Siverek'ten sonra şimdi de Kahramanmaraş. Okula silahla baskın ortaokula indi. Dokuz ölüm, onlarca yaralı. Aynı gün Mersin’de bir öğrenci okulda silahla yakalandı. İki ay önce de bir öğretmenimiz öldürülmüştü, geçen yıl da...
“Okullarda güvenlik artırılsın” söylemi yetersiz. Güvenlik görevlisi olan okullarda da benzer şeyler oluyor. Öğrenci silahı sokmak istedikten sonra bahçe duvarından, korkuluğundan da sokar. Dahası sokmasına gerek de yok. Okuldaki herhangi bir aracı silah niyetine yaralamak, öldürmek için kullanabilir. Ayrıca şiddet sadece öğrenciden kaynaklanmıyor ve fiziksel de değil. Psikolojik şiddet de şiddettir. Veli de okula gelip şiddet uyguluyor, asılsız veya çarpıtılmış iddialarıyla öğretmenin itibarıyla, onuruyla oynuyor. Mesele neden bu kadar şiddet eğilimli, hoşgörüsüz olduklarını anlamak.
İşin silah boyutuna gelmesi son radde ama ufak ufak bu noktaya geliniyor. Onun için tepki yetmez. Sendikalarımız öğrenci ve velinin psikolojik ve fiziksel şiddetine, iftirasına, çarpıtmasına karşı önerilerini sunmalı ama bu hususta yetersizler. Birleşik Kamu İş Konfederasyonu içinde örgütlü “Hepimizin Sendikası” grubunun tespit ve önerilerini okuyalım, sora tartışalım.
Grubun açıklaması şöyle:
“Son zamanlarda okullara yönelik yapılan saldırılarda artış gözlemliyoruz. Okulların ve eğitim ortamlarının fizikî olarak güvenliğini sağlama konusunda şüphesiz fazlaca idarî eksiklikler bulunmaktadır. Bu eksiklikler hızlıca giderilmelidir. Okullarda yaşanan şiddet olaylarını salt güvenlik görevlisi bulundurma veya bulunduramamaya indirgemek sorunun temeline inip çözümüne yönelik yöntem belirleme arayışını tıkamaktadır. Okullarda güvenlik görevlisi, XRAY cihazı vs. güvenlik önlemleri bulunmalıdır ama bu önlemler sorunu tam anlamıyla çözmez.
Okullarımızda yaşanan şiddet olaylarının asıl nedeni bireyi yaşadığı topluma yabancılaştıran, gençlerimizi üretimden koparıp tamamen tüketimci bir kimliği dayatan iktisadî politikalardır.
Hepimizin Sendikası grubu olarak okullarda yaşanan şiddet olaylarına karşı daha evvel sunduğumuz çözüm önerilerimizi tekrar ediyoruz.
1- Neoliberal politika ve uygulamalardan vazgeçilmeli, bireylerin gelecek kaygısı yaşamayacağı bir koşullar yaratılarak bu temelde meslekî eğitim güçlendirilmeli, eğitim bir yarış olmaktan çıkarılmalıdır.
2- Millî Eğitim'de millî değerler aşılanmalıdır. Değer denince sadece dinî değerler akla gelmemeli, neoliberalizmin yoz kültürüne ve bireyciliğine karşı paylaşmayı, dayanışmayı, kardeşliği, yardımlaşmayı esas alan kendi tarihimizden damıttığımız Cumhuriyet'imizin halkçı devrimci değerleri aşılanmalıdır.
3- Madde bağımlılığı ne yazık ki okullarımıza girmiştir. Uyuşturucu ile etkin mücadele edilirken bunu teşvik eden TV yayını, müzik, dizi, dijital platformlar denetlenmeli, topyekûn mücadele yürütülmelidir.
4- Okullarımızda sanat ve spor derslerinin saati artırılmalı, öğrencilerin sanatla ve sporla ilgilenmesi sağlanmalıdır.
5- MEB, devlet okulları arasındaki eşitsizlikleri gidermeli, okullarda sanat atölyeleri, spor ve gösteri salonları inşa edilmeli, eğitimin temel bir kamu hizmeti olduğu ilkesinden hareketle özel okullar kamulaştırılmalıdır.
6- Tüm okullarda öğrenci sayısına bakılmaksızın rehberlik servisi kurulmalı, PDR Öğretmeni görevlendirilmelidir.
7- Okullarda neoliberal özgürlükçülükle gelen disiplinsizlikler ortadan kaldırılmalı, disiplin uygulamaları getirilmelidir.”
Yıllardır "okulda şiddet meselesi güvenlik görevlisiyle, x-rayla çözülmez. Öğretmeni yetkisiz, itibarsız yaparsanız bunlar olur" dedik. Dahası şiddet, hakaret, uyuşturucu içerikli diziler, gelin-kaynana programları, dayanışma yerine gemisini kurtaran kaptandır, insan insanın kurdudur şeklindeki bireyci ve tüketim odaklı yaklaşım, toplumu bu hale getirdi. Dolayısıyla mesele sistemsel bir mesele. Biz buna “Neoliberal Sistem” diyoruz. Üretime değil ranta, faize, dövize dayalı sistemle bu kadar.
Yukarıdaki önerilere ek olarak ve açıklayıcı olmak bakımından bazı önerilerde bulunayım.
1. Önce öğretmenin yetkisi, itibarı artırılmalıdır.
2. Öğretmeni suçlayan öğrenci ve velilerin somut delillerle gelmesi, iddialarının yalan veya abartma olması halinde bazı yaptırımlarla karşılaşacağı hatırlatılmalıdır. Öğretmeni şikayet etmek kolay olmamalı, şikayet edenin yanına kar kalmayacağı gösterilmelidir ki öğrenci de veli de fevri değil düşünerek hareket etsin. Kimsenin öğretmenin onuruyla oynamaya hakkı yoktur. Sağlık personeline yönelik olarak “sağlık görevlisine şiddet resen soruşturmaya tabidir” gibi afiş okullara da asılmalıdır.
3. Hatanın, yanlışın yaptırımı uygulanmalıdır. Öğretmenin bu hususta yetkisi artırılmalıdır. Disiplin cezaları yıldırıcı ve yeterli değil. Başka cezalar üzerinde de düşünülmeli. Öğrenciye kütüphaneyi düzenlemek, okuldan sonra bir saat ders çalışmak gibi kültürel cezalar da getirilmelidir. Disipline vermek yerine “haber cezası” veriyorum. Eğitim, kültür, ekonomi, Türkiye ve dünyadaki gelişmelerle ilgili 20 haber yaz ve sınıfta anlat” diyorum. Böylece eğitici bir ceza oluyor. Aslında ödül ama ceza onların algısında. Öğrenmek istemeyen bireye cezadır haber.
4. Ahlak eğitimi üzerine düşünmeliyiz. Ahlak iyi ile kötünün doğru ile yanlışın ayrımına varmak ve iyiyi, doğruyu seçmek, uygulamaksa bunu anlatmak yetmez. Yanlış yapana yanlışın ölçüsü derecesinde ceza verirsek, kuralı uygularsak örnek oluruz. İnsanlar doğrunun söylenip yanlışın görmezden gelindiğini, kayırıldığını görünce doğruyu uygulamıyor. Dolayıyla daha fazla ahlaki öğüt ile alınacak yol yok. Samimi olacağız ve kuralı herkese uygulayacağız. Başarı sadece sınav notuyla ölçülmemeli. En başta erdemli insanlar yetiştirmeyi hedeflemeliyiz. Öğretmenin kültürel, sanatsal, eğitsel, günlük olaylar, Türkiye’de ve dünyada olup bitenlerle ilgili sorumluluklar verme yetkisi artırılmalıdır. Kardeşlik, paylaşım, dayanışma gibi erdemlere yönelik çalışmalar artırılmalıdır. Bu çalışmaların ders yükü dışında ek bir yük getirmeden olmasına gayret edilmelidir. Dolayısıyla ders saatleri azaltılıp erdem yüklü dersler artırılmalıdır. Daha fazla dini veya laik eğitim verilirse ahlakın düzeleceği iddiasında olanlar var. Ne din ne laiklik tek başına bunu sağlayamaz. Bütün dinlerde güzel ahlak öğütlenir ama ahlak öğütle değil, yaşamla öğretilir. Okullarda geçmişe göre daha fazla din dersi var. Ramazan ayında bir ay boyunca etkinlikler yapılıyor ama geldiğimiz sonuç ortada. Laiklik dinin devlet ve topluma şekillendirmemesinde önemli ama okula tarikat liderleri giriyor, dini yarışmalar yapılıyor diye bunlar olmuyor. Şekille (anlatılanla) öz (yaşanan) arasında uyumsuzluk oldukça çocuğa verilecek dini eğitim dinden uzaklaşmasını, dini amaçları için araç olarak kullanmasına neden olur. Laik eğitim en azından dinin araçsallaşmasının önüne geçer ama bu kadar. Ahlak, ekonomik-toplumsal düzenin yansımasıdır. Hayatla okul arasında uyum olursa (kuralların herkese uygulanması, adam kayırmama, birilerinin sırtına basarak yükselmeme, yönetenlerin ahlaki tutarlılığı, vb) verilen öğütler dinlenmeye başlanır. Dolayısıyla okullarda 9-10 saatlik ders süreleri azaltılıp dayanışma, paylaşım, hoşgörü, sabır gibi erdemli davranışlara, sanata, spora, kültüre yönelik dersler artırılmalıdır. Sınav azaltılıp ödevler üzerinden not verilebilmelidir.
5. 4+4+4 zorunlu eğitime son verilmelidir. Öğrenci ortaokul sonunda yeteneğine, isteğine uygun mesleklere yönlendirilmelidir ve buna yönelik okullarda eğitim saatleri her gün değil, esnek uygulanmalıdır.
6. Veliler de eğitilmelidir. Hayat öğretmene olduğu kadar onlara da yorucu. Haliyle herkes işyerinde, evde, sokakta karşılaştığı haksızlığın acısını ister istemez birilerinden çıkarıyor. Kaldırımda herhangi bir engele rastlamadan yürümenin başarı olduğu bir ülkede herkes haklıdır. Dolayısıyla velilere iletişim, ikna, çocukla ilgi gibi hususlarda akşamları veya hafta sonları psikologların, terapistlerin de katılımıyla okul öğretmenlerinin gönüllüğü ve ücret karşılığı eğitim verilmelidir. Böylece veliler, öğretmeni de öğrenci psikolojisini de daha iyi anlayacaklar, sorumluluklarını kavrayacaklardır.
7. Veli, çocuğuyla hayatı paylaşmalıdır ki öğrenmeye meraklı olsun, okula ilgisi artsın. Veli, çocuğunda gözlemleme, araştırma, sorgulama fikrini uyandırmalı. Birlikte film, program izlemeli, değerlendirmelidir. Çocuğuna, neredeyse her konuda fikrini sormalı ki çocuğu başka bir vakit benzer durum karşısında hazır olsun. Çocuğa hak ve sorumluluk dengesinde sorumluluğu ölçüsünde hak tanımalı. 30-50 yaş kuşağının en büyük sorunlarından biri çocukluklarındaki, gençliklerindeki eksiklikleri çocukları aracılığıyla telafi etmek. “Ben görmedim çocuğum görsün, ben giymedim o giysin, ben hakkıma sahip çıkamadım o çıksın” derken çocuk şımartıldı. Ailesinde gördüğü tahammülü binlerce öğrencinin okuduğu okulda da göremeyince asileşiyorlar, terbiyesizleşiyorlar. Davranışını “özgürlüğüne, ahlakına sahip çıkma” olarak algılayan çocuk saygısızlık yaptığını düşünmüyor. Çarpıtılmış özgüvenle yetişen çocukla muhatap olan öğretmenin psikolojisini, öğretme isteğini düşünün! Siz “evde iki çocukla baş edemiyoruz” derken, öğretmen binlerce öğrenciyle nasıl baş etsin! Hayattan, meslekten soğutan bu davranışlardan dolayı öğretmen, onurunu savunma mevzisine çekiliyor. Bu durumun eğitime, çocuğa faydası var mı?
Özetle özgüvenli, çocuk yetiştireyim derken doyumsuz, sorumsuz, öğretmeni öğrenciden, okuldan soğutan bireyler yetiştiriyoruz.
Sonuç olarak hükümete kızabiliriz (ki haklıyız), güvenliğin artırılmasını isteyebiliriz. Milli Eğitim Bakanlığı, ilgili bakanlıklar birlikte, sendikalarla meseleyi ele almalıdır ama bunlar kendimizi sorumluluktan uzak tutmaktır. Hiç kimse günahsız değil. O halde samimi olacağız. Önce kendimizden başlayarak düşüneceğiz ve battığımız yerden elbirliğiyle çıkacağız.