Laurette ou le cachet rouge. La Veillee de Vincennes-Lager. Paris 1914 Louis Conard. 321 S. 8 1 Portre. (Vigny, Alfred (1797-1863), Kölelik ve Askeri Görkem: Laurette veya Kızıl Mühür. Vincennes-Lager Nöbeti. Paris 1914. Louis Conard. 321 sayfa. 8 1 Portre.)
“Oeuvres Completes de Alfred de Vigny”
Not: Eser Berthe Georges Gaulis’nin imzalı armağanıdır.
[16] Alfred de Vigny, Les Destinees, Nos Auteurs Classiques, Introduction Et Notes Par J. Calvet, Doyen De La Faculte Libre Des Lettres De Paris, Propriete De J. De Gigord - Paris VI 15, Rue Cassette, 1864.
[17] Yunan Hayranı İngiliz şair Lord Byron(1788-1824), Osmanlıya karşı Yunan İsyanına destek vermek için Yunanistan’a gitti.
[18] Stoacı doktrin, hayatı anlamlandırmak ve zorluklar karşısında sarsılmaz bir iç huzur (ataraxia) kazanmak felsefesidir.
[19] Alfred Vigny, a. g. e., s. 37.
[20] A. g. e., s. 37.
[21] A. g. e., s. 38.
[22] A. g. e., s. 39.
[23] A. g. e., s. 39.
[24] A. g. e., s. 39-40.
[25] Nedret Öztokat Kılıçeri, Alfred de Vigny’den Yahya Kemal Beyatlı’ya: “Kurdun Ölümü” Şiiri Üzerine Bir İnceleme, From Alfred de Vigny to Yahya Kemal Beyatlı: An analysis of the poem “The Death of the Wolf” , Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 60, Sayı: 2, 2020, s.653.
[26] Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, Gazi M. Kemâl, Alfa, İstanbul, 2008, s.66, Benoit Mechin, Kurt ve Pars, çev. Ahmet Çuhadır, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2001, s.11.
[27] H.C. Armstrong, Grey Wolf, Mustafa Kemal An Intimate Study of a Dictator, London Arthur Barker Ltd., Fifth Edition, 1935.
[28] Halide Edib-Adıvar, Dağa Çıkan Kurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1963., s.5-10.
[29] A. g. e., s. 5.
[30] A. g. e., s. 5.
[31] A.g.e., s.6.
[32] A.g.e., s.6.
[33] A.g.e., s.7.
[34] A.g.e., s.8.
[35] A. g. e., s.9.
[36] A. g. e., s.10.
[37] Enver Behnan Şapolyo, Kemâl Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, Rafet Zaimler Yayınevi, İstanbul, 1958., s.507.
[38] Yahya Kemal, Eğil Dağlar-İstiklâl Harbi Yazıları-, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2024.,s.93.
[39] Yahya Kemal, a. g. e., s. 93-94.
[40] Yahya Kemal, a. g. e., s. 94.
[41] Yahya Kemal, a. g. e., s. 94-95.
[42] Nedret Öztokat Kılıçeri, Alfred de Vigny’den Yahya Kemal Beyatlı’ya: “Kurdun Ölümü” Şiiri Üzerine Bir İnceleme, From Alfred de Vigny to Yahya Kemal Beyatlı: An analysis of the poem “The Death of the Wolf” , Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 60, Sayı: 2, 2020, s.653.
[43] A. g. m., s.653.
[44] A. g. m., s. 665.
[45] Mehmet Önder, a. g. m. s. 637.
[46] A. g. m., s. 638., Yahya Kemal, Eğil Dağlar, s.3, Ankara 1988
[47] Nihad Sami Banarlı “O” yazısını “Mustafa Kemal Paşa” başlığı ile yayınlamıştı (Kazım Yetiş, Yahya Kemal Enstitüsü, 2024, Eğil Dağlar)
[48] A. g. m., s. 638., Yahya Kemal, a.g.e., s.5
[49] Yahya Kemal (2024)., a. g. e., s. 118.
[50] Yahya Kemal (2024)., a. g. e., s. 119.
[51] Yahya Kemal (2024)., a. g. e., s. 120.
[52] Mehmet Önder, a. g. m. s. 638.
[53] Yılmaz Akkılıç, Atatürk ve Bursa, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa, 2009., s. 16.
[54] A.g.e., s. 17.
[55] A.g.e., s. 17.
[56] A.g.e., s. 18.
[57] A.g.e., s. 18.
[58] A.g.e., s. 18-19.
[59] A. g. e., s. 19.
[60] A.g.e., s.20.
[61] Kâzım Yetiş, Yahya Kemal Hayatı I, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2006., s. 215.
[62] Mehmet Önder, a. g. m. s. 638-639.
[63] A. g. m. s. 639., Sadi Borak, a.g.e, s. 93-94
[64] A. g. m. s. 639., Tarih Hazînesi Dergisi, sayı:5 s.2ig, İstanbul, 1951.
[65] A. g. m. s. 639.
[66] Yılmaz Akkılıç, a. g. e.,s. 22.
[67] A.g.e., s.23.
[68] A.g.e., s. 24.
[69] A.g.e., s. 25.
[70] A.g.e., s.26.
[71] A.g.e., s.26-27.
[72] Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 216., Atatürk'ün, Yahya Kemal'in Millî Mücadele yıllarında yazdığı yazıları kesip biriktirdiği ve bunları bilinmektedir sonra şaire gösterdiği bilinmektedir.
[73] A. g. e., s. 216.
[74] A. g. e., s. 217.,
[75] “Bir konuşma esnasında Yahya Kemal, Dr. Fethi Tevetoğlu'na şunları söyler. “Meşrûtiyet ve Cumhuriyet çağlarında üç büyük hatip tanıdım. Bunlar Ömer Naci, Hamdullah Subhi Beyler'le, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk)'dır. Benim için en ateşli, en duygulusu Ömer Naci'nin; biranın köpüğü gibi en zevk vereni, en tatlısı Hamdullah'ın; ve en doyuranı, tesir edeni de Mustafa Kemal Paşa'nın hitâbeleriydi”(Halim Serarslan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, TKAE, Ankara, 1995, s.195).
[76] Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 217-218., Raufi Manyasî, Birkaç Hatıra, Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası, c.I, İstanbul, 1959, s. 104-10
[77] Yılmaz Akkılıç, a. g.e., s. 21.
[78] Yılmaz Akkılıç, a. g. e., s. 28.
[79]Mehmet Önder.a. g. m., s. 640., Cumhurbaşkanlığı Köşkü Atatürk Arşivi, Dolap: 13, Kutu: 123, D: 92-1
[80] A. g. m. s. 640.
[81] A. g. m. s. 641.
[82] Afet İnan, Tarih ve Büyük Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000., s. 340.
[83] A. g. m., Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 340-341.
[84] A. g. m., Türk Dili Dergisi, 1 Aralık, 1958., Kâzım Yetiş, a. g. e., s. 343.
[85] Halide Edib-Adıvar, Kurdun Memleketinde, Dağa Çıkan Kurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1963., s.156-157.
[86] A. g. e., s. 157
[87] A. g. e., s. 158
[88] A. g. e., s. 158
[89] Mehmet Önder, a. g. m. s. 644.
[90] Mustafa Özbalcı, Yahya Kemal’in Duygu ve Düşünce Dünyası, Akçağ Basım, Ankara, 1996.,s. 27., Yahya KEMAL, Eğil Dağlar (İstiklal Harbi Yazıları) 1. bs. Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, Baha Matbaası, İstanbul 1966.
[91] A. g. e., s.27.
[92] Atını dörtnala koşturarak düşmana ani baskın, hücum veya akın düzenleyen atlı asker.
[93] Yaşar Nabi, Büyük Hemşerimin Ardından, s.268., Kâzım Yetiş, Yahya Kemal İçin Yazılanlar, Cilt 2, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2000.
[94] Yahya Kemal, a. g.e., s. 232.
[95] Yahya Kemal, a. g.e., s. 232-233.
[96] Yahya Kemal, a. g.e., s. 234.
[97] Yahya Kemal, a. g.e., s. 235.
[98] Yahya Kemal, a. g.e., s. 149.