
“CİNS-İ LATİF”
Hilmi Özden [1]
Cins-i Latif [2], Naciye Tekerek’in kıymetli eserlerinden birinin ismidir. Cins-i Latif ifadesi bugünlerde fazla kullanılmasa da klasik edebiyatımızda ve lügatlerde “Lâtif, zarif ve hoş cins (cinsiyet), nevini ifade eder. İnsanlar nev’inde kadın” tanımı olarak kabul edilmektedir. Tamlamanın Latif kısmı Esma-ül Hüsna’daki El-Latîf isminden uygun bir ödünçleme olarak alınmıştır: “lütuf ve ihsan sahibi, en ince detayları bilen anlamına gelir.
Kitap şu cümlelerle başlar “erkek geceye benzer, kadın ise aya, her erkeği aydınlatan bir kadın vardır”. Sonra Hz Peygamberin(O’na selam olsun) bir hadisini girişe alır. “Allah (c.c) sizden kadınlara karşı iyi ve hayırlı olmanızı ister. Çünkü onlar sizin analarınız, kızlarınız veya teyzelerinizdir”. Eserin ilk hikâyesi Hz. Meryem’indir. Sonra cahiliye devrinde kadına bakış gelir. Erkek mi üstün diye sorar yazar. Sonra atasözlerimizde ve deyimlerimizde kadınlara yüklenen olumsuz kavramları ele alır. Gelinlere bağlanan kırmızı kurdelenin anlamını yorumlar. Kadın cinayetleri ve çocuk istismarı ile devam eden kitap çocuk gelinlere kadar gelir. Eserin bundan sonraki kısmında rengârenk kadınlarımız başlığı altında Merhaba diye başlayan ve ben diye devam eden rengârenk kadınlarımızı sıralar; kırmızı, sarı, mor, kahverengi, turuncu, siyah, gri, füme, lacivert, ebru ve beyaz. “Merhaba Ben Beyaz”ın haricinde bütün renkler trajik kadın hikâyeleridir.
Tüm bu trajik hikâyeler yazar ve okuyucunun içini titretir. Nasıl da mahvolmuş yaşamlar olduğunu ortaya koyar. Hikâyeleri yazarken bir hayatı sonlandıran etkenlerin asırlar boyu değişmediğini görmüştür: “vicdandan ve merhametten yoksun insanların masum tertemiz hayatları ve hayalleri sonlandırılmaları”. Nice hayatlar bir hiç uğruna son bulmuştur. Aramızda yaşayan nice canlı cenazelerin olduğunu söyler. Son hikâyesi Merhaba Ben Beyaz’da: “masumiyetin ve berraklığın rengi olarak mutlu bir evliliği ve eşine karşı sevgiyle bağlı bir erkeğin duygularını içermektedir”. Bu hikâye ise diğerlerinden nazaran kısacıktır. Adeta sevinç ve mutlulukların keder ve dertlere göre daha kısa oldukları gibi.
Eser'in giriş hikâyesi Hz. Meryem'in ki demiştik. Yazar “ annelik denilince hafızamdan çıkmayan her okuduğumda içimi titreten bir kıssadan bahsetmek istiyorum; evet sizlere cennetle müjdelenen o mübarek Hazreti Meryem'in yaşadığı zorluklardan bahsedeceğim” der. Fakat “ Hz. Meryem Allah'ın ipini tuttuğu halde insanoğluyla mücadelesi bitmemiştir. Ömrünün sonuna kadar hayatını ibadetle geçiren bir kadının nasıl olur da iffetinden şüphelenilirdi” (s.15) sorusu asırlardır erkek egemen dünyanın anaerkil toplumlarını dikkate almazsak kronolojik zamanın çok büyük bir kısmını işgal ettiği görülür.
Cahiliye devrinde kadına bakış (s.17) başlıklı yazısı Peygamber Efendimizin öncesinde cahiliye devrinde Kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesini anlatmaktadır. O dönemde kız çocuklarına söylenen “dayıya gitmek” deyimi ölümle buluşturmanın örtülü ifadesidir. Böyle bir toplumda peygamberimiz Veda hutbesinde “Kadınlar size emanettir” demiş olsa da vefatından sonraki yaşanan hadiseler Arap toplumu bu geleneğini yok etmesine rağmen bilinçaltında kadına ikinci sınıf bakışının kaybolmadığı da görülmektedir. Maalesef birçok toplum İslam'ı anlamak yerine Arap hatta cahiliye Arap adetlerini benimsemeyi de İslamlaşmak sanmıştır.
Bunun en acı örneği Türk töresince kadının toplumdaki değeri asırlar içinde aşınarak bugünlere gelinmesidir. Batı toplumlarında ise kadın haklarını savunduğunu iddia edenler Avrupa'nın feodal yapısındaki tarihi tortudan kurtulamamıştır. Cenab-ı Allah kadın erkek ayırmadan yaratılanların üstünü (eşrefi mahlûk) demesine rağmen nasıl bir idrak kırılması olduysa erkekler kendilerini üstün oldukları gibi bir zanna/vehime kaptırmışlardır. Zaman içerisinde atasözlerimizde ve deyimlerimizde kadınlar (s.20). Kızını dövmeyen dizini döver, kız kısmı konuşmaz, gelinlikle girdin kefenle çıkarsın, saçı uzun aklı kısa, eksik etek gibi insan onuruyla bağdaşmayan sözler toplumun sosyal genetik hafızasına işlenmiş ve kanıksanmıştır. Yazar “ örnek olun onlara, Sevginizi gösterin yavrularınıza”(s. 22) başlığı altında “kız olsun erkek olsun öyle bir sevgi verin ki onlar şiddete meyilli birer birey olarak yetişmesin” cümleleri ile bir yudum sevginin bir tutam sevginin topluma vereceği merhameti vicdanı hatırlatmaktadır.
“1926'da Medeni Kanunu, 1934'te Kadınlara seçme ve seçilme hakkını getiren Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu kanunlarla kadınların değerini yükseltmiştir. Bu kanunlarla beraber kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Kadınlar istedikleri meslekleri yapabilme hakkına sahip olmuşlardır. Bunun yanı sıra erkeklere tek eşlilik esası getirilmiştir. Getirilen kanunlar kadınlar için çok önemlidir. Onların özgürleşmelerini sağlamıştır”(s. 25).
Naciye Tekerek “ olumsuzlukları ortadan kaldırmak için kız çocuklarımızı okumaya yazmaya teşvik edelim. Özgürlüğün yolunun okumaktan, meslek sahibi olmaktan geçtiğini kızlarımıza aşılayalım” “ kızlarımıza herhangi bir meslek sahibi olmadan evlenmeye teşvik etmeyelim” “Kadın zekidir, erkek her zaman kadının zekâsını baskı altına almıştır zekâsını kullanmasına izin vermemiştir. Erkek her koşulda üstünlüğü kendinde görmüştür” cümleleriyle yazarın haklı tespitlerine katılmamak mümkün değildir.
Hatta burada Atatürk'ün ifadesi ile “ yeryüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir” gerçeğini anaokulundan, ilkokuldan, üniversite sıralarına kadar insanlığa öğretilmesi gerekmektedir. Yazar şöyle bir öneride bulunur “okullara kadın adıyla bir ders konulmasını talep ediyorum”. Bu teklif seçici bir bakış izlenimi vermektedir. Bunun yerine “Yurttaşlık Bilgisi” derslerinin genişletilmiş şekli olarak okullara; insan, insanlık, akıl, zekâ, ahlak vb. başlıkları içeren daha bütüncül olabilecek “Beyin ve Beyni Kullanmak” dersi daha isabetli olacaktır. Beyin ve Beyni Kullanmayı bilmeyen nesillerin yapay zekâ esirleri olacağı da unutulmamalıdır. Bilenler için böyle bir sorun olmayacaktır.
Her şey doğru bir şekilde insan doğasına uygun olarak beyin ve beyni kullanmaktan başlar. Çocukluktan itibaren insanlığa ve uygarlıklara yön veren en önemli organımızın beyin olduğunu anladığımızda yanlış giden birçok şeyin farkına varmakla düşüncelerimizi ve eylemlerimizi değiştirmek mümkün olacaktır. 21. yüzyılda kadın cinayetleri, çocuk gelinler ve çocuk istismarı yeryüzünde ve yurdumuzda oluyorsa Türk halkının gerçekle yüzleşmesi açısından toplumsal beynini kullanma ve gelişim aynasına bakıp kendisini sorgulaması ve düşünmesi gerekmektedir.
Bilindiği gibi Mâtürîdî, “Düşünmemeyi size telkin eden her türlü his şeytan işidir” diyen ve akılcılığı savunan Türk asıllı bir din âlimidir[3]. Asırlardır Türklerin Ahmet Yesevi’ye dayanan “hoşgörülü” inanç anlayışı ve “fıkıhta Hanefi, itikatta Mâtürîdî” çizgisinde olması unutulmuş yerine Türk milletine yabancı bir anlayış getirilmiştir. Hâlbuki Hanefi- Mâtürîdî -Yesevî anlayışı, halifeliğin getirilişine kadar Osmanlı devlet yönetiminde de etkilidir.[4] Anadolu bacılarının (Bacıyan-ı Rum) Ertuğrul Gazi’den itibaren devlet yönetimi ve orduda etkinliği de bilinmektedir. “Fakat Yavuz Sultan Selim Han, halifeliğin İslami kurallara göre daha iyi uygulanmasına destek olacakları düşüncesiyle, Kahire’den dönerken iki bin kadar Eş’arî Arap din hocasını da İstanbul’a getirmiştir. Bunların arasında son Halife III. Mütevekkil ile din uleması kabul edilen önemli kişiler de vardı ve tamamı “kaderciliği” esas alan “Eş’arî” anlayışında olan insanlardı. İstanbul’a getirilen ve din uleması kabul edilen bu Eş’arî Arap hocalar yüksek maaşlarla devlet kadrolarına alındı, kimi saraya yerleştirilirken kimine de büyük konaklar tahsis edildi. Devletin üst kademelerinde görev yapan bürokratlara emir verilerek Arap hocalarla yakın temas kurmaları istendi. Arap hocalar artık Osmanlı devlet bürokrasisinde ağırlık kazanmış, devletin bir parçası olmuştu. Kısa zamanda Eş’arî Arap hocaların ve onların çevresinde toplananların, devlet bürokrasinin üzerinde etkileri öylesine arttı ki şeyhülislamlar devlet protokolünde çok gerilerdeyken hızla yükselerek sadrazamların da önüne geçtiler.
Şeyhülislamların, devlet protokolünde bu hızlı yükselişi, devlet yönetim tarzını da etkiledi. Öyle ki fetva almadan devlet karar alamaz, kanun çıkaramaz hale geldi. Padişahlar bile şeyhülislamlardan fetva/olur almadan ferman yayınlamaz oldular. Bu durum devletin yazışmalarını ve dilini de etkilemiş, resmi yazışmalarda adeta Arapça kelimeleri kullanma yarışı başlamıştı. İşte bu gidiş, Osmanlının kuruluşundan bu yana geçen “üç yüz yıllık devlet anlayışını” temelinden değiştirdi. Kaderciliği esas alan Eş’arî düşüncenin etkisiyle “akıl” rafa kaldırıldı, sonuçta Osmanlı Devleti, şeyhülislamlardan fetva almadan karar alamayan bir “din devleti” haline geldi[5]. Sırf bu anlayış nedeniyle, matbaa gibi hayati önemi olan bir konuda bile, “Dinen uygun değildir.” denilerek olumlu fetva verilmediği için üç yüz yıla yakın bir süre beklemek zorunda kalındı. Benzeri bir olay da, dünyanın en önemli rasathanelerinden biri olma yolundaki İstanbul Rasathanesi’nin “akıl almaz” nedenlerle yerle bir edilmesidir. O günlerde, İstanbul’da zelzele, kıtlık gibi felaketler yaşanmaktadır. Bu olumsuzlukları rasathaneye bağlayan zamanın şeyhülislamı Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi, Padişah III. Murat’a giderek “Yıldızları gözlemenin felaket getireceğini, göklerin sırlarını örten perdeyi kaldırmanın uğursuz bir haddini bilmezlik olduğunu, böyle bir gözlemevinin kurulduğu hiçbir devletin varlığını sürdüremeyeceğini” söyledi. Bunun üzerine padişah III. Murat'ın emriyle 21 Ocak 1580 gecesi rasathane topa tutularak yerle bir edildi.
Hâsılı kadının giyim kuşamı ve sosyal hayatıyla hiç ilgilenmeyen devlet, halifeliğin getirilmesinden sonra kadınların giyim kuşamı ve sosyal yaşamıyla yakından ilgilenmeye, bu konuda fermanlar çıkarmaya başladı. Bu fermanlardan bazı örnekler verelim:
“Kadınların, muhallebici dükkânına girmesi yasaklanmıştır.” Tarih 1573. “Kadınların, mesire yerlerine gitmeleri yasaklanmıştır.” Tarih 1751. “Kadınlar, ancak haftanın dört günü sokağa çıkabilirler.” Padişah II. Osman’ın fermanı. “Müslüman kadınların sokağa çıkması yasaklanmıştır.” Padişah III. Mustafa’nın fermanı, Kadınların, sokaklarda erkeklerle dolaşamayacağına dair II Mahmut’un fermanı, “Kadınların sokakta babaları ve oğulları olmadan yürümeleri ve ayrı arabalara binmeleri ve belli meydanlardan geçmeleri yasaktır.” Tarih 1861. “Yüze yapışan yaşmak takmak yasaktır.” 15 Eylül 1881[6]
Böylece Osmanlı toplumunda da kadının cinsiyeti, toplum için “bir kültür”, “bir medeniyet”, “bir ahlak”, “bir dindarlık” konusu haline getirilmiştir. Başka bir deyişle, toplumun düzen ve ahlakının merkezine, tam odak noktasına “kadının cinsiyeti” oturtulmuştur[7].
Bir başka çalışmada[8] Osmanlı toplumunda kadınlar hangi dine, sınıfa mensup olursa olsun, sosyal hayatın içerisinde belirli kurallara göre hareket etmek zorundadır. Kadınların kılık kıyafeti, sosyalleşme mekânları, ulaşım için kullandıkları vesaitlere kadar hemen her konuda sınırlamalara tabi tutulduklarını padişah fermanlarında görülmektedir. Fermanların sayısı kadınların sosyal hayatın içindeki varlığına paralel olarak artmıştır. Nitekim 18. yüzyıldan itibaren saraylı ve şehirli kadınların kamusal alan içerisinde daha fazla görülmesi ve sosyalleşme mekânı olarak mesire yerlerine gitmeye başlaması ile birlikte, arka arkaya çıkarılan fermanlar ile toplumsal düzen korunmaya çalışılmıştır. İncelenen fermanlarda kadınlara yönelik doğrudan mekânsal sınırlamalar ve yasaklar getirildiği görülmektedir. Sultan II. Selim’e ait 1573 tarihli fermanda kadınların kaymakçı dükkânlarına girmelerinin yasaklandığı ifade edilmektedir. Eyüp kadısına gönderilen hükümle, Eyüp semtinde kadınların kaymak yemek bahanesiyle kaymakçı dükkanlarında oturduklarını, buralarda kendilerine namahrem olan erkekler ile ahbaplık ettiklerini, bu sebepten dolayı kadınların bu dükkanlara girmelerinin yasak olduğu ilan edilmiştir (BOA, A. DVN.MHM.d: 22-42). Kadınların erkekler ile kayık içerisinde uygunsuz davranışlarda bulunmalarını önlemek amacıyla çıkarılan, kadınların yağlı kayığa binme yasağına Sultan III. Selim’e ait 9 Eylül 1790 tarihli hattı hümayunda rastlanılmaktadır. Padişahın kadınları söz konusu yasakları çiğnememesi için, “Mecmû‘u iskelelere tenbîh idesiniz bu günden sonra karılar yağlı kayığa binmesün ve hangi kayıkcı yağlı kayığa karı bindirir ise katl iderim ve kayığın batırırım hem Muslimân karıları Frenk gibi şemsiye ile geziyorlar tenbîh idesüz hele ben kimseyi görür isem öldürürüm bir sıkı tenbîh idesüz hem İstanbul᾽da sokaklarda cengâneler çalub çağırırlar imiş tenbîh idesün çalub gezmesünler bu yazdıklarım birisini bu da bu günden sonra da görür işidir isem sizi tekdîr iderim” diyerek oldukça sert bir dille uyardığı görülmektedir (BOA, HAT: 195-9735)[9].
Sultan II. Mahmut dönemi kadınlara yönelik sık sık ferman çıkarılmıştır. Bunlardan ilki kadınların mesire alanlarında dolaşmasını yasakladığı fermanıdır. Padişahın bu fermanı ilan etmesinde Bostancı başı ağanın, “Vak‘a-i fesâdın zuhûrundan berü ricâl ve nisvanın gerek piyade ve gerek araba ile seyr yerlerinde geşt ü güzârları muktezâ(y)-i irâde-i seniyye-i şâhâneleri üzre men‘ olunmuş iken geçen ‘îd-i şerîfde Dolma-Bağce᾽de zîb-i efzâ(y)-i sâha-i yumn ü iclâl olan biniş-i humâyûnlarda ‘îd-i şerîfe hurmeten ricâl ve nisâ ‘umûmen ruhsat-yâb-ı temâşâ olduklarına mebnî bu günlerde ba‘zı seyr mahallerinde yine kemâ-fi᾽s-sâbık tecemmu‘a başlamış olduklarından ba‘de-ezîn dahi bunlara ne vecihle mu‘âmele olunmasını bostancı başı ağa kulları bu def‘a takdim eyledigi bir kıt‘a tezkiresiyle su᾽âl ve istîzan itmiş olmağla…” diye yazdığı tezkiresi etkili olmuştur. Bostancı başı, kadınların yaya ya da araba ile seyir yerlerinde dolaşmaları padişah hazretlerinin iradesi ile yasaklanmışken, bayram gününün hürmetine seyir etmelerine izin verilmesinden dolayı, bugünlerde de yine eskisi gibi bazı seyir yerlerinde toplanmaya başladıklarının görüldüğü ve bunlara nasıl muamele edileceğini padişaha sormuştur. Sultan II. Mahmut bu tezkire üzerine ilan ettiği 27 Eylül 1821 tarihli hattı hümayununda “İş bu takrîrin ve bostancı başı ağanın tezkiresi me᾽âlleri ma‘lûm-i humâyûnum olmuşdur nisâ tâ᾽ifesi arabayla ve yayan hiçbir vecihle mesîrelere gitmesünler zukûrdan kendü ırz ve edebleriyle gezenler râkiben ve mâşiyen gezenlere be᾽s yokdur ve nisâ ta᾽ifesi dahi fakat mesîreden men‘ olunub musâferet ve maslahatları içün bir mahalle gitdiklerinde araba ve kayığa binmelerini men‘ iktizâ itmez bend-i evvel-i tıbk-ı tahrîrin vechile icrâ oluna… ve fakat bir maslahat veyahud musâferet içün bir mahalden bir mahalle ‘azîmetleriyle yollarda arabalara binmelerine bir şey denilmeyüb ancak bu vesîle ile seyr yerlerine uğrayub arabalarını durdurmak murâd idenler derhâl def‘ itdirilmesi ve iş bu mesîre ve araba yasağı fakat nisvân hakkında olub ırzıyla mukayyed olan tâ᾽ife-i zukûrun kendü hâlleriyle piyade ve süvari geşt ü güzâr itmelerine nâsı pek sıkmamak içün ruhsat virilmesi”(BOA, HAT: 300-17864) diyerek kadınların mesire alanlarına yaya ya da arabayla hiçbir şekilde gitmeyeceklerini, erkeklerin ise edepleriyle gezdikleri sürece yaya ya da arabayla gezmelerinde bir sakınca görmemiştir. Sultan II. Mahmut, kadınların gezinti amaçlı mesireye gitmelerini yasaklamıştır ancak misafirlik ya da işlerini halletmek için bir yere gidecekleri zaman ulaşım aracı olarak kayığa ve arabaya binmelerinde sakınca görmemiştir. Ancak işini ya da misafirliğe gitmeyi bahane ederek seyir yerlerine uğrayıp buralarda durmak isteyenlerin hemen uzaklaştırılmasını buyurmuştur. İlave olarak da bu yasağın yalnızca kadınlar için geçerli olduğunu, namusuna mukayyet olan erkeklerin gezip dolaşmalarına, halkı sıkmamak için müsaade edileceği bildirilmiştir[10].
Bu gelişmeler sonucu kadınlar için kullanılan, “Bacağını kırsın, evinde oturup namusunu korusun.” deyimi Osmanlı toplumunda adeta bir slogan haline gelmiştir. Artık Osmanlı erkeğinin ahlak anlayışına göre kadının namuslu olmasının, namusunu korumasının tek yolu vardır, o da evinden dışarı çıkmaması, bacağını kırıp evinde oturmasıdır. Görüldüğü gibi güçlü ve söz sahibi kadınların yerine, her işi erkeklerin istediği gibi yapmaya alıştırılmış, evinde bile söz hakkı ve ağırlığı olmayan, sömürülen, ezik bir kadın tipi ortaya çıkmaya başlamıştır. Kadınların bu duruma düşmesinin en önemli nedeni de zaman içinde, Türk erkeğinin de değişerek kadına, “Arap erkeği gözüyle” bakan, yeni bir erkek tipi haline gelmiş oluşudur[11].
Kendi muhasebesini yapmayan toplumların asırlar geçse de değişmesi mümkün değildir. Söz sırası geldiğinde kendisinin İslam toplumu olduğunu söyleyen halklarda suç oranlarının ve kadına bakışın problemli olmasının diğer toplumlara göre açık ara öndeliğinin izahı nasıl yapılacaktır.
Atatürk’ün büyük gayretlerine ve devrimlerine rağmen varlığın başlangıç noktası ve anlamlandırıcısı kadın nasıl olmuşta tekrar erkeklerin zihin ve hukuk dünyasında kazandığı onurdan tekrar uzaklaştırılmıştır. İşin özü ve özeti burada yatmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk “Millî Mücadele’de Türk Kadınının” başarılarını hafızalara kazıyarak onları hak ettikleri maddi ve manevi şeref madalyasına kavuşturmuştur. Türk kadını olmadan asla Türk Milletinin istiklal ve istikbalinin olamayacağını cumhuriyet kuşaklarına öğretmiştir. Milletçe tekrar hafızalarımızı tazelemeli toplumsal nevrozdan kurtulmalıyız. Atatürk Millî Mücadele'nin sonunda da milletçe zafere ulaşmayı şu cümleleriyle dile getirmiştir:
“Millî Mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin kendisidir, milletin evlatlarıdır. Millet analarıyla, babalarıyla, hemşireleriyle mücadeleyi kendisine ülkü edindi. Biliyorsunuz ki, asırlarca vuku bulan mücadeleler ve bunların neticeleri olarak da yüksek tarihi zaferler vardır. Fakat o zaferlerin amilleri kendi ülküleri olarak değil, şunun bunun hırsı peşinde kul köle olarak bulunmuşlardır. Hâlbuki Milli Mücadele'de kişisel hırs değil, millî ülkü, millî izzet-i nefis hakiki müessir olmuştur[12].”
Atatürk'ün bu cümlelerinde geçen ana ve hemşireler, Millî Mücadele'ye hazırlanış günlerinde miting düzenleyen ve bu mitinglerde konuşup, milleti bu mukaddes mücadeleye yöneltenler, “Millî Mücadele”de kadınların kurduğu dernekler, cephede ve cephe gerisinde kadınlarımızın hizmetleri, işgal altındaki bölgelerdeki kadınlarımızın fedakârlıklarını anlatmaktadır. Şu paragraflar ise Atatürk’ün Millî Mücadelede Türk kadının şahikalarına dikkat çekmektedir:
“Bu son senelerin devrim yaşamında, ateşli özverilerle dolu mücadele yaşamında, milleti ölümden kurtararak kurtuluşa ve bağımsızlığa götüren gayret ve faaliyet yaşamında her millet bireyinin çalışması, çabası, yardımı, özverisi olmuştur. Bu arada en fazla kutlanarak anılması ve daima gönül borcuyla tekrar edilmesi gereken bir yardım vardır ki o da, Anadolu kadınının göstermiş olduğu çok yüce, çok yüksek, değerli özveridir. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üstünde kadın çalışmasından söz etmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını “Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim' diyemez[13] ”.
“Belki erkeklerimiz, memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüs germekle düşman karşısında hazır bulundular. Fakat erkeklerimizin oluşturduğu ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin yaşama araçlarını hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu savaşta ve ondan önceki savaşlarda milletin, yaşama yeteneğini tutan, hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, ürünleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin savaş gereçlerini taşıyan hep onlar, hep o yüce, o özverili, o kutsal Anadolu kadınları olmuştur. Bu nedenle hepimiz, bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı gönül borcu ve teşekkürle sonsuza dek analım ve kutlayalım[14]”.
Sözün sonunu Cins-i Latif’in “Merhaba Ben Siyah” renginde bir ananın oğlunu/ciğer paresini şehit vermesi üzerine dile gelen mısralarla tamama erdirelim. Her ne kadar ana sözü/kadın sözü tamama ermese de. Çünkü o ana dili oluşturur. Kadın/ana olmasaydı muhakkak ki lisan/dil de olamayacaktı. Cins-i Latif yeryüzünün hafıza santralleridir. Gökler ve yer unutsa Cins-i Latif asla unutmaz. Kadınlar olmasaydı Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini asırlarca bebeklerin beyaz kundağına şehitlerin beyaz kefenine nefeslerinden üfleyerek, hafızalarına nakış nakış işleyerek, çeyiz sandıklarında saklaya saklaya bize kimsecikler getiremeyecekti.
“ŞEHİT”
“Kundak beyaz, kefen beyaz/ Bu kara yazgı niye?/ Ama kara renkte lazım/ Hangi renk örtebilir ki kara geceleri?/ Gecelerden de karası var mıydı?/ Vardı…/ Gecelerden de karası katran karasıydı/ Kaç şehit analarına hamile kaldı?/ Kaç şehit anası kara yazma bağladı başına?/ Kan kokulu topraklara…./ Gecelerden de karası katran karasıydı/ Ay’ı yüreklerine ışık tutsalar analar/ Aydınlatmazdı yürekleri/Katran karasıydı…/ Artık hayra çıksın/ Gecenin sabaha karşı gebelikleri/ Şehitlerimiz ölmesin zaten ölmediler/ Çünkü emir büyük yerden: “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler fakat siz bilemezsiniz (Bakara suresi/ 154. Ayet)”(s.93).
Cins-i Latif “gecelerden de kara katran karası” yazgıları ak nefesiyle yıkmaya/yakmaya çalıştı. O asırlardır kız olsun oğul olsun tüm insanlığa ilk çığlıklarında “Rahmanın nefesini” öğreten ilk mürebbiye oldu. Tanrı “ol” dediğinde Cins-i Latif hayat ağacının ilk meyvesini tattı. Çünkü o hayat ağacının tüm yükünü taşıyacak güç ve iradeyle donatılmıştı. Yoksa dünyanın yükünü milyonlarca yıldır kadın nasıl taşımakta taşıyabilmektedir. Çünkü o cins-i latif’tir. Latif olan cins, latif olan varlık, varlığın latif olanı kesif olmayanı. Nur/ışık olanı nar/ateş olmayanı odur. Karanlıkları aydınlatan Tanrı’nın “Rahim” isminin emanetçisi, nezaket, zarafet, sevgi, hilm (sabırlı, yumuşak huylu), letafet, şefkat ve merhametin mabedi, Cennet ırmağından beyaz sütü yeryüzünde kendi bedeninden bebeğe tattırabilen yegâne yaratılmıştır. Cins-i Latif Beytullah’ın duvarı dibinde ebedî istirahatında asırlardır insanların tavaf ettiği Hz. İbrahim’in eşi, Hz. İsmail’in annesi Hacer validemizdir.
Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât adlı mevlidiyle yaygınlık kazanan ve birçok şair tarafından benzeri yazılan mevlid geleneği eserler ana hatlarıyla; Hz. Peygamber’in nurunun yaratılması, bu nûrun peygamberler aracılığıyla intikali, Âmine Hatun’un hamileliği ve bu esnada vuku bulan olağanüstü hadiseler, Hz. Peygamber’in doğumu anında ve sonrasında gerçekleşen olağanüstü hadiseler, Hz. Peygamber’in nübüvveti, mucizeleri, miracı ve vefatı gibi konulardan oluşmaktadır[15].
Mevlidlerdeki Hz. Peygamber’in doğum sahnesi tasvirleri incelendiğinde birtakım olağanüstü hadiselere yer verildiği görülmektedir. Peygamberlerin, vahiy almadan önce yaşadıkları ve nübüvvetlerine işaret eden bu olağanüstü hadiseler irhâsât olarak adlandırılmaktadır. Mevlid metinlerinin doğum sahnelerinde genel hatlarıyla Âmine Hatun ve diğer ulu kadınlar ile ilgili olağanüstü hadiseler tasvir edilmiştir: “Gök kapılarının açılması ve meleklerin Âmine Hatun’un önünde saygıyla durmaları. Âmine Hatun’un evinin kıble yönündeki duvarının yarılması ve Hz. Asiye, Meryem, Havva ve Hacer’in Hz. Peygamber’in doğumu için yardıma gelmeleri. Gökten üç alem inmesi ve birinin şarka, birinin garba ve birisinin de Kâbe’ye dikilmesi. Âmine Hatun’un evinde bir nur hâsıl olması ve âlemin nurla kaplanması. Gökten inen meleklerin Âmine Hatun’un evini tavaf etmesi. Meleklerin ve hurilerin doğum için sündüs döşek döşemeleri. Doğumun yaklaştığı an Âmine Hatun’da hararet zuhur etmesi ve kendisine şekerden tatlı, sütten ak, buzdan soğuk bir şerbet sunulması. Âmine Hatun’un doğum sancısı çekmemesi. Doğum yaklaştığında, beyaz bir kuşun gelip kanadıyla Âmine Hatun’un arkasını sıvazlaması ve nihayet Hz. Muhammed’in doğması. 10. Bir bölük atlı meleğin Âmine Hatun’un evini tavaf etmesi”[16].
Görüldüğü gibi Mevlid-i Şeriflerde Hz. Musa'yı himaye eden Asiye, Hz. İsa’nın annesi Meryem, Hz. Âdem’in eşi Havva ve Hz. İbrahim’in eşi Hacer Hz. Peygamber’in doğumu için Âmine Hatuna yardıma gelmişlerdir. İnsanlığın ister peygamberleri ister düşünürleri isterse geçmiş gelecek tüm insanları olsun, kadın elinden berrak/ “anasının ak sütü gibi helal” olan suyu içmiştir. Fakat erkeklerin önemli bir kısmı gücü ellerine geçirdikleri günden beri kadına/ annesine/eşine katran suyu içirmektedir. Kız çocuğuna ve kadına yapılan negatif ayrımcılık ile haksızlık devam ettiği müddetçe insanlık hak ve hakikat güneşiyle asla buluşamayacaktır. Bu konuda Cins-i Latif eseri uyarıcı hatta sarsıcı bir nitelik taşımaktadır.
_____________________________________
Kaynaklar
Naciye Tekerek, Cins-i Latif, Kutlu Yayınevi, İstanbul, 2021.
Ahmet Vural, Diren Bitsin Karanlıklar, Orta Asya'dan Bugüne Türk Kadını, Önka Matbaa, Ankara, 2021.
Hacer Yılmaz ve Ahmet Aksın (2022). Osmanlı Devleti’nde Kadınların Mekânsal Sınırlılıkları: 1850 Tarihli Tenbihat Örneği, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 32, 3(1267-1278).
Sedat Şenermen, Atatürk ve Türk Kadını, Nergiz Yayınları, İstanbul, 2018.
Zeynep Kayapınar, Türkçe Mevlidlerde Hz. Peygamber’in Doğum Sahnesi Tasvirlerine Dair Tespitler, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Kültüründe Mevlit Geleneği Uluslararası Sempozyum, Editör: Prof. Dr. Hakan Yekbaş, Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları No: 261, Sivas 2023, s. 885-889.
_____________________________________
[1] Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTÜDAM) Kurucu Müdürü
[2] Naciye Tekerek, Cins-i Latif, Kutlu Yayınevi, İstanbul, 2021.
[3] Ahmet Vural, Diren Bitsin Karanlıklar, Orta Asya'dan Bugüne Türk Kadını, Önka Matbaa, Ankara, 2021, s. 92. Editörlüğünü H.Şule Albayrak'ın yaptığı “Kadın Olmak” kitabındaki Doç. Dr. Hülya Terzioğlunun “Rahmet ve Bereket Kaynağı Kadını Maturidi 'den Okumak” makalesi, s. 56.
[4] Ahmet Vural, a. g. e., s. 93.
[5] Ahmet Vural, a. g. e., s. 93.
[6] Ahmet Vural, a. g. e., s. 94-95., Nermin Abadan Unat, Türk Toplumunda Kadın, sayfa 8.
[7] Ahmet Vural, a. g. e., s. 95., Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Medeniyet ve Örtünme, sayfa 48.
[8] Hacer Yılmaz ve Ahmet Aksın (2022). Osmanlı Devleti’nde Kadınların Mekânsal Sınırlılıkları: 1850 Tarihli Tenbihat Örneği, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 32, 3(1267-1278).
[9] Hacer Yılmaz ve Ahmet Aksın, a. g. m., s. 1268.
[10] Hacer Yılmaz ve Ahmet Aksın, a. g. m., s. 1269.
[11] Ahmet Vural, a. g. e., s. 95.
[12] Sedat Şenermen, Atatürk ve Türk Kadını, Nergiz Yayınları, İstanbul, 2018, s. 126., Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, s. 27-28.
[13] Sedat Şenermen, a. g. e., s. 128-129. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 1923, c. II, s. 147-148
[14] Sedat Şenermen, a. g. e., s. 129. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 1923, c. II, s. 148.
[15] Zeynep Kayapınar, Türkçe Mevlidlerde Hz. Peygamber’in Doğum Sahnesi Tasvirlerine Dair Tespitler, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Kültüründe Mevlit Geleneği Uluslararası Sempozyum, Editör: Prof. Dr. Hakan Yekbaş, Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları No: 261, Sivas 2023, s. 885.
[16] Zeynep Kayapınar, a. g. m. s. 887.