İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliklerinden biri de bilme yetisine sahip olmasıdır. Yani insan bilen öznedir, bilme konusu yaptığı varlığa, nesneye yöneldiğinde bir tür ürün oluşur. Bu ürün “bilgi felsefesinde” bilgi olarak tanımlanır. Demek ki bilgi, insanın bilmek istediği nesne ile kurduğu bağ sonucunda ortaya çıkıyor.
Bilgi, nesnesi olan bir önerme olması bakımından doğru ya da yanlış olabilir. Bilginin doğrulanması demek, nesnesine gidilmesi demektir. Bir başka ifadeyle, bilginin doğruluğu nesnesine uygun olması anlamına gelir. Örneğin, “bu odada 20 kişi vardır” önermesini doğrulamak için odadaki insanları saymaktan başka bir seçenek yoktur. Buradan şunu anlamak mümkün. Bilgi diyorsak, o bir şeyin bilgisidir. O bir şey de bilmek istenen varlığın, yani bilme konusu yapılan nesnenin bilgisidir.
Doğru bilgiyi edinmek elbette isteme ve çaba ister. Bir defa, öznel durumların dışına çıkarak nereye/ neye bakacağımızı bilmek gerekir. Eğer kişi öznel kaygılarını bir tarafa atıp, bir durumu doğru anlıyor ve doğru değerlendirebiliyorsa böyle kişilere objektif insan diyoruz. O zaman nesnelliği, yani objektifliği kişinin kendi duygu, görüş, önyargılarından uzak kalarak, herhangi bir etki altında kalmaksızın bir olayı ve bir durumu kavrama niteliği olarak tanımlayabiliriz. Bu ne güzel özellik, ama git gide azalan bir özellik.
İnsanlar yaşamları boyunca kendisini, başkalarını, olayları, durumları değerlendirirler ve yargıda bulunurlar. Genellikle “değer yargıları” temelinde değerlendirme yapılır. Değer yargıları, belli bir grubun iyidir, kötüdür dediği yargılardan oluşmaktadır. Şunu yaparsan iyidir, şunu yaparsan kötüdür gibi... Genellikle duygu temellidir, özneldir, basmakalıp düşüncelerden kaynaklanır. Buna felsefede “ezbere değerlendirme” ya da “değer biçme” denir. Böyle bir değerlendirme biçimi haksızlıklara yol açabilir. Hatta insanların hayatlarını bile karartabilir.
“Doğru değerlendirme” ise bilgi temelli olması bakımından öznelliğin ötesinde bir şeydir. Yani doğrulanmış bilgi ile yapılan bir değerlendirme yöntemidir. Eğer kişilerin eylemleri değerlendiriliyorsa, öncelikle söz konusu eylemi “anlamak” gerekiyor. Bu eylemin diğer eylemlere göre ne kadar değer koruduğu ya da/koruyabileceği görülebiliyorsa, sonra da o koşullarda gerçekleştirilen eylemin “insana sağladığı etik olanaklara” bakılarak bir değerlendirme yapılabiliyorsa bu doğru bir değerlendirmedir. Ama hiç de kolay değildir. Kimi zaman insanlar iki arada bir derede kalır. Öznel koşullar ağır basar.
Değer yargıları ve değerler farklı şeylerdir. Değer yargıları toplumdan topluma göre değişiyor. Bunlar kültürel normlar. İnanç alanından, önyargılardan, geleneklerden ve ideolojilerden besleniyor. Değer yargıları temelinde değerlendirme yapıldığında değerler harcanabiliyor. Değerler, değer yargıları değildir. Buradaki değer kavramı ise “etik değerler” anlamındadır. Etik değerler evrensel kavramlardır.
Örneğin, kişi özellikleri birer etik değerdir. Bunlar kişinin başka kişilerle ilişkilerinden kazandığı erdemlerdir. Bu tür erdemler yaparak öğrenilir. İnsan haklarına saygılı olmak, adil olmak, güvenilir olmak, dürüst olmak,… Bunların her biri birer etik değerdir. İnsanların bu değerleri öğrenmeleri mümkün mü? Evet mümkün, bunların eğitimi ailede başlıyor. Okullarda da etik değerler eğitimi devam ettiği sürece, çocuklar yapa yapa bu özellikleri kazanabiliyor.
Her eğitim sistemi kişilere akademik bilgi ve beceri kazandırma iddiasındadır. Bunun yanında gençlerin “etik yeteneklerini” geliştirmelerini göz ardı eden eğitim anlayışıyla kişilerin etik değerleri öğrenmesi olanaklı değildir. Eğitim kişilere, “etik değerleri” öğretirse insanların doğru değerlendirme yapmaları mümkün olur. Dolayısıyla, insanca bir yaşam için etik değerler eğitimi şarttır. O zaman “önyargılarımızı” bir tarafa bırakıp insan olabilmenin olanaklarına ve değerlerine yöneleceğiz, onları öğreneceğiz. İşte o zaman daha huzurlu ve mutlu bir toplum olma yolunda ilerlemiş olacağız.