Dünyada ve ülkemizde öyle şeyler oluyor ki inanılır gibi değil.
Yetkilerini “keyiflerine ve siyasi geleceklerini garantiye almalarına göre” kullanan bazı Devlet Başkanı ve Başbakanlar, sudan sebeplerle dünyayı dehşete düşürüyor, ortalığı ateşe verip kan gölüne çeviriyor. Gazze neden dümdüz edildi? İran neden bombalandı? Tel Aviv ve Hayfa’nın üzerine niçin yağdı o füzeler? Onca altyapı-üstyapı, binalar, enerji santralleri, petrol tesisleri, okullar, hastaneler köprüler neden havaya uçuruldu? Binlerce insan neden can verdi, neden koptu kolu bacağı, neden yaralandı günahsızlar. Netanyahu ile Trump’un ülkelerinde başları belaya girmesin diye el ele verip, durup dururken patlattıkları harp, yönettikleri toplumlara da, dünyaya da, dünya ekonomisine de büyük zararlar verdi.
Netanyahu ve Trump’ın “delilikle ve korkunç sorumsuzlukla eşdeğer” yönetimleri, dünyayı toplu bir felakete sürükleyebilir. Buna “dur” diyecek bir güç görülmüyor ortalıkta. Birleşmiş Milletler kayıp, güvenlik konseyi seyirci, Avrupa “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” havasında. Çin ile Rusya ise, sanki bu dünyanın büyük devletleri değil. Sessiz, sakin ve derin bir uykuda. Bu durumda “Allah hepimizi korusun” demekten başka bir şey kalmıyor ki geriye. Yeri gelmişken, dünyanın en güzel sistemi diye bildiğimiz demokrasiyi de gündeme getirmek, sorgulamak gerek. Demokrasi böyle liderler üretmeye devam edecekse, daha çok işi var demektir dünyanın. Öyle değil mi?
Neyse biz gelelim yaşadığımız güzel ülkemize. Sadece dünyada değil, bizde de inanılması güç olaylara ve gelişmelere tanık oluyoruz devamlı. Harbin tahribatından da beter bir hale getirdik topraklarımızı, ormanlarımızı, tarım arazilerimizi, denizlerimizi, göllerimizi, nehirlerimizi ve tüm akarsularımızı… Her yeri betonla kapladık. Taş, mermer, maden ve linyit çıkaracağız diye delik deşik ettik ormanlarımızı. Verimli tarım arazilerimize evler, binalar, fabrikalar diktik. Linyit elde edeceğiz diye, dünyanın çöpe attığı termik santralleri ayakta tutacağız diye, muhteşem zeytinlik alanlarımızı, köylerimizi mahvettik. Buna direnen insanlarımızın karşısına güvenlik güçlerini diktik. Evini, köyünü, tarlasını korumaya çalışan insanımıza zulüm yaptık. Ağlattık, yalvarttık, olmadı ters kelepçeyle sürükleyip götürdük. İnanılacak gibi değil ama yaptık bunları işte ve hala da yapmaya devam ediyoruz.
Ülkenin her yerinden çevre facia çığlıkları geliyor. Köylümüz, insanımız feryat ediyor, yönetime sesini duyurmaya çalışıyor ama pek sonuç alamıyor maalesef. Karadeniz köylüsü ayrı bağırıyor, Akdeniz ve Ege insanı ayrı bağırıyor, “dokunma ormanıma, toprağıma, suyuma” diyorlar ama kulak veren ve duyan yok.
Sadece çevre değil, yargıyla ilgili şikâyetler de ayyuka çıkmış vaziyette. Akşamları televizyonlarda seyrediyoruz. Suçunun ne olduğunu bilmeyen, iddianameleri aylardır yazılmayan, uzun süredir hapiste yatan insanlar yürekleri burkuyor. Bir gün bile hapishanede kalmaması gereken ölümcül hastalar dahi tahliye edilmiyor, aileleri çaresiz ve mağdur duruma düşürülüyor.
Kışlaya, camiye, yargıya, eğitime siyasetin bulaşmaması lazım. Yasalarımız böyle emrediyor. Ama yasaları değil, siyaseten güçlü olanları dinler hale geldik. Amiri de memuru da böyle davranıyor işte. Öyle olunca haksızlık, hukuk ve adaletsizlik de kabarıyor, köpürüyor ve tüm kuralları altüst ediveriyor. Allah’tan yargıdaki olumsuz kanaat ve görüşleri düzeltmeye çalışan vicdanlı savcı ve hâkimlerimiz, son zamanlarda aldıkları adil ve yasalara paralel kararlarla, milletin yüreğine su serpmeye başladılar. Gazeteciler tutuklanır mı? Suç işlerlerse elbette tutuklanırlar. Ama sadece gazetecilik yapanları tutuklamak doğru bir hareket olamaz. Gazetecilik yapmak suç değildir ve gazetecilik bir kamu görevidir. Tıpkı kamu görevlileri gibi… İşimize gelmeyen haberleri veriyor, belgeleri yayınlıyor diye gazetecileri içeri alıp zindana tıkmak, kimseye bir şey kazandırmaz. Yakın tarihimize bakın, gerçekten kimseye bir şey kazandırmadığını ve hatta kaybettirdiğini görürsünüz.
Sözüm gerçek gazeteciler içindir. Günümüzde elinde cep telefonuyla dolaşan, cebindeki kalemi sosyal medyada aklına estiği gibi ve çıkarına kullanan naylon gazetecilerin sayısı çok arttı. Daha doğrusu kim gazeteci kim değil, hepsi birbirine karıştı. Tıpkı at izi ile it izinin birbirine karışması gibi.. Diyeceğim o ki, ülkemizi yasalara uygun şekilde yönetelim, insanımızı mağdur etmeyelim. Suçluyla suçsuzu iyi ayıralım. Kin gütmeyelim, kimseyi ötekileştirmeyelim. Haksızlık, usulsüzlük yapmayalım. Yasalara uygun davranırsak her şey yoluna girer. Kötüyü, yanlışı ve inadı ardımızda bırakır, iyiye ve güzelliğe çevirirsek yüzümüzü, normale doğru yürüyüşe geçeriz ki, ülkesini seven tüm yurttaşlarımızın beklentisi de gerçekleşmiş olur.