İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, yeniden bir savaşa girişmek zorunda kalmadan zafer kazanabilmek amacıyla dünyanın dört bir tarafından adam devşirmek için büyük yatırımlar yaptı. Yeni zaferler peşinde koşuyorlardı ama eskisi gibi savaşlarda fiziki cepheler olmasını istemiyorlardı. Yeni savaşın hedefi zihinleri fethetmekti.

Siyaseti som propaganda üzerine yapılandıran Hitler Almanya’sı ve Sovyetler Birliği, içeriden adam devşirerek zihinlerin fethi alanında gerekli bilgi birikimini büyük ölçüde sağlamış, engin tecrübeler ortaya çıkarmışlardı. Hitler Almanya’sı, Sovyetler Birliği tarafından sistematik biçimde işletilmiş ve parlatılmış olan propaganda yöntemlerini ince ayardan geçirmiş ve geniş kitlelerin zihinlerini yönlendirmek konusunda olağanüstü başarı sağlamıştı. Ne var ki, propagandaları ne söylemiş olursa olsun, Almanya yenildi. Çünkü propaganda geniş kitlelerle birlikte bizzat yalanların tezgahtarı olan yönetimi de aldatmıştı. Aşırı ve yersiz özgüven aşırı fikirleri tırmandırmış, abartılı hedefler ortaya çıkarmıştı. Kendilerini yere göğe koyamayan Alman toplumu bir bütün halinde gerçekle bağlarını koparmıştı.

SSCB ve ABD, Nazileri aralarında sıkı işbirliği yaparak yenebildiler. Buna karşılık her ikisi de onun propaganda yöntemlerini benimsedi ve aynı yöntemlerle kendi aralarında yeni bir savaşa tutuştular. Kansız bir savaş başladı ve onlarca yıl sürdü. Sonunda propaganda mekanizmasının uydurduğu söylemlerin aksine SSCB de yıkıldı. Böylece yoğun propaganda ve zihin yönlendirmeyi yönetimin temel ilkesi yapan ikinci cephe de çökmüş oldu.

Elde kalan propaganda mirası şimdi tek başına, propagandacıların üçüncü cephesinin, yani ABD’nin ve ustası İngiltere’nin çıkarlarına hizmet ediyor. ABD, propagandanın iki önemli cephesinin birden çökmüş olmasından kendi payına ders çıkarmadı. Aklı sıra ince ayardan geçirerek kendi emelleri doğrultusunda yararlanmayı sürdürüyor. Uydu teknolojileri ve elektron bombardımanı yoluyla insanlığın üzerine adeta propaganda kusuyor. Bu iş için, bir CIA yetkilisinin ifadesiyle, “tasması biraz uzun tutulmuş” sözde aydınları kullanıyor ve her geçen gün daha fazla cesaret göstererek kullanmaya da devam ediyor.

ABD, İngiltere ile birlikte, -hatta İngiltere gözetiminde- dünya çapında ‘Tek Devlet’ ideolojisi çerçevesinde iktidar peşinde koşarken, işbirlikçi ağıyla dünyayı kuşatmak için 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca elinden ne geliyorsa yaptı. Propaganda ile yetinmedi, yanına ‘sistematik zihin yönlendirme’ yöntemlerini de ekledi ve geniş bir işbirlikçi kadro oluşturarak dünyayı çember içine aldı. Tıpkı balıkçı teknelerinin, ağlarını balık sürülerinin çevresine sererek sürüyü kuşatması gibi.. Ortağı İngiltere’nin bu alandaki tecrübeleri ve birikimleri öteden beri epey fazlaydı. İşin bu yönünü hiçbir zaman gözden kaçırmamak gerekir.

Üstünlük iddialarına dayanan söz konusu tecrübe ve birikim, esas olarak, meşru olmayan, iler tutar bir yanı bulunmayan kültürel ve toplumsal yapıdan doğmuştur. Batı dünyasının egemenleri denilen, yüzde birkaçı geçmeyen küçük bir azınlık (aristokrasi), tarihin özellikle son beş yüz yılı boyunca daima konumlarını meşrulaştıracak fikirler geliştirmek zorunluluğu ve sıkıntısı içinde olmuştur. Çünkü savunulabilir bir yanı bulunmayan, değişmez nitelikte olduğu iddiasına dayanan ‘sınıflı toplum yapısı’nı aklayacak öğretilere şiddetle ihtiyaçları vardı. Yoksa ayakta kalamazlardı. ‘Üst sınıfın, yönetme hakkını doğuştan getirdiği’ şeklindeki akıl dışı iddiayı, toplumun alt katmanlarına kabul ettirebilmek için söylemler geliştirmek zorundaydılar. Bu amaçla tepedeki küçük bir azınlık, önceleri, egemenliklerinin meşruluğunu halka benimsetebilmek için uğraşmaktaydı. Bu uğraş sırasında ‘işbirlikçi’ bir ara katman ortaya çıkmış ve toplumsal yapıda yerini almıştı. Zamanla Batı zenginleşti ve ‘Üstünlük İdeolojisi’ ni ihraca girişti. İkinci aşamada kendilerini Afrika ve Amerika yerlilerine “efendi” olarak kabul ettirebilmek için uğraştılar. Son aşamada egemenliklerini Hindistan, Çin, İran ve Osmanlı gibi tarihte büyük işler yapmış imparatorluk merkezlerine kabul ettirebilme çabası içinde oldular. Bu gibi hesaplamalar, aklamacı fikirler üretme konusunda kafa yoran entelektüel bir ortam doğurmuştu. Daha doğru bir ifadeyle, bu gibi işlere kafa yorduğu takdirde iktidar çevresinden ‘aferin’ alacağını düşünen ve basit çıkarlar karşılığında iktidarın ekmeğine yağ üstüne yağ süren, bu işi bir meslek olarak icra eden insanlar türemişti. Önceleri kilise bunların merkeziydi.

Özetlersek, işbirlikçiler, başlangıçta aristokratların üstünlüğünü ve doğal egemenlik haklarını aklamaya çalışırlarken, zamanla mesleklerinin kapsamını genişleterek Batının üstünlüğünü dünyanın bütün halklarına benimsetebilmek için kafa yorar hale geldiler. Adil olmayan egemenlik sorunu karmaşıklaştıkça, işbirlikçiler de vazgeçilmez oldular ve ‘Yeni Düzen’de konumları güçlendi.

Batılılar küresel ölçekte iktidar gücü yakaladıklarında, yerel aklamacılar kaçınılmaz oldu. Bu ihtiyaç, adam devşirme konusunda çok boyutlu sistematik bir faaliyeti gerektirdi. İnsanları önce hangi tarih şablonunun yaşanması “doğru” olan tarih olduğu konusunda eğittiler. Sonra tarihin içine çekilmek için Batının yargısını benimsemek ve uygarlık trenine vagon olmak gerektiğini, tarihin içine çekilmeyi benimsemeyen ve direnen ulusların anlamsızlığa gömüleceğini ve yok olup gideceğini “öğrettiler” (!) Sonunda Avrupalı halkların toplumsal evrimin son ve en gelişmiş halkasını temsil ettiğine inandırılan, kendi halkının ve öteki halkların ise en geri halkada olduğunu benimseyen ve tarihin karanlığında yok olup gitmekle korkutulan insanlar, ‘işbirlikçi’ olarak eğitimlerini tamamlamış ve diplomalarını da almış oldular ve sadakatlerine layık makamlara getirildiler.

İnsanlık yirmi birinci yüzyıla, verimli bir şekilde işlemekte olan böyle bir görünmez, fakat kendini her köşede hissettiren küresel yapılanmayla girdi.

Günümüzde ‘egemenliğin Batılı uluslarda, özellikle ABD ve İngiltere’nin önderliğinde olduğu’ şeklinde bir görüş genel kabul görmektedir. Gerçekte ise ABD ve İngiltere’de bile resmi yapıların içine yerleşmiş, iç içe geçmiş halkalar şeklinde sivil mahiyette bir ‘egemenlik yapılanması’ söz konusudur. Gayrıresmi bu yapılanma, devletleri güdebilmekte, çıkarına göre istediği gibi çekip çevirmekte ve yönlendirebilmektedir. Bu bakımdan ABD ve İngiltere halkının da söz konusu gayrıresmi yapılanmanın önemli ölçüde mağduru konumunda olduğunun altını çizmek isteriz.

Küresel örgütün en tepesini, sayıları bini bulmayan aile iktidarı elinde tutuyor. İkinci sırada bu ailelerin yaşamakta oldukları ülkelerin üst ve orta sınıf halkı geliyor. Üçüncü sırada, dünyanın geri kalanında Batılı egemenlere hizmet eden zümreler ve en altta da, sayıları milyarlarca olan insan “yığınları”, onların ifadesiyle “şaşkın sürü” yer alıyor. Bu halkları birbirine bağlayan bütüncül nitelikli organik bir yapı yok. Yapı olarak öne sürülebilecek olan şey, yapay ve iğreti bir oluşum niteliğindeki 'küresel işbirlikçi ağı'ndan başka bir şey değildir. Günümüzde 'dünya düzeni' dediğimiz olgu, çok büyük ölçüde, duyargaları işbirlikçi taifesinden meydana gelen ‘omurgasız’ bir yapıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mehmet ÖZCAN 1 ay önce

Günümüz düzenini anlatan güzel bir yazı. Elinize sağlık.

Avatar
H Koç 1 ay önce

Konuyu net olarak anladım. Aynı düşünüyorum, faka iyi anlatmışsınız sağolun. Kaleminize sağlık.

Avatar
KK Üniv Ülkücü Öğ Gör Adına.. 2 hafta önce

Sayın yazar, yazdıklarınızı dikkatle okuduk ve şu anki ülkemiz gerçeğine ne kadar örtüştüğünü görüyoruz. Aslında bizim vatanımızın en önemli sorunu öyle dış güçler falan değil, içimizdeki “işbirlikçiler”…
Yazınızın sonundaki “Omurgasızlar” yaftalaması da çok isabetli ve bizde iz bıraktı. İçimizdeki "omurgasızlar"ı devre dışı bırakıp, onların çocuklarını, torunlarını dahi eğittiğimiz günlerde belki, bu cendereden kurtulacağız. Yani bir “milli eğitim sistemi” olmalı ki, işbirlikçiliğin ne rezil bir şey ve kökünden vatan hainliği olduğunu çocuklarımıza ilk okul öncesi öğretmeli. Bizlerin de hedefi budur.. Kaleminize kuvvet ve Allah razı olsun. İşbirlikçilerinden arınmış, Tam Bağımsız ve gerçekten Türklerin yönettiği bir Türkiye’de, daha mutlu yarınlara inşAllah. Kırıkkale Üniversitesinden selamlar, saygılar.