
Elbette birilerinden ve birilerinin yazdıklarından ya da sözlerinden öğreneceğiz bir şeyleri. İnsanlık tarihi boyunca bilgi böyle aktarılmıştır. Hiç kimse gökten inen hazır bir bilgiyle doğmaz. İnsan; başka insanlardan öğrenir, kitaplardan, tecrübelerden ve örneklerden beslenir.
Fakat bu, öğrenilen yerde kalmak, kişileri mutlaklaştırmak ve onların gölgesinde ömür boyu taklide devam etmek demek değildir. İnsan, öğrendiğini putlaştırmak için değil; hakikate ulaşmak için öğrenmelidir.
Bu yüzden her insan, öğrendiklerini fıtratındaki vicdan, ahlak ve merhamet ölçüsüyle tarttığı gibi; konu din ve iman olduğunda bunu ayrıca iman ettiği Kitap ile ölçmek zorundadır. Çünkü biz insanız ve Allah hepimize akıl vermiştir.
Akıl verilmiş bir insanın görevi, kendisine söyleneni ezberleyip taşımak değil; düşünmek, tartmak, anlamaya çalışmak ve hakikatin peşine düşmektir.
Ancak iman ettiğin Kitap (Kur’an), bir gün sana okuduğun kitaplarda veya bağlandığın kişilerde bir yanlışlık olduğunu gösterirse; artık o noktada kişileri, gelenekleri ve ezberleri değil, hakikati merkeze almak gerekir. İnsan, “Ben buradan ne anlamalıyım?” diyerek kendi özüne, vicdanına ve Allah’ın kendisine verdiği akla dönmelidir. Çünkü din, başkasının aklıyla değil; insanın kendi idraki, samimiyeti ve sorumluluğuyla yaşanır.
Allah hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez. (Bakara, 286) İnsanın derdi hakikati bulmak olduğu için, o ancak kendi kapasitesiyle anlayıp vardığı kararlardan sorumludur; onu bunu körü körüne taklit ederek sorumluluktan kaçamaz. Çünkü Allah insana “Niçin düşünmedin?” diye soracaktır; “Niçin falanı taklit etmedin?” diye değil.
Hesap günü herkes kendi aklı, niyeti ve samimiyeti üzerinden hesaba çekilecektir.
Eğer tek bir şeyhin, mezhebin veya şahsın söylediği mutlak doğru olsaydı, bütün şeyhler aynı hakikatte birleşir, birbirleriyle çelişmezlerdi. Oysa tarih boyunca her biri diğerini yanlışlamış; biri ötekine bidatçı, diğeri sapkın demiştir.
Her önüne gelen kendi zannınca bir yol tarif etmiş, hakikati kendi tekeline almaya çalışmıştır. Aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inandığını söyleyen insanlar birbirlerini dışlamış, hatta tekfir edecek noktaya kadar gitmiştir.
Üstelik bu durum sadece geleneksel yapılar için geçerli değildir; bizzat “Kur’an merkezli” olduğunu söyleyen düşünce biçimleri de tek bir homojen çizgi barındırmaz. Kur’an’a yönelen zihinler de kendi içlerinde farklı yöntemler ve sonuçlar üretirler.
Örneğin; kimileri Kur’an’ı yalnızca lafız ve metin olarak okurken, kimileri onun tarihsel ve toplumsal bağlamını dikkate alır. Bazıları rivayetleri tamamen dışlarken, bazıları Kur’an’a uygunluk ölçüsünde kısmen kabul eder. İbadetleri tamamen sembolik yorumlayanlar olduğu gibi, fiilî ve şekilsel yönünü hassasiyetle koruyanlar da vardır.
Kavramların klasik, sözlük anlamlarını muhafaza etmek isteyenlerle onları çağın dinamiklerine göre yeniden yorumlayanlar da aynı çizgide değildir. Hatta Kur’an’ın mesajının daha çok bireyin iç dünyasını mı yoksa toplumsal/siyasal sistemi mi hedef aldığı konusunda da çok farklı yaklaşımlar ortaya çıkar.
Bu durum bize açıkça şunu göstermektedir: İnsan sözü mutlaklaştırıldığında hakikat parçalanır. Çünkü insan yanılır. İnsan hevâsına kapılır, korkar, etkilenir, hata eder, çıkarına göre yorumlar üretir.
Bu yüzden Allah mutlak ölçüyü insanlara değil, vahye bağlamıştır. İşte tam da bu yöntemsel çeşitlilik ve insan aklının sınırları nedeniyle; din gibi hassas bir konuda tek bir kişi, ekol ya da yapıyı mutlak ölçü kabul etmek yerine; söylenen her şeyi akıl, vicdan ve Kur’an süzgecinden geçirerek değerlendirmek en sağlıklı yoldur.
Eğer bir kişi, şeyh, lider, mezhep veya herhangi bir merci bizim için doğruyu ve yanlışı belirleyen nihai ölçü hâline geliyorsa, o artık fiilen ilahlaştırılmış olur. Bir fâninin yanlışını sorgulamadan doğrumuz kabul etmek, Kur’an’ın reddettiği kör bağlılık biçimidir.
Şirk sadece taşa, heykele veya putlara secde etmek değildir; Allah’ın hükmünün önüne insan hükmünü koymak da şirkin bir biçimidir.
Nitekim bu konuda Hz. Peygamber’in, Hristiyanlıktan Müslüman olan sahabi Adiy bin Hatem’e söylediği çok veciz ve sarsıcı bir sözü vardır. Adiy, “Ya Resulullah, biz onlara tapmıyorduk ki” deyince Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Onlar Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını da helal saydıklarında siz de onlara uyup itaat etmiyor muydunuz? İşte bu, onlara tapmaktır.” (Tirmizî, Tefsir, 9)
Çünkü mesele sadece secde etmek değildir; mesele hüküm yetkisini sorgusuz biçimde teslim etmektir. Din adamlarının, şeyhlerin veya otoritelerin Kur’an’a aykırı belirlemelerini mutlak doğru kabul etmek, insanı zamanla Allah’tan çok kulların hükmüne bağlar.
İnsan farkında olmadan Allah adına konuşan kişilerin dinine girmeye başlar.
Bu yüzden her Müslüman; kalabalıkların, gölgelerin, kralların, cemaatlerin veya kutsallaştırılmış kişilerin ardına değil, Allah’ın kitabına dönmek zorundadır. O Kitap’a bir kere değil, on kere, yüz kere sormalıdır. Çünkü Allah’ın kitabı, samimiyetle gerçeğin peşinde olan ve zihnini önyargılardan arındırarak hakikate yönelen kula kendisini açar.
Eğer ortada “Allah’ın kitabı” olduğu söylenmesine rağmen insanlar o kitap adına birbirine tamamen zıt dinler üretiyor; biri diğerini tekfir ediyor, herkes kendi grubunu “tek kurtulmuş topluluk” ilan ediyorsa burada ciddi şekilde durup düşünmek gerekir. Çünkü Allah’ın kelamında tezat, hile, bilinçli karmaşa ve insanı yanıltmak için kurulmuş bir tuzak yoktur. (Nisa, 82)
Allah kulunu saptırmak için değil, hidayete ulaştırmak için vahiy gönderir. Hakikat özü itibarıyla berraktır; onu bulanıklaştıran çoğu zaman insanların korkuları, çıkarları, taassupları ve gelenekleridir.
İnsanlar kendi oluşturdukları yapıları koruyabilmek için dini zorlaştırmış, parçalamış ve çoğu zaman Allah’ın dinini insanların otoritesine bağımlı hâle getirmiştir.
Bu ölçüler çerçevesinde bakıldığında ben zaten kişileri kutsallaştıran, insan sözünü vahyin önüne geçiren şirkleşmiş din anlayışlarından uzağım. Çünkü benim derdim bir grubun adamı olmak değil; hakikatin peşinde olmaktır.
Benim bütün gayem; içinde taklit değil hakikat ateşi taşıyan sahih bir bilinçle ve bu bilinci koruyabilmiş insanlarla buluşabilmektir. Çünkü iman, kalabalığa karışmak değil; gerektiğinde kalabalığa rağmen hakikatin yanında durabilmektir.
İslam hiçbir zaman hakikati çoğunluğun onayında arayan bir din olmamıştır. Kur’an, iman edenlerin çoğunun bile farkında olmadan şirk içinde olabileceğini söyler. (Yusuf, 106) Demek ki çoğunluk tek başına hakikatin ölçüsü değildir.
Bu nedenle sıkça dile getirilen “Herkes böyle inanıyor da bir tek sen mi doğrusun?” sözü de hakikati değil, çoğunluk psikolojisini merkeze alan bir anlayışın sloganıdır. Çünkü tarih boyunca hakikat çoğu zaman kalabalıkların değil; yalnız kalmayı göze alan vicdanların omzunda taşınmıştır.
Kur’an, Hz. İbrahim’i tek başına bir ümmet ve hakiki bir kul olarak niteler. (Nahl, 120) Çünkü o, toplumunun tamamı yanlış bir yolda olsa bile hakikatin yanında durabilmiştir. Tek başına kalmış ama hakikatten vazgeçmemiştir.
Burada asıl mesele, geçmişi veya geleneği toptan reddetmek de değildir. Hakikat, sırf geçmişten geliyor diye doğru olmayacağı gibi, sırf eski kuşaklardan miras kaldı diye yanlış da ilan edilemez. Bilakis, hakikat eski zamanlardan süzülüp bugüne de gelebilir; ancak eskinin doğrusu, değişen toplumsal bağlamlar içinde bugün bir yanlışa da dönüşebilir.
Müminin vazifesi, toptancı bir kabul veya körü körüne bir reddediş kıskacına düşmeden, mümeyyiz bir akılla hareket etmektir. Sorumluluk sahibi bir insan; her söyleneni dinleyen ama her şeyi vahyedilen Kitap’ın ve aklın terazisinde tartarak “sözün en güzeline” talip olan kişidir. Din; ataların hatasız kabul edildiği statik bir yol değil, Allah’ın diriltici vahyidir.
Kalabalık psikolojisi ise çoğu zaman insanı bu ayırt edici akıldan uzaklaştırır. Kur’an bu konuda açıkça uyarır:
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarırlar ve sadece yalan söylerler.” (En’am, 116)
Yine Kur’an, atalarının yolunu sorgulamadan takip eden zihniyeti şöyle anlatır:
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey anlamamış ve doğruyu bulamamışlarsa?” (Bakara, 170)
Bu nedenle mesele bir gruba, cemaate, mezhebe veya kişiye ait olmak değil; Allah’a ait olabilmektir. Hakikat, insanı kullara bağımlı hâle getirmez. Aksine insanı, Allah’tan başkasının kulluğundan kurtarır.
Tüm dost ve arkadaşlara selam olsun.
Sağ kalın, sağlıcakla kalın.
.....
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız