Yazının başlığını bu şekilde belirlemekteki amacım politikacılar ile gazetecilerin birey olarak ilişkilerini örnekler vererek nakletmek. (Basın özgürlüğü ve basın kuruluşları ile iktidar arasındaki kurumsal ilişkiler ise, derinlemesine incelenecek başka bir yazı konusu.)

***

Yıl 1981. ABD Başkanı Ronald Reagan ile İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, ekonomi zirvesi için bulundukları Kanada’nın Ottowa kentinde ortak bir basın toplantısı düzenliyor.

Amerikalı kadın gazeteci söz alıyor ve İngiltere Başbakanına, ‘ekonomi politikalarının çalışan kesimi nasıl ezdiği’ne ilişkin bir soru soruyor. Yüz ifadesinden rahatsız olduğu gözlenen Başbakan, “Canım…Bu platform için uygun bir soru değil” yanıtını veriyor. Küçümsendiğini hisseden gazetecinin, başbakanın üslubunu eleştirmesi üzerine çok şaşıran Thatcher, Reagan’a dönerek, ‘kim bu kadın?’ diye soruyor. Reagan gülümseyerek, ‘Oh! That’s Helen’ karşılığını veriyor.

ABD Başkanı Reagan’ın arka çıktığı o ünlü kadın gazeteci Helen Thomas idi. Dünyanın en kudretli idarecilerine bile, hiç hoşlanmayacakları soruları sormaktan çekinmeyen Helen Thomas’ın Beyaz Saray tarihinde önemli bir yeri vardı. Başkanın basın toplantılarında açılış sorusunu soran ve toplantıyı ‘teşekkürler sayın başkan’ diyerek bitiren bir gazeteciydi O. Beyaz Saray’dan bir çok başkan, bir çok gazeteci gelip geçtiği halde Helen hep orada kaldı. Beyaz Saray geleneğinin öyle önemli bir parçası haline dönüştü ki, basın toplantılarının yapıldığı konferans odasında adına bir koltuk ayrılan gelmiş geçmiş tek gazeteci oldu. Diğer koltuklar ise gazetecilerin adlarına değil, çalıştıkları medya kurumlarının adına rezerve edildi hep.

Demem şu ki, dünyada, saygı çerçevesinde böyle bir cesareti gösterecek çok gazeteci vardır ve bundan sonra da olacaktır. Ancak, çalıştığı kurumun o gazetecinin arkasında durması ve soru soracağı liderin de demokratik hoşgörüye sahip olması şart.

Ne yazık ki, şu anda Amerika’da, demokratik hoşgörüye sahip Beyaz Saray yönetimi dönemi geride kalmış durumda. Yaşanan birçok olay bunu açıkça gösteriyor. Örneğin, gazetecileri sık sık tersleyen ABD Başkanı Trump, düzenlediği basın toplantısında, sorduğu sorular nedeniyle CNN muhabiri Jim Acosta’na da sinirlendi. Yaşanan tartışmanın ardından muhabirin akreditasyonu iptal edildi ve Beyaz Saray'a giriş kartı elinden alındı.

Bunun üzerine CNN televizyon kanalı yöneticileri, bu kararla ilgili olarak, Trump ve Beyaz Saray'da yetkili üst düzey 6 kişi aleyhine dava açtı. Washington'daki Federal Mahkeme Hakimi Timothy J. Kelly, Beyaz Saray'dan uzak kalmaması için dava sonuçlanana kadar muhabir Acosta'nın basın kartının geri verilmesini kararı aldı.

***

Bizim ülkemize gelince. Bizde de cesur ve başarılı çok sayıda gazeteci ile demokratik hoşgörüye sahip liderler ve siyasetçiler vardı. Askeri darbe ve müdahale dönemleri hariç, olağan dönemlerde basınla yüz yüze gelen liderler ile yetkili ve sorumlulara cesurca sorular sorabilen gazeteci ağabeylerim, ablalarım rehberim oldu. Bunlar Cüneyt Arcayürek, Uğur Mumcu, Can Pulak, Rafet Genç, Necdet Onur, Uluç Gürkan, Nahit Duru, Süleyman Coşkun, Emin Çölaşan, İsmet Solak ve ismini sayamadığım birçok cesur gazeteciydi. Meslek büyüklerimin bu cesareti ve liderlerin hoşgörülü tavırları mesleki deneyimime büyük katkısı oldu.

Meslek ilkelerini gözeten, gazetecilik dışında hiçbir uğraşları olmayan gerçek haberci ustalarımı örnek alınca ben de rahat durmadım tabi. Basın toplantılarında bazı siyasetçilerin çelişkilerini, bilgi eksikliklerini ve haksız yorumlarını, saygılı bir üslupla ortaya koyan sorularım hep oldu. Bu yüzden, lider düzeyinde olmayan bazı siyasetçilerden tepki gördüm.

28 Şubat döneminde ‘Geniş Tabanlı Hükümet’ kurma fikri gündeme geldiğinde Yalım Erez Doğru Yol Partisi’nden istifa etti ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından, bağımsız milletvekili olarak yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi.

Liderlerle görüşme turlarına başlayan Erez, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ile Mecliste görüştü. Red cevabı almış olacak ki, burnundan soluyarak basın toplantısı salonuna geldi. Salon hınca hınç doluydu. Sorular birbirini kovalarken elimi kaldırdım, “Biraz sonra DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk’u ziyaret ederek görüşeceksiniz. Sayın Cindoruk’un bugünkü bazı gazetelerde açıklaması var. ‘Yalım Erez boşa kürek çekiyor, hükümet kuramaz. Bazı çevreler onu piyon olarak kullanıyor’ diyor. Görüşmenizde buna rağmen Cindoruk’tan destek alacağınızı umuyor musunuz?” diye sordum. Yalım Erez’in tepesi attı, “Sen hangi partidensin” diye bağırdı. Ben cevap vermek üzereyken salondan bir uğultu yükseldi, basın mensubu arkadaşlarım, “Neden böyle diyorsunuz Remzi bey gazetecidir, Parlamento Muhabiridir. Size normal bir soru sordu” karşılığını verdiler. Erez, özür dileyerek salondan ayrıldı.

Yıl 1999, Türkiye seçime gidiyor. Açıklanan aday listelerinde isimlerini göremeyen ya da yerini beğenmeyen küskün milletvekilleri, seçim kararını iptal etmek için 116 imzayla Meclisi olağanüstü toplantıya çağırdı. Ancak, Meclis Başkanlığı dilekçeyi işleme koymadı. Küskünler, verdikleri dilekçenin fotokopisini esas alarak, Meclis Başkanının onayı olmadan Genel Kurulu toplama girişiminde bulundu. Genel Kurul Salonunda büyük tartışmalar yaşandı. Küskünlerin sözcü seçtiği Demokrat Türkiye Patisi (DTP) Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, düzenlediği basın toplantısında Genel Kurul’un çalışmasının engellenmesini eleştiriyordu. Ben, “Şu anda cebinizde bulunan ve işlemden geçmemiş olan bir fotokopiyle Meclisi toplamaya çalışılmanızı bir hukukçu olarak doğru buluyor musunuz?” diye sorunca, yanındaki DTP Genel Başkan Yardımcısı İsmet Sezgin “Söyle bakalım sen hangi partidensin” diye kükremez mi. “Ben gazeteciyim. Hiçbir partiyle ilişkim yok. Gazeteciyim gazeteci” karşılığını verince ortam gerginleşti. Cindoruk araya girdi ve “Remzi’yi tanıyorum. İyi bir gazetecidir ‘diyerek İsmet Sezgin’i sakinleştirdi. Ancak, basın toplantısı bitince, adı bende saklı olan bir DTP Siirt milletvekili üzerime yürüdü. Araya gazeteci arkadaşlar ve DTP’liler girerek Milletvekilini salondan çıkardı.

Bu olumsuz örneklere karşın, Siyasi Parti liderleri Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Hüsamettin Cindoruk, Bülent Ecevit, Necdet Calp, Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu, Necmettin Erbakan, Recai Kutan, Alparslan Türkeş, Devlet Bahçeli, Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve birçok Siyasi Parti’nin Genel Başkanı ve birçok küçük partinin Genel Başkanının, hoşlanmadıkları sorular karşısında kırıcı herhangi bir davranışta bulunduklarına şahit olmadım. Yukarıda ismini yazdığım liderlerle ilgili benim rastlamadığım nahoş olaylar varsa onları da bilenlerden öğrenmek isterim.

İyi Haftalar

remzidilan_48@hotmail.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Cezmi Dilan 1 yıl önce

Bahsettiğiniz dönemler yıl olarak geride olmasına rağmen demokrasimiz açısından daha ileri dönemlerdi.Gecen gün bir istatistikte dünyada en çok yalan haber yazan ülke maalesef Türkiye imiş.Üzücü bir durum.Yani halkını en fazla kandıran başınmışız.Yürekli basın mensuplarını ayrı tutuyorum.