Kavuran temmuz güneşi altında Bursa’nın dar sokaklarından birinde kırmızı Ford Taunus beş katlı bir apartmanın önünde durdu. Karşıdaki mavi boyalı eski eve arkalarını vermiş halde neşeli sohbetlerini bıçak gibi kesen beş delikanlı, otomobile hayranlıkla baktılar. Işıl ışıl parlayan otomobilden orta yaşlı bir adam, bir kadın, arka koltuktan da 20 yaşlarında yakışıklı bir delikanlıyla, 17 yaşlarında uzun boylu simsiyah saçları güneşin altında neredeyse alev alacak çok güzel bir kız indi. Apartmandan içeri girerek gözden kayboldular. Delikanlılardan uzun boylu olanı sabahtan çektiği fönlü saçlarını eliyle havalandırdı. Yanındaki ona gevrek gevrek gülerek, "Oğlum ne adamsın.. Kaşla göz arasında alıcıları açtın gene.." dedi.

Delikanlı yanıt vermedi. Arkadaşının söylediğini duymuş olması bile şüpheliydi. Zira aklı kızda kalmıştı. Bunun üzerine kısa boylu kıvırcık saçlı olanı, mahallenin jönü olan arkadaşının sırtına vurdu, “hadi gene iyisin bakalım”.. Diğeri de kaşını gözünü oynatarak, kulakları sağır edecek sesiyle: “iyi de Şengül duyarsa görürsün gününü” dedi. Karizmatik delikanlı umursamaz bir tavırla omuzlarını silkti. Biri hariç delikanlıların koyuverdikleri kahkahalar belki de mahallenin diğer ucundan duyuldu. Tepkisiz kalan bir diğer delikanlı da en az Arif kadar bu kızdan hoşlanmıştı. Lakin o, Arif kadar duygularını belli etmedi…

Kızın babası beşinci kattaki, Uludağ’ın eteklerini yandan gören daireyi beğenmişti. Ertesi hafta taşındılar. Devasa bir kamyon dar sokağı dönebilmek için neredeyse on dakika uğraştı. O gün kızdan en az Arif kadar hoşlanan Raif, Cuma Pazarından geliyordu. Annesi kanser tedavisi gördüğü için evin bütün sorumluluğu onun üzerindeydi. Çoğu zaman evdeki yemekleri kendisi yapar, babasından ayrıldıktan sonra oğluna üvey baba getirmesin diye evlenmeyen annesinin ve doksanına merdiven dayamış anneannesinin bir dediğini iki etmezdi. Üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Anne, anneannesinin bakımları ve ders çalışmak dışındaki kalan az vaktini ise arkadaşlarıyla birlikte geçirirdi. Az konuşurdu. Ancak arkadaşları arasında bir yeri vardı…

Raif, elindeki Pazar çantasıyla siyah saçlı kızın apartmanının önünden geçmişti ki, az ötedeki küçük mahalle bakkalının yanında komşu kızı Dilara ile onların evinin önünde sohbet etmekte olan siyah saçlı kızı gördü. Dilara da 17 yaşındaydı. O da üniversite sınavına hazırlanıyordu. Raif’in annesi Sacide Hanım ile annesi yakın arkadaştı. Dilara Raif’i görünce tiz sesiyle, "Raif, gelsene" diye seslendi.

Geniş omuzlu delikanlı, genç kızların yanına gitti. Dilara o her zamanki hızlı hızlı konuşmasıyla, "Seni, Deniz’le tanıştırayım. Mahallemize yeni taşındılar" diyordu. Delikanlının kalbi hızla atmaya başladı. Başladı başlamasına lakin onun duygularını belli etmeyen bir karakteri vardı. Kibar bir şekilde elini, saçları kadar etkileyici kapkara gözlerinden ve sonrası bakışlarından ilgisini çektiğini hissettiği genç kıza uzattı. Bu durum çok hoşuna gitti. Dilara Raif’in kızdan etkilendiğini hissetmiş olmalıydı ki arkadaşı için sohbeti sürdürmeye karar verdi, "Deniz, Raif’le biz çocukluk arkadaşıyız. İyidir, hoştur ama az konuşur. Bazen buna dayanamayıp onu boğasım gelir"

Bu sözün üzerine Deniz kendisini tutamadı ve güldü. Güldüğü anda her iki yanağında sözcüklerle anlatılmaz güzellikte gamzeler oluştu. Raif de tebessüm etti. Tüm gücüyle duygularını kontrol etmeye çalışarak Deniz’e baktı. İki gencin gözleri tekrar birbirine değdi. Bu belki bir asır belki de binlerce asır öylece sürdü.. Hazır cevap biri olan Raif, kendisine çok yakışan nüktedanlığıyla, "Deniz, sen bakma bu Dilara’ya.. Biz, ilkokulda onunla aynı sırada otururduk. Derslerde maşallah hiç susmazdı. Beni de konuştururdu. Öğretmen bizim tarafa bakıp kızdığında da her seferinde Raif konuştu öğretmenim der işin içinden sıyrılıverirdi.."

Raif’i gülen gözleri eşliğinde dinleyen ve bundan keyif aldığı vücut diline yansıyan Deniz söze katıldı, "Peki, sen öğretmene Dilara’nın seni konuşturduğunu söylemez miydin?

Gencin yüzüne o an göreni gülmekten öldürecek bir ifade gelip kuruluverdi, "Bir keresinde söyledim. Söyledim söylemesine ama bin pişman oldum. Bana kızdı. Kızmakla da kalmadı annesinin yaptığı enfes kurabiyelerden bana bir tanecik bile vermedi. Ben de bir daha öğretmene onu hiç söylemedim." Raif’in bu sözleri üzerine iki genç kız katıla katıla güldüler…

Bir hafta sonra Pazar günü Dilara, mahallede yine çocukluk arkadaşı oldukları Arif ve Sercan’a bu olayı anlattı. Gençlere, kızın Raif’ten hoşlandığını, gözünden bir şey kaçmayacağını kasıla kasıla anlattı. Sercan, Arif’in yüzüne diğerlerine fark ettirmeden imalı bir şekilde baktı. Dilara’nın anlattıkları zaten canını sıkan Arif de ters ters Ona baktı. Annesi camdan Dilara’ya seslendi. Onu eve çağırıyordu. Genç kız, arkadaşlarına: “hoşça kalın” diyerek onların yanından ayrıldı…

Arif, Raif’i kıskanmıştı. Hem de çok kıskanmıştı. Lakin bunu belli etmemeye çalışıyordu. Kızlar tarafından daha çok kendisi tercih edilirdi. Raif de fena değildi. Ama kız tavlama konusunda hiç kuşkusuz o Raif’e tur bindirirdi. Aklına kızın mahalleye geldiği ilk gün geldi. Arkadaşları gülerken gülmeyen tek Raif’ti. O da kızdan hoşlanmış olmalıydı. Kendisini daha da huzursuz hissetti. Elini çabuk tutmalıydı. Zira Raif’le kızın tanışması ve o sohbet Raif’i kendinden çok daha avantajlı bir duruma getirmişti. O ise daha kızla tanışamamıştı bile.. Acilen bir şeyler yapmalıydı. Aksi halde kız göz göre göre elden gidecekti…

Arif’in kıskanç olduğu kadar, çıkarı söz konusu olduğunda hatır gönül tanımayan bir yapısı vardı. Çocukken de öyleydi.. Fena biri değildi. Ama söz konusu olan kendi istekleriyse, hiç düşünmeden adamı harcardı…Ne yaptı ne etti, Dilara’nın olmaz senin kız arkadaşın var, ona ayıp olur, hem Raif bu yeni gelen kızdan hoşlanıyor demelerine kulak asmadan bir gün kızla kendini neredeyse silah zoruyla tanışttırdı. Kendisine hiçbir kızın hayır diyemeyeceğine inanıyordu. Evet gerçekten yakışıklıydı, karizmatikti. Pek çok kızı tavlıyordu. Çoğu zaman iki hatta üç kızı bile idare ediyordu. Lakin gene de Raif’in kızla arasında geçen o kısacık ama anlatılmaz sohbet kendisini son derece huzursuz hissetmesine yol açmıştı. Dilara istemeye istemeye ikisini tanıştırdığında Arif’in kendisini etkilemeye çalışan abartılı tavırları Deniz’i rahatsız etmişti. Bir bahaneyle oradan ayrılmıştı. Bu durum Arif’in zoruna gitmişti. Ancak o kızı kafasına koymuştu ve buna hiçbir şey engel olamayacaktı…

O günden sonra Arif, Raif’e cephe almıştı. İkisi bir aradayken ya da diğerleri de yanlarındayken Raif’e düşman gibi bakıyor, tavırlarıyla, sözleriyle onu zor durumda bırakmaya çalışıyordu. Soğukkanlı bir yapısı olan Raif ise Arif’in bu anlaşılmaz çabalarını her seferinde boşa çıkarıyordu. Önceleri Raif ve diğerleri buna bir anlam veremediler. Ona neden böyle davrandığını sordular. Lakin bir yanıt alamadılar. bir süre sonra olayın iç yüzü anlaşıldı…

Akşamüstüydü. Arif diğerleriyle birlikte kızın apartmanının karşısında sohbet ediyorlardı. Raif yoktu. O annesini kemoterapiye götürmüştü. Mahallenin genç kızları evlerinin önünde voleybol oynuyorlardı. Aralarında Deniz de vardı. Kızın kendisinden hoşlanmadığını bilen, bundan dolayı da her geçen gün daha da hırçınlaşan Arif önceleri kaçamak bakışlarını genç kıza yöneltti. Deniz bunu fark etti. Rahatsız oldu Görmemiş gibi davrandı. Bu Arif’in çok zoruna gitti. Bu kez bakışlarını alenen genç kıza dikti. Arif’in yanındakiler gevrek gevrek gülerek olanları adeta bir tiyatro izler gibi izliyorlardı. Raif annesini tedavi merkezinden getirmiş onu yatağına yatırmıştı. Uzun süren kemoterapi tedavisinden sonra saçları dökülen orta yaşlı kadın yastığa başını koyar koymaz uykuya dalmıştı. Raif, canından çok sevdiği anneciğinin başından öptü. Bir süre sevgiyle melek gibi uyuyan annesini izledi. Delikanlı sokak kapısını yavaşça kapattı. Arkadaşları her zamanki yerlerinde olmalıydılar. O tarafa yöneldi. Köşeyi döndüğünde orada olduklarını gördü. Yanlarına geldiğinde gülen gözleri eşliğinde onlara “merhaba” dedi. Arif haricinde diğerleri "hoş geldin” dediler. Voleybol oynamakta olan Deniz, Raif’in geldiğini fark etti. Ona el salladı. Raif de aynısını yaptı. Birbirlerine gülümsediler. Diğerleri şaşırdılar. Çok şaşırdılar. Birbirlerinin gözlerinin içine anlamlı anlamlı baktılar. Arif sinirden deliye döndü. Kontrolsüz bir şekilde ve bütün kızların duyabileceği kadar yüksek bir ses ve alaylı bir tavırla Raif’e dönerek, "Oo Raif Beyler gelmişler. Eminim ki evdeki yemekleri yapmış, ondan sonra buraya gelmiştir.." dedi ve sözünü bitirir bitirmez ardından bir kahkaha patlattı. Raif’in annesinin kanser hastası olduğunu ve Raif’in iyi bir evlat olduğunu, annesi yorulmasın diye ona hiçbir iş yaptırmadığını herkes bilirdi. Arif’in belden aşağı bu yumruğu hedefine ulaşamadı. Kendisi zor duruma düştü.

Söz hakkı Raif’e geçmişti. Deniz’le birbirlerine el sallayışları, Arif’in son günlerdeki davranışlarının nedenini açıkça ortaya koyuyordu. Soğukkanlı bir tavırla yanıt verdi, "Arkadaşım anladığım kadarıyla evde yemek yapmam tuhafına gitmiş olmalı. Doğru, evde yemek yapıyorum. Bununla da kalmıyorum. Bulaşık da yıkıyorum. Gerekirse hayatımın sonuna kadar da bunları yapmaya razıyım. Yeter ki annem her zaman yanımda olsun.."

Raif’in bu cevabı zor durumda kalan delikanlının üzerinde adeta bir tsunami etkisi yaratmıştı. Gözü dönmüş bir şekilde Raif’e saldırdı. Raif böyle bir hamleyi bekliyordu. Üzerine gelen Arif’e kaşla göz arasında bir çelme taktı. Çelmenin etkisiyle olanı biteni korkudan büyüyen gözlerle izleyen gençlerin gözleri önünde Arif yere kapaklandı. Raif ona karşılık vermedi. Yerden kalkmasını bekledi. Arif kırmızı görmüş boğa gibi yerden kalkarak delikanlıya tekrar saldırdı. Onun yüzüne tüm gücüyle bir yumruk savurdu. Savurdu savurmasına lakin başını yana çeviren Arif onun yumruğunu boşa çıkardı. İstese o an kontra bir yumrukla onu çuval gibi yere sererdi. Ancak bunu yapmadı, yapamadı. Sadece onun kolunu sıkı sıkı tuttu. Zira o an gözünün önüne çocuklukları gelmişti: Bir şubat tatiliydi. Ortaokul yıllarıydı. Yan sınıftan zebella gibi iki çocuk Arif’i okulun bahçesinde kıstırmışlardı. Raif olayı görür görmez oraya koşmuş arkadaşını onların elinden kurtarmıştı.. Şimdiyse arkadaşı kendisine vurmaya çalışmıştı. Arkadaşına kıyamadı. Olanı biteni duygulanarak izleyen gençlerin çoğu gözyaşlarına hakim olamadılar. Raif arkadaşının kolunu bıraktı. Lakin Arif yine güvenilmezdi. O arada fırsatını bulup Raif’in yüzüne bir yumruk patlattı. Raif sendeledi ama yere yıkılmadı. Üzerine gelen arkadaşının darbelerinden korudu kendini. İstese onun ağzını yüzünü kırardı. Yapmadı, yapamadı. Yan sınıftaki çocukların elinden aldığı arkadaşına vuramazdı. Vurmadı da…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.