Yaşlıların şeytanlaştırılmasında medyanın inkâr edilemez katkısı’ ifadeleri bu soruna ne kadar da isabetli olarak parmak basıyor değil mi?

Değerli meslektaşım Faruk BİLDİRİCİ’nin BirGün Gazetesi’nin Pazar ekinde yer alan yazısının başlığı bu.

(Saçı ve bıyığı bembeyaz olmasına karşın yaşı benden hayli küçük olan) sevgili Faruk, özetle şu gerçeği vurguluyor yazısında:

Yetkililer, 65 yaş ve üzerini risk grubu ilan edince televizyon muhabirleri hemen ava çıktılar. Caddeleri, meydanları gezip nerede ileri yaşta biri varsa ona doğru atıldılar. Mikrofonu uzatıp, “Amca kaç yaşındasın?” ile başlıyor; “Neden evinde oturmuyorsun?” ve “Korkmuyor musun?” diye sıkıştırıp, ne kadar umarsız olduklarını gösteriyorlardı güya. TV ekranlarında uzun uzun yayımlanan bu görüntüler, basılı medyada da yer aldı.

Sanki 65 üzeri yaştakiler tehlikenin kendisiymiş, sanki koronayı onlar yayacakmış gibi bir hava oluşmaya başladı. Bu havayı Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıklamaları da perçinledi.

İlk somut darbe, bazı belediyelerden geldi. Toplu taşıtları ücretsiz kullanma haklarını iptal ettiler.

Yollarda, marketlerde 65 yaş üstü insanları arayan medya mensuplarının yanına daha sonra polisi, jandarması da eklendi.

Medyası şeytanlaştırır, devleti değersizleştirir de sosyal medya trolleri durur mu? Yakın zamana kadar elleri öpülesi görülen yaşlılar, sosyal medya trollerinin eğlencesi haline geldi. Durdurup maske takıp kolonya döken mi ararsınız, otobüse binebilmek için aracın önüne yatanı mı, yoksa sokaklarda yakaladığı insanı zorlayıp ağlatanları mı?

Ancak o zaman fark edildi, ileri yaştaki insanların düşürüldüğü durum. Tepkiler yükselince İstanbul ve Ankara’da yaşlılarla alay edip görüntü paylaşan iki trol gözaltına alındı; mahkemeye çıkarılıp ev hapsi cezası verildi. Ondan sonra yaşlılara saygıdan, sosyal medyada yapılanların yanlışlığından söz edilir oldu.

***

Faruk BİLDİRİCİ yazısında, yaşlıları şeytanlaştırmaya çalışanların, bundan önce olduğu gibi, ‘Bilgilendirici, uyarıcı haberlerin iş yapmayacağını ve reyting getirisi olmayacağını’ suvunarak bu tarz haberleri tercih ettiklerini söylüyor. Tam da öyle… Ancak Faruk da, ben de, birçok meslektaşımız da o ekolden değiliz.

Bizim ekol; araştıran, sorgulayan, gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan, halkın sesini yetkililere duyuran haberler yapan, görüntüler yakalayan, sahibinin sesi olmayan, ilkeli ve namuslu meslek mensuplarından oluşuyor.

Bu ekolün bir mensubu olarak, bu yazımda, Korona virüsü belasının defedilmesi için eve kapanıp sabırla bekleyen milyonlar başta olmak üzere, Bursa Arena İnternet Gazetesi’nin siz değerli okuyucularıyla ‘bilgilendirici’ bazı tarihi gelişmeleri paylaşmak istiyorum.

***

1839 - 1888 yılları arasında yaşamış, İrlanda doğumlu Fransız biyografi yazarı Kathleen O'Meara, bundan tam 156 yıl önce (1864’te) yazdığı şiirde sanki bugünleri anlatmış:
Ve insanlar evde kaldılar / Kitap okudular ve dinlediler / Dinlendiler, egzersiz yaptılar / Sanat yaptılar, oyun oynadılar / Ve yeni varoluş yollarını öğrendiler / Durdular / Daha derinden dinlediler / Biri meditasyon yaptı / Biri dua etti / Biri dans etti / Diğeri kendi gölgesini keşfetti / İnsanların düşünceleri değişti / İyileştiler / Cahilce, tehlikeli, anlamsız ve vicdansızca yaşayan insanların yokluğunda / Dünya iyileşmeye başladı / Ve tehlike sona erdiğinde insanlar ölüleri için ağladılar / Ve yeni kararlar aldılar / Yeni bir dünya hayal ettiler / Yeni yaşam biçimleri yarattılar / Dünyayı tamamen iyileştirdiler / Tıpkı kendilerini iyileştirdikleri gibi.

Burası Ankara Vilayet Konağı…O konakta tek bir oda. Bir bakan ve iki personel. Biri sağlık memuru…İşte 1920'li yılında kurulan ilk Sağlık Bakanlığı bu. Adı: Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti.

Bu küçücük bakanlığın devasa dört sorunu var. Sıtma, Kolera, Veba, Trahoma. Bunlar 1920'li yıllarda Mustafa Kemal ve arkadaşlarının savaştıkları mütareke güçlerinden daha sinsi. Üstelik dahası da var; kızamık, kabakulak, yılancık, dizanteri, skorbüt, frengi, çiçek, verem, tetanos…

Hastalık ve yoksulluk 1. Dünya Savaşı’ndan çıkmış Anadolu’nun her tarafında…Öyle ki zengin bir liman kenti olan İzmir bile kırılıyor hastalıktan.

Sağlık Bakanlığı’nı kurmak Mustafa Kemal ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı ilk birkaç işten biri. Başına getirilen isim yetkin, donanımlı ama bir o kadar çaresiz Adnan Adıvar. Çaresiz çünkü. Personel yok, ilaç yok, imkansızlık binbir çeşit. Elde kayıt kuyut bile yok. “Önce kayıtları oluşturalım” diyor Adıvar. Cephede, kentlerde çalışan hekimlerin isimleri bile bilinmiyor çünkü. Adıvar’ın önceliği savaş yaralarını sarmak ve bir de bakanlık mevzuatını oluşturmak.

Ama belli ki attığı tohumlar sağlam. Çünkü birkaç yıl içinde bakanlığa bağlı yatak sayısı 6 binin üzerine çıkıyor. Hekim sayısı ise 500’den fazla. Rakamlar güzel ama gelin görün ki hastalığın boyutları öylesine devasa ki ne yapsanız yetersiz.

Kuduz ve veremle savaş için merkezler açılıyor. Verem sanatoryumu Burgaz Ada’da. Ve o savaş koşullarında İtalya’dan çiçek aşısı alıyor Ankara Hükümeti. Bir yandan da aşıhane ve bakteriyoloji bölümleri kuruluyor ki bu devasa sorunlara çözüm bulunabilsin. Rakamlara göre 1920- 1921 yılları arasında üretilen çiçek aşısı miktarı 3 milyondan fazla. Yine savaş günlerinde frenginin ücretsiz tedavisi için kanun çıkarıyor Meclis.

Sadece insan sağlığı mı ? Derler ki; İnönü Savaşları sırasında İsmet Paşa’nın en büyük korkusu düşman değil “Katır vebası".

Mustafa Kemal Paşa 1 Mart 1923’te Meclis’te yaptığı konuşmada, şöyle dile getiriyor yapılanları:

Ülkenin sağlık durumu Allah'a şükür sevindirici. 1921 yılı içinde, üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas Kurumu geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 Kg. kolera, 477 Kg. tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yeterli bir şekilde yapılmıştır. İstanbul kimyahanesinde üretilen devlet kinininin bin kiloya yakın mevcudu Ziraat Bankası eli ile bütün bölgelere dağıtılmak üzeredir. 250 kilo da parasız kinin dağıtılmıştır.”

Adı Zekai Muammer…Daha yeni evlenmiş. İşgal altındaki bir kentte ne kadar mutlu olunabilirse o kadar mutlu. Tam da o günlerde Anadolu’dan bir haber alıyor Zekai Muammer, “Gel, Kuvvay-ı Milliye’ye katıl. 100 bin kişilik çiçek aşısına ihtiyacımız var” diyor Ankara Ona…

Gidelim” diyor gencecik eşine Zekai Muammer. Fırtınalı bir gecede İstanbul’dan yola çıkıyorlar. Muammer’in yanında İstanbul Bakteriyolojihanesi’nden gizlice çıkarttığı kolera ve veba kültürleri, laboratuvardan aldığı çiçek aşısı ve birkaç deney hayvanı var. Zorlu bir deniz yolcuğundan sonra İnebolu’ya geliyor. Oradan Kastamonu’ya geçiyor. Kuvvay-ı Milliye’ye katılıyor. Tam dört yıl Kastamonu’da aşı ve serum üretiyor Anadolu’daki salgını önlemek için. Cumhuriyetten sonra Tunçman soyadını alıyor Zekai Muammer. 1925’te Paris’e Pasteur Enstitüsü’ne eğitime gönderiliyor. Hayatı boyunca halk sağlığı için uğraşan bir O. Ama Milli Mücadelenin o en zorlu günlerinde yaptığı büyük fedakarlık. Kolay mı işgalcilerin Anadolu’ya ilaç, silah, kinin gönderilmesini yasakladığı günlerde bunu yapmak. Dört yıl bir Anadolu kasabasında canını dişine takıp çiçek aşısı, serum üretmek. Zor hem de çok zor ama belli ki imkansız değil.

Zekai Muammer, Türkiye’nin Pasteur'u. Genç cumhuriyetin inanç, umut ve azim aşıcısı. “Yapabilirsin” diyen gücü. Çok şey borçluyuz ona ve Milli Mücadale günlerinde aşı yapmak için seferber olmuş daha pek çok mikrobiyolog ve hekime…(Banu Mertyürek Güler’den alıntı)

SAFİYE HÜSEYİN (ELBİ) (1881-1964)

Çanakkale Savaşı başladığında Safiye Hüseyin (Elbi) gönüllü hastabakıcı olarak yazıldı ve Reşit Paşa Hastane gemisine baş hastabakıcısı olarak verildi. Ayrıca Balkan Muharebelerinde de hastabakıcı olarak görev aldı.

İngiltere’de ateşenavlık hizmetinde bulunan Ahmet Paşa’nın kızı Safiye Hüseyin, öğrenimini Avrupa’da yaptı.

Türkiye’de modern hemşireciliğin gelişmesine büyük katkısı olan Safiye Hüseyin (Elbi), şefkat ve meslek aşkıyla dopdolu bir kadındı. Batı kültürüyle yetişen bu ilk gönüllü hemşiremiz, saltanat döneminde Almanya ve İsviçre’de düzenlenen milletler arası kongrelere katıldı. İlk defa ulusumuzu bu alanda temsil etti. Yabancı devletlerden iftihar ve takdir nişanları aldı.

Cumhuriyetin ilanından sonra da tüm hayır kurumlarında ve derneklerde üstün bir feragatle çalıştı. Hemşirelik mesleğiyle ilgili bir çok yazı yazdı ve konferanslar verdi.

***

Korona virüsle mücadelede insanüstü çaba gösteren sağlık ordusuna şükranlarımızı sunmak amacıyla yukarıdaki tarihi bilgileri aktarırken, bu badireden kurtuluşun reçetesinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 15 yılındaki uygulamalarda olduğuna da dikkat çekmek istiyorum.

---

İYİ HAFTALAR

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Fatih Güllâpoğlu 2 ay önce

Aklına ve kalemine sağlık kardeşim.