Bursa Arena E'Gazete
2026-04-16 00:20:38

Ortadirekten Renkli Yakalılara!

ALPER ŞİRVAN

16 Nisan 2026, 00:20

Gençler bilmez, yaşlıların da çoğu unutmuştur.

Bir zamanlar orta sınıf vardı. İçinde hem tevazu hem omurga imgeleri olan “ortadirek” namıyla anılırdı. Yoksul da değildi, zengin de. Kendi yağıyla kavrulur giderdi.

Memur, öğretmen, küçük esnaf, banka çalışanı… Fark etmez. Geliri büyük değilse de çoğu zaman istikrarlıydı.

Gösteriş ayıptı. Alçakgönüllülük erdemdi. “Ayağını yorganına göre uzat” sözü, sadece öğüt değil, hayat felsefesiydi genel anlamda. Böyle yapanların kenarda az ya da çok bir “kefen parası” olurdu. Ücretli çalışan dahi olsa tek maaşla zor belki ama eşi de çalışıyorsa ev, araba, hatta yazlık sahibi olma ihtimali, yapabildiği birikimle doğru orantılıydı.

En önemlisi de şu: Gelecek, çok daha öngörülebilirdi. Emeklilik, “rahat edecekleri günlerin” zamanıydı; rüya ya da masaldan ibaret değildi. Çocukların yetenek ve gayretleri doğrultusunda okuyup “daha iyi bir yere gelmesi” mümkündü. Ülkedeki her türlü olumsuzluğa karşın her nesil, öncekini aşabiliyordu. Toplumsal hareketlilik vardı.

Belki yavaş ama kendinden ve gelecekten emin…

Ortadirek, kriz olduğunda kemer sıkan kesimdi. Ama kemer sıktığında az çok karşılığını görürdü. Krizler bu kadar uzun sürmezdi. Sürdüren, yapamayan hükümete “ayağını denk al” ya da “çekil” denilebilecek sistemsel ve demokratik mekanizmalar vardı. “Kaynamayan tencerenin götüremeyeceği hükümet yok” denilirdi. Devlete güvenir, kurumlara inanırdı. Çok şey küçük ve dar olabilirdi; ama umut büyük, geleceğe olan güven genişti.

Çünkü o kendi anne babasından daha iyi noktaya gelmişti. Çocuklarının da ondan daha iyi yaşayacağından emindi.

Rahmetli Turgut Özakman’ın Çehov uyarlaması tiyatro oyunun adı gibi “herkes aynı bahçede” idi. Tasada, kederde, neşede bir olduklarını fark etmeden yaşayarak yan yan yanaydılar. Herkes çocuklarını aynı okullara gönderiyor, benzer hedefleri paylaşıyordu. Bu da günümüzde dillere pelesenk olup içi boşaltılmış “birlik ve beraberliği” sağlıyordu.

Gel zaman git zaman…

Farklı ambalajlarla sunulan “neoliberal anlayış” hâkim olmaya başladı.

Özelleştirme diye bir laf girdi hayatımıza mesela. 80’lerin ortalarında ilk defa duyduk kamu malı yani hepimizin varlığı köprülerin “satılabilir” olduğunu. Satarım-sattırmam muhabbetlerini. Türk Telekom’un satıldığı günleri hatırlıyorum; “düşük ücretle daha kaliteli hizmet” alacağını sanan saflar ve bunu böyle pazarlayan çakallarla doluydu ortalık. Öyle olmadı elbette! Bugün onca servis sağlayıcısına rağmen haberleşme özellikle de internet anlamında en yavaş ve en pahalı ülkelerden biri Türkiye.

Hani rekabet verilen hizmeti hem kaliteli hale getirecek hem de ucuzlatacaktı?

Haberleşme, eğitim, sağlık, enerji derken özelleştirme sosyal devleti de ortadireği de yerle yeksan etti.

Hayat boşluk kabul etmez. Şimdi bir başka kavram var.

“Renkli yakalılar!”

Ayrıntıları ve hibrit geçişleri bu köşeye sığmasa da şöyle özetleyebiliriz sanıyorum.

1. Beyaz yakalılar: Memurlar, avukatlar, muhasebeciler, öğretmenler ve pazarlama uzmanları;

2. Mavi yakalılar: Fabrika işçileri, inşaat ustaları, teknisyenler, şoförler ve madenciler;

3. Altın yakalılar: Uzman doktorlar, yazılım mimarları, üst düzey yöneticiler ve bilim insanları;

4. Gri yakalılar: Bilgi Teknolojileri (BT) destek uzmanları, ustabaşılar, teknikerler ve güvenlik görevlileri, küçük esnaf;

5. Pembe yakalılar: Hemşireler, sekreterler, kütüphaneciler, sosyal hizmet uzmanları ve resepsiyonistler;

6. Yeşil yakalılar: Çevre mühendisleri, yenilenebilir enerji teknisyenleri ve sürdürülebilirlik danışmanları.

Patronların plazalarında, kapısında “okul” ya da “hastane” yazsa da herhangi bir ticarethaneden farkı olmayan “özel” kurumlarda ya da kamuda verilen ücretlere razı olmak zorunda kalan “emekçi” insanlar yığını.

Çoğu için, bırakın ev-araba almayı, çocuklarını okutmak bile bir algoritma problemine dönüşmüş durumda bugün. Kiralar, gelirleri aşalı çok oldu. Emeklilik planı, hayalin de ötesinde.

Dedik ya… Ortadirek yıkıldı. Renkli yakalıların geneli var olma savaşıyla yoksulluk sınırı arasında. Çoğu eğitimli olsa da uzmanlıklarının gerektirdiği gelir ve hayat düzeyine sahip değil.

Sektörüne ve işinin yaver gitmesine göre genel duruma nazaran iyi durumda olan çok küçük bir kesimi var renkli yakalıların.

Ama onlar kendileri ile benzer işleri yapmasına rağmen farklı statülerde olan emsalleriyle bile aynı ligde değiller. Tam tersi, “varlıklı” bile sayılabilirler. En azından çalışabildikleri sürece.

Popüler kültürün hedef kitlesi de bunlar ve “harçla borçla da olsa” bunlar gibi olmaya çalışanlar.

Kitaplar, dijital platformlar, filmler, diziler, propaganda dışında işlevi kalmamış tv kanalları… Kısa sürede “yenisi çıkan” telefonlar, otomobiller… Her çeşit fenomenler… Sözde uzmanlar… Medyatik, her şeyden anlıyor görünen “karaktersiz” karakterler… Hepsi hem onların parasına göz dikmiş durumda, hem de bu çarkın büyümesi için bir araç.

Çalışan, üreten kesimin kendi arasında bile gelir, hayat kalitesi ve dolayısıyla hayata bakış anlamında bunca uçurum varken…

Böyle bir toplum hangi noktada bir araya gelebilir ki?

Haftanın Notu:

Macaristan, sırtını bir yerlere dayayıp sonsuza kadar iktidarda kalacaklarını varsayanlar için de; “bunlar kaybetse de gitmez” diyerek umutsuzluk aşılayan sözde muhalif kesim için de ibretliktir.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.