İçinde bulunduğumuz şu günlerde, insanlık olarak özellikle biz Müslüman Türkler ağır bir imtihandan geçmekteyiz. Bu imtihan, tüm dünyanın başına musallat olan COVID-19 isimli Corona Virüsün ülkemizde de görülmesi ve her gün sayının çoğalıyor oluşunun yanında virüs sebebiyle haklı olarak ibadethanelerin kapatılması ve toplu olarak bir araya gelinmemesi konusundadır. Çok şükür devletimizin gerekli tedbirleri alması ve bizler için çok yoğun şekilde gece gündüz demeden çalışması sonuçların çok ağır bir yıkım olmasını engellemektedir lakin devlet ve millet birlikte hareket etmedikçe bu felaketi atlatmamız mümkün değildir. Devlet devletliğini yapıyor, bizler ise milletliğimizi yani devletin uyguladığı ve yapmamızı istediklerini yaparak en hafif şekliyle atlatacağız inşallah. İşte burada üzerimize düşen görevler, günlük yaşantımız içinde devletin bizlerden yine bizim iyiliğimiz için istediklerini öncelik yapmak ve harfiyen uygulamaktır. Önce insan sonra müslüman olmanın farzı; kendimiz, ailemiz, etrafımız ve milletimiz ve devletimiz için iyi olana öncelik vermektir. Cenab-ı Allah, devletimizin, milletimizin ve dâhi İslam’ın bekasını daim eylesin.

Bugün, Kâbe’nin tavafa kapatılmış olmasını, camilerin kapatılmış olmasını, Kâbe’de tavaf, camide Cuma namazlarının kılınamıyor oluşunu biz müslümanların doğru okuması ve neden kapatıldığını anlayıp yaşamın içinde sürekli hale geldiği için yanlış oluşunu fark edemediğimiz yanlışlarımızın farkındalığında bu hataları düzeltmesi gerekmektedir. Bilmeliyiz ki Cenab-ı Allah işini kafir elinden de yapar ve bu O’na hiç zor gelmez. Allah’ın İblise kıyamete kadar verdiği süre bize bunu göstermektedir ve yine bilmeliyiz ki Allah, 'çalışan kafiri yatan Müslümana üstün kılar'. Şimdi, Ali İmran suresi 139. Ayeti kerimede,

Ey müminler gevşemeyin. Mahzun olmayın. Siz eğer gerçekten mümin iseniz çok üstünsünüz.

denildiğini gösterip, “Allah mümini kafirden üstün kılmıştır, bu nasıl söz” diyeceklerdir lakin bu sözün söylenmesi dahi kendimizde oluşturmadığımız bir güzelliği hazıra konup başkası üstünden sahiplenmek hatasını ispat etmektedir. Bir değerin Kur’an’da bulunuyor olması başka, bizim o değeri kendimizde oluşturup o değerle değerlenmiş olmamız başkadır. Kur’an’da var diye biz o değerle güzelleşmiş olmuyoruz, güzelleşme sorumluluğuna giriyoruz. Müslümansak ki öyle olduğumuzu iddia ediyoruz, o zaman Kur’an’da olanı kendimizde oluşturma sorumluluğu taşıyoruz. Yemek kitabında yazılı olan yemek tarifleri var diye karnımız doyuyor mu? Evet, Müslümanlık âlemi maalesef başkası üzerinden cömert olma ve Kur’an’da yazılı olan değerlere, sırf Kur’an’da yazıyor diye sahibi olduğunu zannetme hastalığındadır ve bu hastalıktan bir an önce kurtulmalıdır. Bakara suresi 8. Ayeti kerimede,

İnsanlardan öylesi vardır ki, “Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” derler. Hakikatte iman etmiş değillerdir.

denilerek bu gerçek vurgulanır.

İnsanlar, kalplerinde taşıdıkları hastalıklı halleriyle içinde bulundukları yaşamın kendilerine sunduğu yaşam tarzıyla yaşarken, Allah’ın yasakladığı, İslam’ın insanlardan kaldırdığı, müminlikte bulunmaması gereken her türlü kötü ahlak ve zulmanî vasıflarla yaşarken bu hali kabullenip normalleştirmişlerdir. Bunu, sokakta üzerimize bulaşan her türlü kir ve mikroplarla birlikte eve gelip, öyle yatağa yatıp uyumak örneğiyle anlatabiliriz. Eve geldiğimizde, sokaktaki kıyafetlerimizle, pis halimizle, mikrop ve bakteri yuvası olmuş elbiselerimizle, ayağımızdaki çamurlu ayakkabılarla yatağa giriyor muyuz? Hayır girmiyoruz ama kalbimizde kibir, öfke, nefret, haset, cimrilik, kıskançlık, aklımızda kötü düşünce ve intikam, yaşantımızda yalan, dolan, hile, kandırmak, gasp etmek, dolandırmak, hak yemek, görevi ve makamı kötüye kullanmak gibi mümin olana yasaklanmış her şeyle birlikte camiye girip namaz kılıyor, Kâbe’ye gidip tavaf ediyoruz ve bunda sakınca görmüyoruz! Buna, müslüman olmayan Müslümanlık, içinde İslam bulunmayan Müslümanlık, imandan uzak imansız Müslümanlık demek en doğrusu olacaktır. Bu inanç sistemi içinde inancı yaşamak ve kabullenilmişlik hali kalp hastalığı olup hasta olduğumuzun bile farkında olmadan yaptığımızı doğru görme zannıdır ki aslen Hak katında kabul görmez. Bu yaşam, Ali İmran suresi 177. Ayeti kerimede,

Şüphesiz ki imanı küfürle değişen kimseler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.

denilerek vurgulanan “İmanı küfürle değişme” yaşamıdır ve küfürdür ve bu zihniyet kabullendiği mevcut küfrü olması gereken doğru olarak gördüğünden ve uygulandığından yanlış yaptığının farkında olmadan iman ve kulluk olarak yapar da kendi halini olması gereken doğru olarak dayatır. İşte bu sebeple Cenab-ı Allah, Hucurat suresi 16. Ayeti kerimde,

De ki, “Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi bilendir.”

buyurarak uyarmaktadır. Bu zihniyet, Allah’ın dini olan ibadetleri yasaklanmış vasıf ve hallerden uzak durarak emredilmiş vasıf ve haller içinde yapmayı terk eden, yasaklanmış vasıf ve haller üzerine yaparken, “Doğrusu budur” diyen zihniyet olup Allah’a din öğretmeye kalkan, yani “Benim bu halimi kulluk olarak kabul et” diyen zihniyettir. Allah’ı kendisinden razı olmaya zorlayanlar! Bakara suresi 110. Ayeti kerimde,

Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.

denilerek ifade edilenler, bizden önce yaşamışlara değil bizzat bizlere hitap etmektedir. “Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” uyarısı hafife alınacak uyarı değildir. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı dosdoğru vermek, orucu dosdoğru tutmak, tavafı dosdoğru yapmak, şehadeti dosdoğru yerine getirmek üzerimize düşen farzdır. Yapmak değil dosdoğru yapmak farzdır. Bizler dosdoğru yapmak yerine kendimizce, uydurmaca, kalp hastalığıyla yaparsak ne olur? Bu sorunun cevabını yine Cenab-ı Allah, Tövbe suresi,18. Ayeti kerimde,

Allah'ın mescitlerini, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar onarabilir. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.

buyurarak vermektedir. Allah’ın mescitlerine ancak, ayette zikredildiği gibi, “Namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar” girebilirler. Cenab-ı Allah, Taha suresi 114. Zumer suresi 9. Mücadele suresi 11. ve Muhammed suresi 21. Ayeti kerimelerinde,

De ki, “Ey Rabbim! İlmimi artır.” De ki, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Allah içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir. Allah’a karşı dürüst ve samimi davransalardı, elbette kendileri için çok daha iyi olurdu.

buyurarak, Kendisine inanan ve iman eden mümin kullarının nasıl bir hal üzerine dosdoğru olunması gerektiğini beyan etmektedir.

Allah’ın istediği gibi değil de kendi istediği gibi kulluk yapanlar ve bu kulluğu doğru diye satanlar, kendi uydurmalarını kendi çıkarları için kullananlar yanlış yolda olan kalbi hastalardır ve dosdoğru yolda olmayanlardır. Dosdoğru yolda olmadan Allah’ın mescitlerine girilmesi ancak münafıkcasına olduğundan bir gün girilemez hale gelir. Olaya bu pencereden bakıp anlamamız tüm müslüman âlemi için kurtuluş olacaktır.

www.ozkangunal.com

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.