
İnsan zekâsı denildiğinde çoğumuzun zihninde aynı görüntü belirir: Matematik problemlerini hızla çözenler, güçlü hafızaya sahip olanlar ya da akademik başarılarıyla öne çıkanlar… Oysa zekâ, yalnızca rakamlarla ya da sınav sonuçlarıyla ölçülebilecek kadar dar bir alan değil. İnsan zihni, bir bahçeye benzer; her çiçeğin açma biçimi farklı.
Bugün psikoloji ve eğitim dünyasında kabul gören görüşe göre zekânın birçok türü var.
Mesela:
Sözel zekâ; dili etkili kullanma becerisidir.
Mantıksal zekâ; neden-sonuç ilişkilerini çözebilme gücüdür.
Görsel zekâ; şekilleri ve mekân ilişkilerini anlamayı sağlar.
İşitsel zekâ ritim ve seslere duyarlılığı ifade eder.
İçsel zekâ kişinin kendini tanımasını, doğa zekâsı ise çevreyi ve canlıları anlama becerisini içerir.
Hatta kimi bilim insanlarına göre bedeni ustalıkla kullanabilmek de “bedensel zekâ” işaretidir.
Bir de çoğu zaman görünmeyen ama hayatın tam merkezinde duran bir zekâ türü vardır:
Sosyal Zekâ.
Sosyal zekâ, insanı, dolayısıyla da hayatı okuyabilme sanatıdır. Bir yüz ifadesindeki kırgınlığı sezmek, söylenmeyeni duyabilmek, kalabalık içinde yalnızlaşanı fark edebilmek, muhatabının durumuna göre hareket etmek… Kısaca, insan ilişkilerinin görünmeyen dilini anlayabilmektir.
Dikkat et; bazı insanlar bir ortama girdiklerinde huzur hissettirir. Bunun sebebi bilgi düzeyleri değil, sosyal zekâlarıdır çoğu zaman... Çünkü sosyal zekâ, “ne söyleyeceğini bilmek” kadar, “ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilme” becerisidir de aynı zamanda.
Sende iz bırakan öğretmenini hatırla mesela; aynı bilgiyi çok kişi anlatmış olsa bile onun anlattığı unutulmaz olmuştur. Çünkü yalnızca konuya değil, sana ve “o ya da gelecekteki bir ânına” dokunmuştur.
İşte sosyal zekânın görünmez etkisi, tam da bu!
İş hayatında da böyledir kimi zaman... İnsan yönetimiyle kurumsal işleyişi aynı verimlilikte yürütenler olumlu izler bırakırlar hem kurumsal hem bireysel hafızalarda.
Dostluklar, komşuluklar nihayetinde toplumsal birliktelikler de ha keza… Birbirini anlamak, duruma göre hareket etmeyi sağlayan sosyal zekâdan geçer.
Gerektiğinde susmak, gerektiğinde sınır koymak, kimi zaman da karşımızdakinin sessizliğinin bile bir cümle olduğunu anlayabilmektir. İnsanları ve ilişkileri yönetme sanatıdır.
Sosyal zekâ ile olaylara ve insanlara yaklaşmanın, yaş, sosyoekonomik durum, inanç ya da eğitimle de ilgisi yok. Arif olmak, bambaşka bir seviye çünkü…
Başka ülkeleri, toplumları, milletleri bilemem. Gidip görmedim, orada yaşamadım. Ama kendi ülkemdeki gözlemimi ve bu gözlemden doğan tespitlerimi paylaşabilirim.
Malum, son 24 yılı yoğunluklu olmak üzere 40 yıldır Siyasal İslam ile kol kola girmiş neoliberalizm hâkim ülkemizde.
“Gemisini kurtaranın kaptan olmasının” kötü bir şey olduğu söylenirdi eskiden ama şimdi bu bir “var olabilme yöntemi” haline geldi. “Tok açın halinden anlamaz” bir söz olmaktan çıkıp sosyal gerçeklik olarak karşımıza dikilir oldu.
“Aç kalan, muhtaç toplumlar, ilk önce kendi değerlerini yer” derler.
Eskiden, sosyal katmanlar arasında bu kadar derin uçurumlar olmamasına karşın “olan var, olmayan var” anlayışı yaygındı.
Sokakta oynayan çocukların eline verilebilecek tek şey “salça ekmek” idi ama bunu yapanlar ayıplanırdı. “Siyah poşetler/torbalar” vardı mesela, satın alınan şeyi dışarı göstermeyen…
Şimdilerde bu “inceliklerden” çok uzağız.
Yiyenin, "herkes yiyor”, gezip yaşayanın “herkes gezip yaşıyor” sandığı bir sosyal yapımız var bugün.
Son 40 yılda toplumun damarlarına zerk edilenin, aşımıza katılanın ne olduğu da bizi ne hale getirdiği de ortada.
Ulus devlete alerjisi olan Siyasal İslam ve yeni Osmanlıcığın doğal ortağı, neredeyse her mahalleye bir etnik kimlik verme niyetindeki neoliberalizmin yan değil direkt etkisi, sosyal zekâ geriliğidir.
Ve bu gerilemenin ne yazık ki sonu yok!
***************************************************************************************
Haftanın Notu:
TFF başkanı niye istifa etsin? Hangi “yapamayanın” çekildiğini, en azından utandığını gördün çeyrek asırdır?
.....
Yazarın tüm yazıları için tıklayınız