
Sevgili okuyucular,
Tüm politik olayların bir görünen, bir gösterilen bir de görünmeyen tarafları vardır. Sizlerle bu sefer aldığımız duyumlara göre İran savaşının görünmeyen tarafını paylaşmaya çalışacağız.
İran'ın resmi ismi İran İslam Cumhuriyeti'dir. İslam devleti, cumhuriyetle değil, şeriat kanunlarına göre yönetilir. Şeriat kanunlarında, cumhuriyetin getirdiği özgür seçimler yoktur ve medeni kanunları farklıdır. İran konusunda ilk dikkatimizi çeken bu isim çarpıklığıdır.
İkinci dikkatimizi çeken durum ise, İran'ın ekonomik olarak kazandığı söylenen, Amerika ile yaptığı son savaştır. Oysa İran savaştan önce en az bize söylenenin bin katı ileri görüşlü halkını yok etmiştir. Resmi kayıtlar bu ölüm sayılarını tam olarak vermemiştir. Ölülerini almak için para vermek zorunda kalan İranlılar parayı bulamayınca, ölenler devrim muhafızı olarak sayılmış. Böylece öldürülen kişi sayısına eklenmemiş. O dönemde internet bağlantısının tamamen kesilmiş olduğunu da hatırlıyoruz.
Artık İran'ın gelişmiş bir medeniyet olma durumu bizce yıllar alacaktır. Tek lider desteklenmiştir. Hatta babasını öldürerek, oğlu Mücteba Hamaney’in yeni dini lider olarak atayabilmişlerdir. Bu olayın içinde de bir çarpıklık seziliyor değil mi?
Ekonominin iyi olması tüm tek liderin olduğu ülkelerde az bir kısım insanlara yarayacak, halk ise oldukça fakirleşecektir. İran halkının ahlak konusunda iyice çökmüş bir yaşama itildiği söylenmektedir. Bir örnek vermek istersek, kanunlarına göre evli bir erkeğin karısından boşanması için ona "MEHİR" epeyce altın vermesi gerekmektedir. Şeriat kanunlarına göre düğün sırasında geline takılan altın ve takılar doğrudan kadının şahsi malıdır ve boşanma anında ona aittir. Fakirleşen erkek bu altını veremediği için eşini boşayamıyor ve yapılan tüm ahlaksızlığı kabul etmek zorunda kalıyormuş.
Emperyalizmin, halklarını çağdaş bir düzeye taşımak için gelmediği Irak, Suriye, Afganistan ülkelerinde yaşanılan saçmalıkları net bir şekilde hepimiz görüyoruz. Tanımı da bunu açıkça ortaya koyuyor: Emperyalizm; güçlü devletlerin, çıkarları doğrultusunda diğer milletleri ve ülkeleri ekonomik, siyasi, askeri ya da kültürel yönden kontrol altına alarak kendi egemenliği altında yayılması ve sömürmesi politikasıdır. Bu sistemde emperyalist güçler yıllardır sömürüyü en kolay "inanç politikası"yla işleme koymuşlardır.
Bize göre kutsal kitaplarının halkların kendi dillerinde okunmaması bu konuda yapılan en mükemmel taktiktir.
Oysa inanç sisteminde beklenen en önemli özellik nefsin eğitilmesidir. Ne kıyafet ne ibadet önce nefis eğitilmeli! O zaman bilinç seviyesi artacaktır ve varoluş nedenimiz gerçekleşecektir. Hakikate varan bir insan, tüm varoluşun zaten bir olduğunu ve ona saygı duyması gerektiğini doğal olarak kavrar.
Bilinçlenmek: kişinin bunu kabul etmesi ve ruhun genişlemesi doğrultusunda, yaşamın varoluş amacının oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu gelişmeyi, çok bilinçli bir şekilde engellenmiş olarak görüyoruz. Hatta özdeyiş olarak evlere asılan şu sözler de dikkatimizi çekiyor: "şükret, dua et, sabret".. Bu sözler "düşünme, hareket etme, öylece bekle" anlamını içermiyor mu?.. Hep sormuşumdur bu kadar gelişmiş beynimizin nasıl çok azını kullanıyoruz? Ve neden verileni hak edildiği miktarda kullanamıyoruz? Yolculuğumuzun epeyce uzun olduğu anlaşılıyor.
Ali Şeriati, eserlerinde modern dünyadaki bağnazlığı, cehaleti ve "tek tipleşmiş" düşünce yapılarını eleştiren bir İranlı sosyologdur. Yazımızı bu düşünürden alıntılarla bitirelim: "Okuyun. Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor."
Thomas Aquinas "Bir kitabı tam olarak okuyandan korkarım. Onun düşünce yapısı etkindir." diyor.
Thomas Aquinas'a (Akvinalı Thomas) ait bu eski cümleye, Ali Şeriati sanıyoruz ki şöyle gönderme yapmış: "Çok kitap okuyandan değil, tek kitabı olup onu hiç okumayandan kork!.."
Hepimize sonsuz bilinçlenme yolunda rahat bir yolculuk diliyoruz
Saygılar, sevgiler..