Başı gövdesine yapışık gibi duran, pahalı ancak bir o kadar da zevksiz kıyafetler giyen, yürürken göbeği kendisinden çok daha önce giden otuz yaşlarındaki adam, mahallede, çocukların çevresini sararak dakikalardır hayranlıkla izledikleri Chevrolet marka otomobilinin önünde adeta poz veriyordu. Yanından gelip geçen orta yaşlı ve yaşlı mahalleli; çocukluğunu bildikleri, her zaman insanlara tepeden bakan, aynı zamanda da yanar döner bir kişiliğe sahip olan bu adamın nasıl bu kadar zengin olduğunu çok iyi biliyorlardı. Kaçakçılık yaptığını duymuşlardı. Ahlaksızdı da. Evli ve çocuklu olmasına rağmen, utanmadan sıkılmadan fırsat buldukça mahalledeki kadınlara, kızlara bakıyordu. Böyle zamanlarda, kadınlar, kaçakçıya adeta bir pisliğe bakar gibi bakıyorlardı. Apar topar, kızlarını yanına alıp evlerinin yolunu tutuyorlardı. Korkuyorlardı da zira kaçakçı olduğunu duydukları bu adamın kocalarına da bir kötülük yapmasından çekiniyorlardı. Hal böyle olunca, akşam olup kocaları evlerine geldiğinde, bu durumu onlara kesinlikle söylemiyorlardı. Adam bela arıyordu. Varsın gitsin belasını kimden bulursa bulsun lakin onlardan uzak dursundu…

Çocukluğu, gençliği beraber geçmiş akranları da, ondan haz etmiyorlardı. Çocukluğunda da kalleşti. Kalleşti kalleş olmasına ama şimdilerde olduğu kadar da kötü değildi. Arkadaşları, her şeye rağmen aynı mahallede doğup büyüdükleri için onu dışlamamışlardı. Yalnız mahallenin gençleri, her zaman onunla kendi aralarına bir mesafe koyarlardı. Sırlarını asla ona vermezlerdi. Bu da onu çılgına çevirirdi. Sonraları mahallenin gençleriyle onun arasındaki ipler yavaş yavaş koptu. Dışlandı. Dışlanması da gerekiyordu. Zira karanlık işlere girmişti. Erken yaşta kocasını kaybeden ve zar zor kendisini büyüten annesinin içleri burkan yalvarışlarına, ağlayışlarına rağmen, babasının sağlığında onu emanet ettiği tornacı arkadaşının yanında çalışmayı bırakmıştı. Artık ne idüğü belli olmayan insanlarla takılmaya başlamıştı. Babası iyi bir adamdı. Sevilirdi. Onun ve annesinin hatırına pek çok kişi onu uyardı. Nasihatler verdi. Ne yazık ki bu nasihatlar, suya yazı yazmaktan öteye gidemiyordu. O ne zaman birileri kendine nasihat etmeye çalışsa, kendinden çok büyük insanları azarlıyor, onlara kendi işlerine bakmalarını söylüyordu. Öyle ki, bir keresinde, postaneden emekli, kalp hastası Selahattin Bey’i hızla iteklemişti. Bunun üzerine yaşlı adam, birkaç gündür yerde buza dönen karların üzerine düşmüş ve başını sertçe yere vurmuştu. Neyse ki adamcağızı alelacele hastaneye yetiştirmişlerdi….

Aylar, yıllar geçtikçe kazandığı pis paranın da etkisi ile iyice palazlandı, iyice şımardı. Uzun süre mahallede görünmez olurdu. Böyle zamanlarda kadınlar güvenle sokağa çıkabiliyor, neşeyle, güler yüzle pazara gidebiliyorlardı. Kapı önlerinde çekirdek çitleyerek , sohbet ediyorlardı. Ama kaçakçı eninde sonunda mahalleye geliyor. Ve daha da azıtıyordu. Yoldan çıkmadan önce evlenmişti de.. Bir de çocuğu olmuştu. Karısı da ondan haz etmiyordu. Etmiyordu etmesine lakin yapacağı fazla da bir şey de yoktu. Evlenmişti bir kere. Hele bir de dünya tatlısı oğlu yok muydu.. Anneciği de onun kirli işlerle uğraştığını biliyordu. Zavallı kadın onu defalarca karşısına almış ve adam gibi bir işe girmezse ona hiçbir zaman hakkını helal etmeyeceğini söylüyordu. Ancak bu sözler, onun bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Bazen de annesini ve karısını çocuk azarlar gibi azarlıyordu. Ondan çok korkuyorlardı. Yanında silah, bıçak bulunduruyordu. Alimallah bıçağını çekip de, küçücük çocuğun gözlerinin önünde karınlarına saplasa ne yaparlardı.. Son zamanlarda annesi ona bir şey demeye cesaret edemiyordu.

Çocukluk arkadaşlarının bir kısmı şeceresini bildikleri için onu adam yerine koymuyorlardı. Mehmet de bunlardan biriydi. Çocukken birbirlerinin evlerine gider, hatta gece yatısına bile kalırlardı. Mehmet çocukken de olgundu. Arkadaşının pek çok kez kendisini kırmasına rağmen onu hep affediyordu. Fakat aradan çok yıllar geçmişti. Mehmet’in de çabaları işe yaramamıştı. Arkadaşı artık iyice yoldan çıkmıştı. Mehmet’in ve birkaç arkadaşının kendisini defterden silmeleri çok ağırına gidiyordu. Son zamanlarda daha hırçınlaşmıştı. Onlara sataşıyor, adeta belasını arıyordu. Mehmet ve arkadaşları ise; “la havle” çekerek onun yanından uzaklaşıyorlardı. Ne acıdır ki, bazı çocukluk arkadaşları, çok parası olduğu için onunla konuşuyor ve hatta arsızca ona yalakalık yapıyorlardı. Mehmet ve arkadaşları onların bu hallerini gördüklerinde ona iğrenerek bakıyorlardı. İnsanoğlunun çiğ süt emdiği gerçeğini an be an yaşıyorlardı. Ama kendisi ve arkadaşları gibi sağlam olanlar şükürler olsun ki çoğunluktaydılar…

-Ana, al gelinini, torununu da gel. Saatlerce sizi bekleyecek halim yok kapının önünde. Kırarım kafanızı…

Kaçakçının kulakları tırmalayan bağırışı tüm mahallede yankılandı. Hızını alamadı. Hışımla dönerek lüks arabayı hayaller kurarak izleyen, kimisinin saçı sıfıra vurulmuş, kimisinin burnundan sümükleri ağızlarının üzerine düşen çocuklara çıkıştı:

-Defolun piçler. Sizin babanız bu arabayı anca rüyasında görür. Kendilerini yırtsalar, dört tekerini bile alamazlar. Haddinizi bilin defolun gidin tek göz evlerinize. Kemiklerinizi kırarım

Özellikle bağırıyordu. Pazar günüydü. Herkes evindeydi. Böyle yaparak kendisini kanıtlamaya çalışıyordu. Çocuklardan ince yüzlü olanı, boynunu bükerek şöyle dedi:

-Bizim arabamız yok ama, bubam bana hiç bağırmıyor…

Hafızasına kazınacak bu tokat gibi cevaptan sonra, hiddetten gözü dönen kaçakçı, etrafa çil yavrusu gibi dağılan yavrucakların dehşet dolu bakışları arasında, yayından fırlayan bir ok gibi çocuğun yanına fırladı. Çocuk demeden öfkeyle çocuğun yüzüne bir tokat savurdu. Çocuğun burnundan oluk oluk kanlar gelmeye başladı. Omuzları düşük çocuk hem korkmuştu, hem de canı çok acıyordu. Kaçakçı zafer kazanmış bir komutan edasıyla gerindi. “Gördün mü gününü” der gibi gururla (!) çaresiz çocuğa baktı. Bir adam belirdi. Beliren, kaçakçının yalakalarından biriydi. Tokatlanan çocukta onun oğluydu. Uzun boylu adam ile kaçakçı göz göze gelmişlerdi. Camlarının önünde birikenler, adamın, çocuğuna attığı tokattan ötürü kaçakçıyı benzeteceğini düşündüler. Aslında buna pek ihtimal vermiyorlardı lakin çocuğu için belki bunu yapabilirdi…

İnsanların beklentileri boşa çıktı. Adam, kaçakçının önünde eğilip, büzüldü ve yılışarak:

-Kusura bakmayın, kim bilir ne densizlik yaptı ki, ona vurdunuz. Pek güzel ettiniz. Ellerinize sağlık. Elleriniz kollarınız dert görmesin…

Camlardan olayları izleyenler insan olduklarından utandılar. Midelere bulandı. Adama ve kaçakçıya iğrenerek baktılar.  

Bir süre sonra Mehmet, anası, babası, karısı ve iki çocuğuyla sokak kapısında belirdi. Bir fabrikada çalışan Mehmet, iki gün önce maaşını almıştı. O gün ailesini gezmeye götürecekti. Mehmet herkes çıktıktan sonra sert bir şekilde sokak kapısını kilitledi. Sokakta ilerlemeye başladılar. Kaçakçı onları gördü. Arabaya dirseğini dayayarak Mehmet’e laf attı. Olay çıkaracağı belliydi.

-Hayırdır Mehmet, fukara aileni gezmeye mi götürüyorsun.. Ne güzel ne güzel..

Bunu söyler söylemez bir kahkaha attı. Sonra devam etti:

-Fabrikadan maaşını alamadıysan, gel para vereyim. Gariplere unutamayacakları bir gün yaşat…

Tüm uzak durma çabalarına karşı, bela geliyordu. Ve hiçbir şey buna engel olamıyordu. Kan beynine fırlayan ve öfkeden gözleri yerinden fırlayacak gibi olan Mehmet, kaçakçıya vurmak için var gücüyle yumruklarını sıktı. Tam ona saldıracakken, bastonuna dayanarak zorlukla konuşabilen yaşlı babası, cılız kollarıyla oğlunun yumruğunu baba şefkatiyle tutarak şöyle dedi:

-Mehmet'im, hayırlı oğlum benim. Bırak şu kendini bilmezi. Bulaşmaya çalışıyor. Değmez hadi gidelim..

Mehmet sakinleşmedi. Tam babasının elinden kurtulmuştu ki, evlerinden koşarak oraya doluşan komşuların dehşet dolu bakışları arasında oğluna şöyle bağırdı:

-Yapma, hakkımı helal etmem…

Mehmet’i ancak bu söz durdurabilirdi. Bir pislik çuvalına bakar gibi kaçakçının suratına baktı. Bu bakış; “Allahından bul..” demenin bir başka şekli olmalıydı. Mehmet’in anası, karısı onun sırtını sıvazladılar. Yaşlı adam da oğlunun sırtını sıvazladı.. Tam oradan uzaklaşıyorlardı ki, herkes önünde rezil olan kaçakçı hayasızca az ötede olan Mehmet’in karısına seslendi:

-Kız, bana varsaydın. Bir elin yağda, bir elin balda olurdu. Sense gittin bu çulsuza karı oldun. Baksana babasından bile korkuyor…

İğrenç bir kahkaha daha attı ve devam etti:

-Yol yakınken gel. İkinize de gül gibi bakarım…

Bu kez kahkahası iki sokak öteden duyulmuştu. Kaçakçının karısı ve Mehmet’in karısı aşağılık adamın bu sözü karşısında ona nefretle baktılar. Mehmet’in babası, bu kez oğlunun kolundan tutmadı. Gökyüzünde şimşek yoktu. Şimşek Mehmet oldu. Devası bir yanardağdan fırlayan ateş parçalarına dönüştü. Hiç şüphe yoktu ki, genç adamı, o an evrende hiçbir güç durduramazdı. Pis pis sırıtan kaçakçının üzerine atıldı. Önce tam gözünün üzerine sağlam bir yumruk indirdi. Kaçakçı aldığı darbenin etkisiyle adeta bir saman balyası gibi yere düştü. Mehmet, boynundan tuttuğu gibi güçlü kollarıyla onu yukarıya kaldırdı. Arabasının üzerine boylu boyunca yatırdı. Bir yumruk daha patlattı. Kaçakçının ağzı yüzü dağıldı. Arabasının üzerinden bir pislik çuvalı gibi yere kapaklandı. Tam suratına tekme atacakken, Mehmet’in anası oğluna yalvararak şöyle dedi:

-Yeter yavrum, yeter…

Mehmet onlarca kişinin mutluluk dolu bakışları arasında kaçakçının yüzüne okkalı bir tükürük fırlattı…

Güneş bulutların arasından gülen yüzünü gösterdi. Mehmet’e ve güzel ailesine sevgiyle bakıyordu…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.